Pazar, Ağustos 31, 2008

sonyazgünüyazısı '08

Geçen sene bir son yaz günü yazısı yazmışım. Şimdi gördüm. Bunu böyle bir gelenek haline getirsem ne kadar saçmalamış olurum diye denemek istedim. Böyle bir şeyi yaparak saçmalayabileceğimi düşündüğüm için aslında saçmalıyorum dedim sonra da. Sustum.

Deli gibi çalışmaların tam ortasındayım. Haftada 60 saat ders veriyorum bunun 20'si özel ders. Ne yapacağımı şaşırmış haldeyim. Kafamı kaşıyacak halim cidden de yok. Ama her tatil sonrası anlıyorum ki bana tatil yaramıyor. Özellikle de bir yerlere gittiysem o tatilde tüm oryantasyonumu yitiriyorum. Sonra işe başladığımda o ilk bir hafta 28 Days Later filmi kaçkınlarından birine dönüşüyorum. Mesela dün Eylül'deki bayram tatiline kadarki son boş günümdü. Ne yapacağımı şaşırdım hatta, evet. Ama bugün o tatil dönüşünde ki bir günlük tatil bile yetiyor, yaptığım iş ne olursa olsun, eğer karşılığında para kazanıyor olduğum bir görevse bu, nefret ediyorum her şeyden ve tüm dünyadan ve evet nefret ettim yine her bir şeyden. Bugün de bu halde bir sonyazgünü geçirdim.

Öte yandan bazı tamlamaların böyle bitişik yazılması gerekiyor (bkz: sonyazgünü). Sanki onlar o kadar doğru bir tüm oluyor ki bir araya geldiklerinde, o tümlük hissini bozabilecek hiçbir boşluğa tahammül edilemiyor. En azından ben edemiyorum. Siz de etmeyin.

Gittikçe daha çok sevdiğim, güzelliklerini her geçen gün daha da güçlü şekilde görebildiğim, duyabildiğim Mogwai eşliğinde içinde bir adet Björk konserinin de bulunduğu bu yazı kapamak istiyorum artık. Kedimin ayağının kırılması, onun iyileşmesiyle son bir senedir olmadığım kadar iyi hissettiğim zamanlara korkunç eşzamanlarla geri dönüş, düzenli spora gitmeler, daha çok sorumluluk aldığım ve hepsinin teker teker üstesinden gelebildiğim günler, alakasız yerlerden karşıma çıkan ilişkiler, etrafımda neden bu kadar Dawson's Creek vakası ilişki türü var diye sorgulamalar, hayalkırıklıkları ama daha çok yeni hayaller ve maalesef ki bu hayallere bağlı korkular şeklinde özetlenebilir üç ay. Ha bir de ilk kez bir yaz gününde dinlemeye başladığım bir Sigur Rós albümü ve akabinde albümü bilgisayarımın karanlık dehlizlerinde bilerek ama çaktırmadan kaybetmeler ve bir sürü yeni müzik grubunun iTunes listeme dahil olması da var... Ah tabii iTunes demişken, çok sevdiğim iMac'im ve kendisini almamda yeteri kadar sebep oluşturmuş, 2,5 sene boyunca neler görmüş geçirmiş emektar HP Pavilion'umu da buradan selamlıyorum. Güzel kıyafetler, Nada geceleri, eğlenceli insanlar, yeni ilişkilerle dolu geçen, yarısı üzgün, yarısı ne idüğü belirsiz bir yazı kapıyorum izninizle. So long and thanks for all the fish... Fish'i bu cümleden ve hayatımın içinden çekip çıkaralım isterdim ama deyim böyle ne yapalım.

S.H.D.V.S.B.V.B.G.O.Ç.Y.B.
C.H.I.T.C.Y.L
L.

fear of dark water=fear of falling in love with you

Yazdıklarımdan başınızı kaldırıp da sağda bir yerlerde yer alan "The Others" kısmını kurcaladıysanız, orada PostSecret adlı güzel bir oluşumun adresini görmüşsünüzdür. Görmediyseniz de bir bakın rica ederim. Her hafta insanların kıyıda köşede kalmış sırlarını kartlara, gazete kağıtlarına veya envai çeşit kağıda yazıp yolladığı ve böylece en paylaşmak istemedikleri ne varsa olabilecek en çok kişiyle paylaşıp, bu kadar önemsedikleri bu sırları anonimleştirerek hayatlarına daha sağlıklı ilerlediğini düşündüğüm bir site bu PostSecret. Kitapları da var birkaç tane hatta yanlış hatırlamıyorsam. Hatta geçende U. ile D&R'da rastladık bir tanesine. Bakındık ettik. Ama buradan her Pazar günü güncellenen halini büyük bir heyecanla haftada bir kez okumanın keyfine varamadım ben. Rafa geri koydum.

Sonra bugün bir şey gördüm. Gördüğüm şey, bu zamana kadar görüp de anında içime işlemiş olan tek sırdı. Hemen buraya koyayım istedim. Üstüne konuşmak isterdim ama konuşasım yok maalesef. Bakınız o halde.

Cumartesi, Ağustos 30, 2008

"There's definitely, definitely, definitely no logic"

mir: ya soyle
bazi insanlar surekli
idare ediliyorlar
benim var idare ettigim insanlar mesela
cok sevmesem de bunu
var
9:19 PM ve idare edilmeyi fazla icsellestiriyorlar
sonra biraz elestirel ama samimi bir tepki
bir feedback gorunce
deliriyorlar
cunku onlara kimse bunlari soylemeye tenezzul etmemis
9:21 PM me: ha evet
mir: yani kisaca kendisi hakkinda cok dogru oldugunu dusundugu
buyuttugu
inandigi seyler
simdi hic dokunmiyim mi
me: kimse eleştirilmek istemediği için aslında kendilerine böyle davranılması batmıyor.
aksine geçiştirilmek istiyorlar
mir: ama ille de dedigi gibi degilse napayim yani
soyluyorum
hah aynen
gecistirilmek
idare edilmek
9:22 PM me: evet
çok inan böyle cidden de
böyle şey gibi hatta
daha bu sabah böyle bir benzetme yaptım bir arkadaşıma
bir bilginin ufacık ama özüne yakın bir parçasını bilip onu saran diğer parçaları umursamamak
yüzeysel bilgiyle her şeyi biliyorum hissiyatında davranmak gibi bir şey
9:23 PM mir: evet
me: kimse kendi özüne dair bir şeyler bilinsin istemiyor fakat onun ufak bir parçası veya göstermek istedikleri parçalar bilinsin
mir: oyle bir sey
dogrusu ozge
me: tüm eleştiriler ya o noktalara yapılsın ya da o noktalar övülsün hep
mir: konusmak kolay
olmak zor is
me: kesinlikle
benim son zamanlardaki mottom birilerini değerlendirirken onların yaptıklarına bakmak
9:24 PM yapamadıklarını ise neden yapamadıklarını düşünüp değerlendirmek
sözler boş hakkaten de
mir: guzel
me: talk is cheap demiş atalarımız
mir: oyle soyleyim aslinda boyleyimlerle olmuyor
ol kardesim
ol da goreyim
olamadiktan sonra banane oylesin soylesin
9:25 PM me: çünkü bakıyorum da ettrafımda konuşan eden insan çok ama yapan yok hiçbir şeyi.
mir: anca gosteris
me: en basitinden birisi sana değer verdiğini söylüyor mesela. bu çok basit bir örnek. ama zerre kadar buna dair yapılan bir faaliyet çaba yok.
9:26 PM karşıdakine ou sevdiğini söyleme dürüstlüğünü gösterdiği için bunu uygulamaya geçirmenin anlamsız olduğunu düşünen tonlarca insan var
dürüstlük karşıdaki için yetmeli ya çünkü
mir: ya insanlarin cheaterlari anlama modulu var biliyo musun
me: hm nasılmış
mir: yani anliyoruz
ozellikle kadinlar anliyor bazi seyleri
9:27 PM me: ha evet
aynen öyle
ben hayatımda ne konuda üzüldüsem, anladıklarımı gözardı ettiğim için olmuştur
bile bile gözardı ettiğim için hatta
mir: etmemek lazim belki de
9:30 PM me: evet
kesinlikle etmemek lazım
etmemek için de yapılana bakmak lazım
mir: benim de yari zamanim kendimi bazi seylere ikna etmeye calismakla geciyor
yani dusunduklerimin tersine ikna etmeye calisiyorum bazen
ama yok ya olmuyor
olmadi mi da olmuyor
bazan, iste
9:31 PM yani net bir seyler istiyorum
sozde kalmayan
me: ya evet
mir: tutum farkli davranis farkli beni biktiriyor
me: onları görmeden inanmamalı insan bence bir şeylere
hakkaten inanmamalı
enjoy the silence'da ne diyor
9:32 PM words are very unnecessary they can only do harm


Çok sıkılmış iki kadının yaptığı konuşmadan bir kesit okudunuz efendim. Sıcaklar bunaltıyor cidden.

"Words are very unnecessary, they can only do harm"

İki gündür yalnızım evin içinde. Kardeşlerim ve anne-babam İstanbul civarlarında gezinmekteler. Bir yandan da kızkardeşim için Exeter'den biriyle görüşme yaptılar. İyi şeyler olacak kardeşim için bu sene sonunda diye bekliyoruz bakalım.

Dün yorucu bir günün sonunda, U. ile birlikte dışarı çıkalım dedik. O karara varana kadar yüzbin tane farklı plan program yapıp bozduk ama yine ilk baştaki kararımız olan dışarı çıkma ve içme fikrine döndük tam beklediğimiz gibi. Sonrasında da tam buluşmak üzereyken Tribeca önünde, İ. aradı. O sırada oralardaymış. Hatta oralarda olmak bir yana karşı kaldırımdaymış. O ve T. ile birlikte dört kişi olarak şu anda adını unuttuum ve muhtemelen de br daha gitmeyeceğim bir yere oturduk. Bir şeyler içip sohbet ettikten sonra, onlar kalktılar ve biz de Minna's civarlarına geçtik. Ben yarım saat içinde üç şarkı ile geceyi bitirdim. Son şarkı olarak My Funny Valentine vardı tabii ki. Başka bir şarkı olması beklenemezdi zaten. Şarkıyı söylerken neler neler geçti gözümün önünden. Böyle benim için anlamı olan şarkılar söylerken sanki ölmeden önce insanın gözünün önünden geçen film şeritlerine benzer bir şeyler görüyorum. Bir yandan şarkıyı söyleyip veya dinleyip bir yandan da izliyorum... Ma şarkılara çok anlam yüklediğimi söylüyor. Bilmiyorum, belki de öyledir ama bazı şarkılar var ki o şarkılar ölüm kadar güçlü etkileri var demek ki. Yoksa o film şeritleri kolay kolay geçmez insanın gözünün önünden.

Velhasıl, dün gece bu gece de geleceğimi söyleyerek ayrıldık oradan ve fakat görüldüğü üzere buradayım ve bu satırları evimden, minik odamdan yazmaktayım. Oradan Nada'ya gidip biraz zıplayalım istedik. Zıpladık ve eve döndük. Bugün sabah yapılacak kahvaltı herkes tarafından yorgunluk sebebiyle satıldı. Bu herkese ben de dahilim tabii.

Bu sabahsa kahvaltıyla ilgili telefon trafiğine yakalanıp sabah 9'da uyandım ve Reader'ımda birikmiş olan 23847238947 item'ı 2 saat içinde yarıladım. O sırada U. Starbucks teklifinde bulundu. Olur dedim zira uyanmam gerekiyordu. Güzel sohbetli bir kahve seansından sonra Ben X adlı filmi de alıp eve vardık. Filmi zaten M. birkaç hafta önce tavsiye etmişti. Merakımdan hemen indireyim istemiş ve fakat bir türlü becerememiştim. Tavsiye ettiği kadar varmış. Filmin ana karakteri Ben üzerinden 90 küsür dakikalık bri felç iniyor üzerinize. Onun tepki verememesi, engelleri izleyicinin elini kolunu bağlıyor. İnsanların acımasızlığından nefret edip küfrü basıyorsunuz içinizden ama sözler bir türlü ifade edilemiyor ve ağızdan ıkamıyor tıpkı Ben gibi. Mutlaka ve mutlaka izlenmesi gerekiyor bu filmin. Sadece sonundaki Svefn g Englar ile yapılan göndermeler için bile izlenir diyorum ben.

Bugünü bu şekilde tükettikten sonra insanların acımasızlığından başlayıp, şu anlarda insanların cheaterları anlama modülüne kadar gelen bir konuşmanın ortasına gelmiş bulunmaktayım. Bu noktada bugün izlediğim filmdeki ifade engeline takılıp içten içe delice sinir olmuş olmama rağmen, M. ile yaptığımız konuşmanın bu noktasında başlıktaki Enjoy the Silence alıntısı öyle doğru geliyor ki. Hatta konuşmanın şöyle bir kaç yerini buraya yazmak istedim. Bir sonraki yazıya o halde.

The Precipice

Korkuyorum birçok şeyden. Olasılıklardan... Oldukları zaman kendimi kaybetmekten. Olduklarında ne yapacağımı bilememekten. Olduklarında delice mutlu olmaktan veya olamamaktan.

Tüm gece eğlenirken bir yandan da insanların çift olarak uyumlu görünmeleri gerektiğine ve bu uyumla birlikte gelen belli bir seviyede cool görünmeye ihtiyacı olduğuna kanaat getirdim. Düzgün cümle kuramamaktayım zira şu anda başım dönüyor ama yine de korktuğumu hissedecek kadar kendimdeyim. Mogwai sağolsun, soğuk duş etkisi görebiliyor bazen. Günde iki kez dinlediğimde son albümü, iki kez duş almış gibi hisedebiliyorum mesela. Soğuk bir duştan sonraki sulu sepken halime dönüşebiliyorum bazen.

Sonra übercool yaratık var bir tane. Kendisi Nada civarlarında benim gibi oradan oraya zıplamakta. Ama übercool Devendra tabii. He's the property of D. ve bugün kendisi benden birkaç kez bir şeyler isteyip, benimle çok kez göz göze geldi. Hatta ne zaman baksam bir şekilde bana bakar haldeydi. Daha çok korkar hale gelirim sanıyordum böyle durumlarda ama beni korkutan şeyler daha farklı şeyler. Saçmalamayayım bu halimle daha fazla.

Bazen kendi içimde bulunduğum durumdan soyutlanıp başka birinin ruh halini anlamak, satıraralarında saklanmış olan defektlerini bulmak o kadar zorlaşıyor ki kimseyle tek kelime konuşmayayım istiyorum çünkü konuşmak o insanla kendini bütünleştirmek demek benim için. O yüzden zamanında birkaç ay boyunca hiç gitmediğim yerlerde dolaşmışım gibi hissetmişliğim bile oldu. Sonra hiç gitmediğim bir yere karşı sevimsiz hislerle kalakaldım gerçi. O orada yaşarken ben de onunla yaşıyordum. O bütünleşmişlik hissi ne kadar güzelse aynı oranda korkutucu işte. Şimdi istemiyorum öyle korkunç şeyler. Dolabımdan Monsters Inc. yaratıkları fırlamasın. Herşey son zamanlardaki saçmalığı, gözden çıkarılmışlığı, umursanmamışlığı ile devam etsin. Taa ki artık merdivenden inerken dinlenen ve saçma sapan dansedilen Getting jiggy with it gibi gerizekalı şarkıların karmasını temizleme ihtiyacı hissetmeyene kadar.

We Can Have It dinlerken Cardinal Melon'uma buz kırmaya çalıştığım ve şarkıyı gülümseyerek dinlediğim o günkü kadar sıradan bir hayat diliyorum kendime. Öyle büyük heyecanlar ve saçma sapan, sonradan oramı buramı incitecek ve hatta tabiri caizse ağzıma sıçacak hisler içinde kalmayayım yeter ki. We Can Have It denen şarkıyı hayatıma sokan sayın Ma... Size sesleniyorum. İçime yerleştirdiğiniz gibi çıkarınız şu şarkıyı hayatımdan zira ölebilirim kan kaybından.

İyi geceler.

Çarşamba, Ağustos 27, 2008

The Last Sound Check (Björk-Istanbul)

I Love You, I'm Going to Blow Up Your School

Huysuz ve uyuz bir insanım ben bugün. Bazı şeyleri son bir senedir kaybetmiş olduğuma çok sinirlendiğim bir gündeyim. Buraya listelemek istedim ama bu kafayla nasıl yaparım bunu bilemiyorum. Başlayayım bir yerden ama sonra yarım kalırsa "Ne saçmalamış bu" demeyin. Veya deyin bilmiyorum.

1- Bir şeyleri sorgusuzca hayatıma alabilme yeteneğimi
2- İnsanları yargılamadığım halimi
3- Sorunsuzca herkesi kabul edebilmeyi
4- Kimseyi değiştirmek istemediğim zamanları
5- Kendim için bir şeyler yapma isteğimi
6- İnsanlar için bir şeyler yapma isteğimi
7- Canımı sıkacak şeyleri hayatıma bir yerden sonra sokmama kararını alırkenki referans noktalarını
8- Hayatımın gidişatını sorunum yokmuş gibi anlatabilme yetimi
9- Hayatımın gidişatındaki sorunlarla başetmeme yardımcı olan yegane gücü
10- Sevme yeteneğini
11- Sevilmenin gerçekliğine olan inancımı
12- Bazen her şeyle ilgili çok kesin yargılarla konuşabilmeyi
13- Kitap okuma alışkanlığımı
14- Mutlu şeylerden bahsederken aynı mutluluğu yaşadığım anları
15- Beni mutlu edebilecek olan ne varsa içeri buyur etme alışkanlığımı
16- Kötümser his paratonerimi
17- Sigur Ròs dinlerken güçlü durmayı ve haz almayı
18- Arkadaşlarıma onlara değer verdiğimi hissettirebilme özelliğimi
19- Etrafımdaki insanlara keyfi değil de düşünceli davranabilmeyi
20- Dışarıda kulaklıksız yürüme isteğimi
21- Saçmalarken cidden saçmalayabilmeyi
22- Yatağımda uyumadan önce düşler kurma isteğimi
23- Hayatımı korkmadan yaşayabilme rahatlığımı
24- Dinleyebilme yetimi
25- Dinlerken sıkılmamamı sağlayan ilgimi
26- Canımın sıkılmasından kaynaklanan bir şeyleri değiştirme gücünü
27- Sarı renk giyinmeyi mutluluk kaynağı olarak düşünmeyi
28- Bir şeyi severken gerçekten sevebilmeyi
29- Tam o anda olabilmeyi
30- Tam onunla olabilmeyi
31- Tam kendim olabilmeyi
32- Belirgin olanlardan belirsizliklere geçerkenki deli cesaretimi
33- Korkmadan düşünebilmeyi
34- Korkmadan düşlemeyi
35- Güldüğümde gülebilmeyi
36- Ağlarken gerçekten ağlayabilmeyi
37- Hayatımı çift kişilik düşünebilmeyi
38- Yeniye olan inancımı
39- Yeninin iyi şeyler getirebileceğine olan sarsılmaz güvenimi
40- Eski zamanları düşünüp mutlu olabilmeyi
41- Geçmişimde pişman olduğum tek bir şey bile yok diyebilme rahatlığımı
42- 42'ye hala uslanmaz bir şekilde "hayatın anlamıdır" deme salaklığımı
43- İçimi sorgusuzca açabilmeyi
44- İfade etmeyi
45- Benimle ilgili yapılan doğru analizlere şaşırmayı
46- Hatta şaşırmayı
47- Arşivlerime olan bağlılığımı ve onlara gösterdiğim özeni
48- Bir şeyleri hakikaten de ciddiye almayı
49- Gece geç saatlere kadar ayık kalabilme yetimi
50- Çok sevebilmeyi
51- Birileri ve bir şeyler için gerçekten üzülebilmeyi
52- Benimle birebir ilişkisi olmasa bile bir şeyler hakkında endişelenmeyi
53- Olup bitenle ilgilenme isteğimi
54- Hayatımın bundan sonra daha iyi olabileceğine olan inancımı
55- Astrolojiye karşı ilgimi
56- İnsanları anlamaya ve açıklamaya dair empati deliliğimi
57- Her zaman içimden geçeni söyleyebilmeyi
58- Parmak uçlarında yürümeyi aptallık olarka gören tarafımı
59- İçimdeki odayı ne kadar dağıtsam da toplayacak gücü her zaman bulacağıma dair kesin inancı
60- Kahkahalarla gülerken, kahkahalarla gülebilmeyi
61- İlgimi
62- Hoşgörümü
63- İnsanları içimde/hayatımda bana zarar verebilecek kadar yakın yerlere yerleştirmemi sağlayan cesaretimi
64- Anlamlandırmak gibi saçma sapan işlerle uğraşan aptal yanımı
65- İsteklerimi
66- Geçmişimi
67- Çoğu kez "şimdi"yi

yitirmişim.

Bunlar aklıma bir anda gelebilenlerdi. Ha bir de sıkıldım tabii; 70'e bile tamamlamadım görüleceği üzere. Gerçi bu yuvarlama eğilimini de sevmiyorum zaten. Belli bir önem sırasına da koymadım bu listedekileri. Bazılarını ara sıra içimde hissediyorum ama yitip gitmiş gibiler daha çok. Bu liste gibi bir de aynı süre içinde kazandıklarım başlığı altında bir başka liste daha yapsam mesela, eminim ki burada yazılanları kopyala/yapıştır yaparım -hatta neden yapmıyorum acaba. Böyle anlamız bir işti anlayacağınız; okuyan da okudu maalesef. Daha fazla abuk subuklaşmadan (bkz: madde 21) susup, oradan buradan ses edenlere cevap vereyim. İyi geceler ve geçende Radiohead konserine bu sene ikinci defa gidecek olduğunu söyleyen E.'e söylediğim gibi "In Rainbows" rüyalar!

Pazartesi, Ağustos 25, 2008

Mogwai - The Hawk is Howling

Sözlüğe şöyle bir şeyler yazdım Mogwai'nin The Hawk is Howling albümü üzerine. Limbo-Pillow'un'ki kadar kapsamlı olmasa da şöyle dedim:

"mesela senenin bu zamana kadar dinlendiğinde tam puan alabilen tek albümü diyebiliriz bu albüme diye düşündük biz*. sigur ròs aşığı bir insan olarak onların ismini hala bilmediğim ve sadece bir kere dinleyip bir köşeye fırlatıp üvey evlat muamelesi yaptığım, beklentilerime kocaman bir hayalkırıklığıyla karşılık vermiş son albümlerinin ağzımda bıraktığı kötü tattan sonra bu albüm bana güzel sözlerle buyur edildiğinde kendimi beklentilerimi daha aşağılara çekmem yönünde telkin ettim. ama zaten önceden etrafta dolanan ep'lerindeki birkaç şarkıyı dinleyip epeyce yükselmiş olan o çıtayı indirmek albümün bana gelişi sırasında pek mümkün olamadı ve bastıramadığım heyecanımla ilk şarkıdan itibaren zevkten dört köşe bir halde, hayalkırıklığından çok çok uzaklarda tüketiyor olduğum albüm oldu the hawk is howling.

öncelikle kabul edelim mogwai hepimizin hayatında 50 derece sıcakta kavrulduğumuz yaz günlerinde klimasız yerlerde çektiğimiz azap gibi, acı duyduğumuz yerlere ait etiketlerin üzerinde yazan isimlerden biriydi. yine aynı sıcakların bunalttığı günlerden olan bugün bu albümü dinlerken artık o karanlıkların içinde kaybolmak bir yana, grubun liderliğinde şarkıların içinde bir o yana bir bu yana gidilebildiğini farkettim. evet yine içinizi acıtıyor bazı şarkılar. örneğin albümde ilk seferde beni en çok etkileyen i love you and i'm going to blow up your school, killing all the flies'ın dikkatlice ve tane tane çıkılan basamaklarına sahip. şarkıyla başladığınız bu basamaklı yolculukta daha ilk adımlardan anlıyorsunuz çıktığınız yerden sizi, olanca gücüyle itekleyecek olan bir ses yoğunluğuyla karşılaşacağınızı. ama aynı albümün içinde the album leaf albümünden çıkabilecek kadar naif ve fakat mogwai'nin ustalıkla post-rock denen sınırları çizilmemiş bu janrın aslında sınırsız olabileceğini bize kanıtlayacak şarkısı the sun smells too loud bir anda düşülen yerden sizi kaldırabilecek ve en tepelere koyup sizi yatağınızda huzurlu uykulara daldırabilecek güçte. bu yüzden de albümdeki şarkılar birbirlerinden farklılık göstermekte. sanki hiçbiri birbirine benzemiyor ve önceki mogwai albümlerindeki o tuğlamsı bütünlük hissinden daha çok, şarkıların ayrı ayrı limitsiz bir alanda oraya buraya saçılan ama bulundukları noktalar birbirine bağlanınca altın oranı verecek kadar iyi bir bütünlükte bir albüm yarattığını söylersem abartmış olmam diye düşünmekteyim.

mogwai kendi janrı içinde bu janrı sınırsız kılabilen ve giderek daha da ustalaşan tek grup sanırım. dinleyiniz. itinayla ve defalarca."

Mogwai'ye gidip gelememek üzerine...

Mogwai dinliyorum yastık kardeşim sayesinde. Kendisi ilk benimle paylaştığı bu albümle beni Sigur Ròs'un huhdfsdf dsfıosdfuıs dsfjkhsdkjfhs (!) adlı son albüm faciasından sonra (evet kişisel tarihimde bir faciaydı, bu kadar büyük beklenti ve bu kadar ne idüğü belirsiz bir albüm) epeyce ihya etti. Kendisi zaten güzel bir yazı yazıyordu en son albümle ilgili. Önce ona bakın yan taraftan bence. Ondan sonra bir ara ben de yazacağım bu muhteşem albümle ilgili mutlaka. Bakarsınız belki.

Onun dışında sakin sakin, hiçbir yerimi yara bere içinde bırakmayıp, kendiliğinden ilerleyen hayatımla epeyce uyumlu bir halde yaşamaktayım son birkaç haftadır olduğu gibi. Senkronizasyon denen şeyin doğasının ne kadar güzel ve muhteşem bir şey olduğunun gittikçe daha çok farkına varıyorum. Mogwai dinlerken aklıma başka bir şey getiremiyorum. Susuyorum.

Pazar, Ağustos 24, 2008

"What happened to you"

Son zamanlarda dinlediğim en güzel albümü dinlemekteyim. Henüz tüm şarkılar bitmedi ama dinlediğim kadarıyla The Walkmen'in You & Me'si çok güzel. Bir yandan gürültülü ve fekat anlamadığım bir şekilde de sakin bir albüm. Vokal Hamilton Leithauser'in sesi ara ara sözlükte de birkaç kişinin söylediği gibi Paul Banks ama bana göre daha ziyade Liam Gallagher'a yakınsıyor. New York'tan çıkma bir grup olarak İngiltere'den çıkan bir soundları varmış. Dinleyiniz bu albümü mutlaka ve The Blue Route'a dikkat ediniz zira kendisi ilk anda albümün en sevdiğim şarkısı olmakla beraber, şu anda bitiriyor olduğum bu paragrafın ve bu yazıya başlamamın sebebidir

Bu sabah Meso Meso albümü bulundu. Bir önceki post'un yorumlarında sevgili ma bey bana Romanya'lardan at(a)madığı kartpostal yerine araştırıp ekleyivermiş ve beni çok mutlu etmiş. Onu da dinleyiniz. Buradan bir kez daha teşekkür ediyorum kendisine şu anda cnbce'de filmini izlerken o sakin sakin.

Yine eskiden görüşüp de bir süredir görmediğim insanlardan biri olan B. tam da "Ne yapsam acaba az sonra?" diye kendime sorduğum anda aradı beni akşama doğru. Beraber Tribeca'da bir yemek yedikten ve bol bol konuştuktan sonra eve döndüm. Dünkü hastalığım ara ara beni yoklasa ve menapoz teyzeler gibi bir anlık terlemelerle "ben buradayım, hiçbir yere gitmedim" dese de sabah kalktığımdan beri yoğun bir halde hissettiğim mutluluk ve bulunduğu yerden ve andan memnun halim bozulmadı. Sabah sabah dışarı çıktığımda, havadaki dinginlik ve bizim mahallede balkonda oturup, kahvesini içerken gazete okuyan 50li yaşlarındaki teyze kendimi nedense çoluk çocuk ve had safhada aktif kitlenin öğleye kadar uyuduğu bir tatil yerinde, sabah erkenden kalkıp 7-8 gibi denizde günün ilk yüzme seansını tamamlayıp, huzurluca balkonlarında kahvaltı keyfi yapabilen insanların hissiyatına soktu. Bu hisler içinde olmamın nedenleri içinde, dün 12 saat uyumuş bir insan olarak bugüne başlamamın etkisi sandığımdan daha büyük olabilir. Sistemimden kendiliğinden atılmış olanların yoklukları sayesinde beni mutlu edebilmeleri ise en az 12 saat uyuyabilmiş olmam kadar ilginç bir neden tabii.

Bir de artık spora da bir süredir gitmeyen bir insan olarak, bunun yerini tutacak bir şeylerin hayatımda varolması gerekliliğinin farkındalığıyla hareket etme vaktim gelmiş. Bunu anlayabilmem bile gerçek bir mucize olabilir. İnsan bekleyince ve kendini zaman içinde marine edince, "won't" ile kurulmuş inat ve "be going to" ile kurulmuş niyet cümlelerinin anlamsızlığı karanlıkta parlayıp yolunu aydınlatıyor ve çıkış yolu daha çabuk bulunabiliyor. Çabuk olmasa da yavaş yavaş ama daha emin ve sindirerek... Sadece bekleyebilecek kadar bilincini korumak, kendi saçmalıklarının tuzaklarına, pes edişlerine kendini kaptırmamak gerekiyor. "Time will ease your pain" anlamı olan tek tük kendiliğinden gerçekleşecek olana dair kesin yargılardan biriymiş aslında; o görülüyor ve iyi oluyor!

Cumartesi, Ağustos 23, 2008

Halfawake Alice

Dün Ayça'nın son gecesinde onunla beraberdik. Onu burada isteyeceğim döneme o buraya gelene veya ben oraya gidene kadar girmiş bulunmaktayım. Dün gece eve döndükten sonra hemen yatağıma girdim bir iki saat içinde. Fakat sabaha karşı 5-6 gibikorkunç br ağrıyla uyandım karnımda. Sonra geçer gibi oldu ve uykuya geri daldım. Sabah yatağımdan kalkmak bilemedim. Sanırım dün gece içtiğim Bailey'sin buzları çeşme suyundandı ve o çeşme suyunu kıtır kıtır yiyen insan olarak ilerleyen zamanlarda dersimi iptal ettirecek kadar karın ağrısına maruz kaldım. Öğlen eve geldim ve yatağa yapıştım.

Şimdi, biraz kendimi iyi hissettiğim şu anda geçen gün ychorus denen kulak rahatsızlıklarına iyi gelen blogda Japon müzik insanlarından bir seçmeceyle olşturulmuş bir albüm indirdim. İçindeki bir şarkı özellikle dikkatimi çekti. Şarkı Meso Meso'nun, adıysa Alice. Alice o kadar güzeldi ki tüm albümü edinme çalışmalarım dinler dinlemez başladı ve fakat bulamadım ne yapsam ne etsem de. Ben de buraya upload edeyim şarkıyı ve size de bu merakı aşılayayım böylece hep beraber arayalım istedim. Mùm'un uyku arasında yarı uyanık bir sesle yaptığı şarkılar gibi; şarkının içinde vızıldayan minik melekler var adeta. Bulan haber versin. Buyrun:

Meso Meso - Alice

Cuma, Ağustos 22, 2008

Inní mér syngur vitleysingur

Yeni Sigur Ròs videosu; izleyin tabii...

‘Inní mér syngur vitleysingur’ - Official Video

"Vanilla Strawberry, Knickerbocker Glory"

Dersteyken bugün bir ümitle herkese Cumartesi ders olmadığını söyledim. Hakikaten de sanıyordum ki bu Cumartesi 30 Ağustos. Ama tabii değilmiş. Hem tarihten haberdar olup, hem de bu derece nasıl salaklaşır insan sorusunun cevabını sıcaklara bağlamak isteyecek kadar halim yok kendime yüklenmeye.

Bu demek oluyor ki H. haftaya Cumartesi geliyormuş, tüm o dilekler bir hafta sonraya sarkıyormuş önceki postta.

Bloc Party'i çok sevemeyenlerdendim. Bu gece "Intimacy" adındaki yeni albümlerine bir bakayım dedim taze taze. Ve fakat vokalin o sesi oldukça dinleyemeyeceğimi bir kere daha anlamış bulundum. Hemen kapatıp, Tracey Thorn'un ferahlatıcı sesine bıraktım kendimi.

Bugün bir de bu senenin olayı mıdır benim için bilmiyorum ama, senelerdir görmediğim, kendiliğinden ilişkimi sonlandırdığım bir arkadaşımı sabah sabah dersanede gördüm. Almanya'da yaşıyor aslında kendisi. O yüzden çok şaşırdım gördüğüme de. İngilizce öğrenmeye gelmişmiş çünkü orada okuduğu ikinci üniversitesinde bu dili bilmeyen bir tek o kalmışmış. Benim dersime girseydi çok eğlenceli şeyler düşünebilirdim kendisiyle ilgili. İlginçtir ki, bu sene kopan ilişkilerim tekrardan karşıma çıkıyorlar sanki onları revize etmemi bekliyorlarmış da, bu durumu gözüme gözüme sokmaya çalışıyorlar gibi geliyor artık. Bakalım...

İşte ise yüz ton ağırlığın altına girmiş gibiyim. Sırtımda kocaman bir dünya var da ben bir tepeye çıkmaya çalışıyorum gibi gelmişti mesela taa haftanın başında. Şimdiyse ilginç bir rahatlık ve yaptıklarından çılgınca bir tatmin olma hali var bende. O yük hala var. Ama o yükü taşıyabilecek kadar da güçlü olabildiğim için varmış meğerse. Ben o güçte olup olmadığımı bilemediğimden epey düşüncelere dalmıştım oysa ki. Hayat ne garip, işlerin tıkır tıkır istediğin gibi geçip giderken. Ha bir de "Vapurlar falan" diye devam edeceğimi sandınız siz değil mi? Onaylıyorsanız 1'i, Onaylamıyorsanız sağ alt köşedeki kare tuşuna basınız.

Diğer yandan, dün büyük hevesle, geçen sene bana biri tarafından tanıştırılmış ve hemen akabinde delice dinlemeye başladığım Fujiya & Miyagi adlı çakma caponların yeni promo cd'leri çıkmıştı; onu dinleyeyim diye heves ettim. Ve fakat duyduğum şarkı beni hiç şaşırtmadı. Hatta, her sezon vitrinine baktığımda aynı şeyleri yapmaktan bıkmadılar mı diye düşündüğüm Lacoste'tan farksız olmuşlar. Alıcısı mutlaka olacaktır. Hiç kimsenin Knickerbocker'ın "Vanilla Strawberry" diye başlayan, tadı her zamanki gibi olan bu şarkısına karşı koyamayacaktır. Velhasıl ben geçen sene, özellikle de geçen senenin yazı esnasında boyum kadar bu fuji elmalarının içine battım ve tüm hayatım boyunca bundan sonra hiç dinlemesem de yetecek kadar Fujiya & Miyagi dinlemiş olduğumdan yeni şarkılarını da duyana kadar bu Knickerbocker'ı dinlememe kararı almış durumdayım. Kendilerinden ricam Fuji elmasından Granny Smith'e dönüşmeleri... Ltfn, pls, tşkrlr.

Perşembe, Ağustos 21, 2008

"Her neyse, demek istediğim dudaklarının şeklini ezbere çizebilirim..."

Bir ayda üst scroll'u bozulan bir mighty mouse'um vardı. Geçen hafta Panora'daki Karakayalar'a bıraktım kendisini. Bu aralar nasılsa bana ait olan veya benimle yakından ilişkili her şey bir tarafını bozuyor, kırıyor vs. Mouse'um da nasibini aldı tabii ve ben buna hiç şaşırmadım.

Gçen gün mouse'un onarılmış olduğunu haber verdiler ancak bugün gidebildim almak için. O sırada kızkardeşimin arkadaşı C. iPod'unun üç defa bozulmuş olduğunu ve artık daha ne yapması gerektiğini sorarken, daha lafı bitmeden gayet sevimli ve işi için gayet ideal bir sevimlilikte olan satış görevlisi atladı ve gülümseyeek gayet de naif bir şekilde şunu söyleyiverdi:

"Kadınlar çok sabırsızlar, eject etmeden aleti çıkarıveriyorlar. Sonra da bozuluyor tabii."

Sonra hiçbir şey olmamış gibi devam ettik alışverişe, eve geldik. Ben bugünkü işlerimi hallettim. Tam o sırada iPod'umu eject edecekken bu cümle aklıma geldi ve bu seferki yansıması epey ilginç geldi kulağıma. Kocaman bir genellemeyle iPod'u neden sürekli bozulduğuna kendinden emin bir tavırla saniyesinde cevabı bulabilmesine mi şaşırdım yoksa kadınların bu tavrının hakkaten varolduğuna mı yoksa yoksa bu adamın seksist bir satış görevlisi olduğuna mı anlam veremedim.

Bunun dışında haftasonu H. geliyor büyük ihtimalle. Onu Cuma gecesi gidip alacağım. Bir günümüzü beraber geçireceğiz. Orada burada sohbet ederek, bir şeyler içerek keyifli bir Cumartesi olsun istiyorum.

"Breaking and Entering" diye bir film var bir de. Jude Law ve Juliette Binoche oynuyorlar. Orada bir sahne var. Her bu filmi gördüğümde o sahneyi bekliyorum. O sırada ne iş yapıyorsam bırakıp içine giriyorum filmin bir anda. Kırılmış ve bozulmus bir evliliğin son zamanlarından birinde Jude Law karısına dönüp eski zamanlardaki hallerine geri dönmeleri için, beraberlikleri esnasında onları ne bu bozuk ilişki noktasına getirdiyse onu yoketmek istediğini söylüyor. Üstüne bir de kendisini en mutlu eden zamanlardan birinin de geçmişte bir gün karısının onun elini, hatırlamadığı bir nedenden ısırdığı andan bahsediyor, kadın ise ona bakıp nedenini hatırlamadığını ama o anı anımsadığını söylüyor. Üstüne kocasının elini tutuyor ve tüm o beraber eskitilmiş yılların yılgınlığıyla son bir defa güzel bir an yaratabilmenin cılız umuduyla ısırıyor. Gülümsüyorlar. "O zaman farklıydı ama" gibi bi şeyler söylüyorlar. Ama yine de gülümseyip yataklarına yöneliyorlar.

Az önce işte tam bu sahnede yakaladım bu filmi. Tam da paragrafa başlamamışken... Hüzün oldum buraya yazarken de. Her neyse... Öyle bir anda bulunmak istemiyorum ben sadece.

İyi geceler.

Pazartesi, Ağustos 18, 2008

"Buradan İstanbul'a nasıl gidilir?"

Az önce reklamlarda kamuflaj kıyafeti desenli bebek bezi gördüm Görür görmez aklıma ilk gelen slogan buraya bir süre yazıp bıraktığım ve fakat Muzo'nun da uyarısıyla başıma iş açılır diye sildiğim bir şey. Merak edilirse söylerim özel olarak. Pek ironik oldu ama. Güldüm bir süre. Sonra sinirlerim bozuldu böyle bir şey var diye. Hangi insan çocuğuna öyle bir bebek bezi alır ki? Deli mi alan insanlar nedir?

Onun dışında geçen gün Muzo'yu bundan sonraki bilmediğim bir tarihteki görüşmemize kadar son defa gördüm. Güzel bir teras partisinde ummadık şeyler yapıp, ay tutulmasını izledik. Birileri Calgonit Amca oldu ve elinde çamaşır makinesi rezistansıyla gelip Muzo'nun Calgonit kullanmadığını kanıtladı. Sonra birileri sürekli başkalarını aşağıya atma isteğiyle dolandı. İnsanlar keyifli sohbetler yaptı, güzel müzikler dinledik. Birinin (kostümüyle gelmişti hatta kendisi) doğumgünüymüş, onu kutladık. O kadar farklı insanın tek ortak noktası Muzo'ydu. Sağolsun kendisi ve oralarda kendine iyi baksın dileklerimizle ayrıldık.

Hepimiz Muzo'yu uzun süre ve o evi de bir daha hiç göremeyeceğimizi düşünüp salak salak aşağıda kim nereye gidecek diye düşünürken başka bir surreel olay gerçekleşti ve elinde tesbihi olan klasik bir İç Anadolu erkeği olarak tarif edebileceğimiz biri bize yaklaştı ve gülerek "Bir şey soracaktım ben" dedi aksanlı türkçe'siyle. Biz de döndük hemen yardım edelim istedik ve fekat kendisi bize şöyle bir soru yöneltti ve hepimizi uzunca bir süre kitledi:
"Buradan İstanbul'a nasıl gidilir?"

Sonra kendimize gelip Büklüm Sokak'tan İstanbul'a nasıl gidilir ki diye düşünüp,kendisine AŞTİ'ye gitmesi gerektiğini ama 400 küsür kilometre bir yol gideceğini söyleyince, ikinci şok edici cümleyi sarfetti ve dedi ki:
"Yani İstanbul değil de daha yakın bir yer de olabilir, ne bileyim başka yerler."

Bunu öyle yüzünde öyle saf bir gülümsemeyle sordu ki artık cidden birilerinin onu çok feci sattığını, Ankara'ya yalnız gelmediğini duyunca da inandık. Adam ciddiymiş. Birisi ona Kars'a gitmesi gerektiğini söyledi en son ama ben durumla o kadar ilgilenmek istemedim ki uzaklaştım hemen oradan. Sonra da eve geldim. Hala garip geliyor o adam. O derece şuursuz olduğum bir anı anımsayamamış olmak da çok sıkıcı.

Pazar gününü evde oraya buraya kendimi atarak geçirdim. Bir kanepeden diğerine, bazen bilgisayar başına geçerek ve hiçbir şey yapmayarak bütün bir günü yedim ve böylece tatilimin son gününü de böylelikle heba ettim. Sonunda Paul'un dikişlerini aldırdım bir de tabii. Kafasındaki "Necky" yazan başlıkla dünyanın en sevimli şeyi haline geldi Paul. Zorluk çekmese böyle dolaşsın diyebilirim ara ara ama kendisinin bundan pek memnun kalacağını sanmıyorum. Bugün o haliyle Paul'u bana bakarken yakalayınca aklıma ilk gelen şey, Paul'un oynadığı bir Space Oddity klibi oldu. Paul "This is ground control to Major Tom" derken, yan tarafta beliren Tom ve Jerry'nin Tom'u olanca ciddiyetiyle bakışlar atarken epeyce güldüm. Kafasındaki huni benzeri başlıkla uzaydan kopup gelmiş bi kediye benziyor Paul sonuç olarak ve dünyanın en sevimli şeyi oldu böyle bile.

Bugün de derse gittim on günlük tatil sonunda. Yorucu gelmiş olmalı ki eve geldiğimde kendimi aşırı sıcağın da etkisiyle hayatından bezmiş bir halde kanepede buluverdim yine. Öğledensonra uykusundan nefret eden ve hiçbir zaman tasvip etmeyen biri olarak bir buçuk saat kestirmişim. Kalktığımda neden bu öğledensonra uykularını sevmediğimi hatırladım. Kalktığımda birkaç saat sonra havanın kararmasına katlanamamakla beraber, bu katlanamayışın da etkisiyle huysuz bir salağa dönüşüyorum. Hiç kimse beni öyle bir halde görmesin diliyorum. Aklınızda olsun.

Birkaç gündür hiç müzik dinleyesim yok bir de. O yüzden aslında istiyor olsam da size müzik tavsiyesinde bulunamayacağım. Hepinizin de ihtiyacı vardı zaten buna eminim, tüh bak! neyse yine de, en kötü M83 dinleyin veya Cut Copy. Bu da Kim and Jesse diye bir klip yapmış M83; buraya iliştireyim, izleyin ve 25 yaş üstü olanlarınız "Bizden geçmiş yahu" desin diye. Çok düşünceliyim evet.

From Crackle: M83 - Kim and Jessie

Cumartesi, Ağustos 16, 2008

Re(act)able


Björk konserinde görüp şaşı bakıp şaşırdığımız Reactable ile ilgili sözlüğe bir şeyler yazdım az önce. Buraya da geçireyim istedim.

"björk konserinde gördük dünyanın bu en genç müzik aletini. konser esnasında özellikle de pluto'da, bir yandan konserdeki en zırdeli şarkının keyfini çıkarmaya çalışıyordum bir yandan da bu aletin nasıl bir şey olduğunu algılamaya çalışıyordum. sonra konserin bende bıraktığı 15 yaşında olduğum izlenimini ve björk görmüş olmanın verdiği şaşkınlığı atlattıktan epey bir sonra aklıma takıldı bir şeyler. düşündüm ki artık nasıl ki hiçbir şeyin aslı önemli değil ve fakat her şeyin aromasının veya öze eşdeğer maddelerinin veya özetinin nerelerde nasıl kullanıldığı önemliyse, bu alet müzik alanında bunun dışavurumudur. artık aletlerin hiçbiriri kullanmanıza gerek yok. zaten varolan kayıtlı sesleri ve ritmleri iyi bir müzik kulağıyla ve tabii ki beceriyle ellerinizi kullanarak birbirlerine bağlayıp müziğinizi icra edebilir hale iyiden iyiye geldik. önceden bu işi böyle bu ayarda canlı canlı yapmanın bir yolu da yoktu zira elektronik müzik dediğiniz şey bilgisayar ortamında zaten kayıtlı olan sesleri önünüzdeki tuşlarla ve fareyle hissetmeden icra etmekti. şimdiyse reactable sayesinde enstrüman kullanmadıkları için sık sık müzisyen olmamakla itham edilen djlerin ne kadar müzisyen olabildiği gün yüzüne çıkacaktır diye düşünüyorum. bir yandan müzik yapmanın en kolay yolu aslında çünkü farklı enstrümanları tek bir alet aracılığıyla kullanabiliyorsunuz ve fakat aynı anda da en zor yolu çünkü tüm bu müzik aletlerinin ve yanında kullandığınız efektlerin, ritmlerin dilini kodlar olarak görebilmek lazım. bunu da yapabilecek, bu aleti hakkını vererek kullanabilecek insan sayısı, halihazırda varolan reactableların sayısı kadar azdır diye düşünmekteyim, ki yaratıcılarıyla yapılmış bir röportajda 10'dan fazladır deniyordu.

böyle bir şey ortaya çıktığı için sinestezi denen hastalığa yatıp kalkıp şükretmek gerekir zira kendisi gördüğüm en yaratıcı algı bozukluğu ürünü ve en ilginç aletlerden birisidir. sahnede delirmiş björk'ü izlemek, sahneden gözümüze giren lazerler eşliğinde müziğin etkisiyle kendimden geçmek yerine beni ekrana kitlemiştir.

siz de kitlenmek isterseniz, coachella'daki björk konserinden bir videoyla başlayabilirsiniz:


http://www.youtube.com/watch?v=kd4ef9edpsu"

Cuma, Ağustos 15, 2008

"All i ever wanted, all I ever needed is here in my arms"

İlk kez komşularımla tanışmak istiyorum zira şu anda bir kız, şiirsel güzellikte bir ses ile Enjoy the Silence'ı sessizliği keyifli hale getirerek ve kendi de dahil sokağa büük zevk vererek söylüyor. Tam da kedimi kucağımda sessizce sevip onun mırıltılarını dinlerken. Geçende de birisi inanılmaz bir profesyonellikte piyanoyla Bach çalıyordu.
Bağırıp bize gelin diyeceğim utanmasam.

Kimsiniz yahu?

We can't have it and I don't give a shit! Yay!

Son birkaç günde neler oldu diye sorulursa, buraya yolladığım yazılardaki müzikler dışında, L. buradaydı. Bende kaldı ve çok eğlendik. O kadar eğlendik ki artık koca bir dosya dolusu kimsenin görmesini istemediğimiz vukuatımız var. Neyse ki saklamayı iyi biliyoruz. Bununla beraber, L.'in gözlerinin bu kadar parladığı bir an görmemiştim kendisinin "Ne içelim" sorusunu sorarkenki halindeki gibi. Beraber Kieslowski'nin geçen seneden beri odamda sürünen "A Short Film About Love"ını izledik. Her şeyin bir anda nasıl tersine çevrildiğinin tanığı olduk. Tutku denen şeyin aşkın mayası gibi bir şey olduğunu anladık (en azından ben anladım ki inanmayın anladım dediğime, anlam veremiyorum aşk meşk işlerine hala) tutkusuz hiçbir işe girişemememin ne kadar ömre ömür katıcı ve ömürden ömür götürücü bir şey olduğunu hatırladım. O günün sabahında ise kalkıp güzel bir kahvaltı ve sonrasında orada burada konuşarak gezinme turlarımızı da sonlandırdıktan sonra ben veterinerde olan Paul'u ziyarete gittim. Ayağı kırıldıktan sonra ilk kez elime alınca mırlamaya başladı. O sırada dünyanın en mutlu insanı oldum ki zaten bir gün önce de sargıları açılmıştı.

Paul'un iyileştiği o gün yani bu üç gün öncesine denk geliyor, buralara kısacık bir yazı iliştirdim diye hatırlıyorum ki o yazının dedikleri hala geçerli. Hayatımda ilk kez bu kadar sağlıklı olduğumu hissederken bir yanım da aslında belli şeylere sağlıklı tepkiler vermiyor ama sakin kalıyor. Bu iyi bir şey. Son iki haftada öğrendim ki kırılan kemiklerin kaynaması kadar mucizevi bir şey yokmuş.

Sonra dün tüm günü ve geceyi de Ayça'yla geçirdik. Zevkle gecenin bir yarısı ayaklarımızda sandaletler üstümüzde ev içi kıyafetlerle sanki yazlık marketine giden insanlar gibi içki almaya çıktık. Cardinal Melon'la başladık geceye zaten. Ben Ayça'yı Broken Heart'ımla komaya sokmayı amaçlarken, bir yandan müziği dinleyip, bir yandan buzları bardaklara koymaya çalışıp bir yandan da sanki 7-8 ay önce dinlerken komaya giren insan ben değilmişim gibi sözleri mırıldandım. Sonra bu duruma ayıktığımda çok şaşırdım. Gurur bile duydum kendimle. Sonra oradan buradan derken benim tam anlamıyla "sap" gibi olduğu söylenen yazılarımdan, onun yazılarımın "sap" gibi olduğunu söyleyen tanıdığından bahsettik. Üstüne kahkahalarla güldük. We Can Have It adlı aşağılık (!) şarkının sonunu bile eğlenceli kılan yorumlar yaptı Ayça. Kendisinin sırf bu yüzden hastasıyım. Ve son olaak evet "O benim kardeşim bir kere." olmuşuz biz dedik ve mutlu olduk. Akşam Ma Bey'le de biraz konuşmayı ihmal etmedik neredeyse her gece olduğu gibi.

Bugünse D. ise dışarı çıkıp, o İtalya'ya gitmeden önce alınacak olanları alma günüydü. Taa hafta başından sözleşmiştik. Çıktık ama alışverişe başlayan ben oldum ve evden çıkmadan önce Ma'nın yolladığı videonun dediklerinin aksine aışveriş yaptım. Ama kötü ve sağlıksız bir alışveriş değildi. Gayet şık ve eğlenceli kıyafetler, bir çift ayakkabı ve çok sevimli bir çanta ile günü tamamladım. D.'ya da benim aldıklarımdan aldık ve farklı şeyler de aldık ki bu ilginç bir gelişmeydi zira onun mor sevgisi dışında bütün zevklerimiz birebir tuttuğundan genelde kasaya çifter çifter gidiyorduk bugüne kadar.

Her neyse, oradan dönüşte Paul'u artık evine taşıdım. Şimdi uslu uslu oturuyor. Delice mırıldıyor. Yarına dikişlerinin alınmasını bekliyoruz. Kafasındaki huniyi yalıyor kendini yalıyormuşçasına. Paul ile eşzamanlı iyileşmek, bu eşzamanlılığın başka bir zaman çakışmasına denk düşmüş olmasının verdiği şaşkınlıkla birlikte beni epeyce mutlu etti. Artık "sap" yazılar yazmayacağım. Kendini "sap" gibi hissetmeyenler okumasın zaten yazdıklarımı. Keşke önceden hatırlatsaydım gerekli insanlara zira bazılar düşünemeyebiliyormuş (içses: ahahhaha).

Bu kadar.

Ha unutmadan M. sağolsun; Villeneuve dinleyin!

Perşembe, Ağustos 14, 2008

"Colour me, Cover me in the colour that reminds you solemnly"

Tam da siyah-beyaz bir fotoya dönmüşken başlıktaki sözü söyledi bu şarkı. Beni en yenilenmiş yerimden yakaladı. Hem de çok kötü yakaladı. Son yaz günlerini kendisiyle geçirmeyi planlıyorum. "Sometime Later" diye diye, günde en az beş kere; yeterse.


Çarşamba, Ağustos 13, 2008

Talk Talk - New Grass

Hala dinlemeyeniniz olduğunu düşünmüyorum ama hadi oldu diyelim. Aşağıdaki videoyu tünel münel uğraşıp açarsanız dünyanın en güzel şarkılarından birini dinleyeceksiniz diyorum. En kötü ihtimalle bana danışınız.

İyi geceler.

Salı, Ağustos 12, 2008

"This time next year will be forevermore"

Ben sanırım iyileştim. O nasıl oldu diye soran olursa, bilmiyorum. İyileştim ama. Tam 1 sene sonra hem de. Bu haftasonu kutlanacak bir şey çıktı. O halde geçende dinleyip, epeyce beğendiğim bir şarkı gelsin Friendly Fires'dan: Paris.

FRIENDLY FIRES 'PARIS'

Pazartesi, Ağustos 11, 2008

"Bir anın, yalnızca bir anın bütün bir hayatı kapladığı anlar..."

Günümüz şehir insanlarının paralar vererek, köylerde köy hayatı yaşamak istemesi ne acı bir şey. Kalktım sabah sabah televizyonda aynen böyle bir köye gitmiş bir sürü insanla yapılan röportajları izledim. Hatta birisi eminim ki Hugh Grant'le yapılıyordu zira adamın yüzünün gözlükle kapatılmamış tarafları ve tipi aynıydı ve sunucu nereli olduğunu sorduğunda, aynı ses tonuyla konuşmaya "London" diyerek başlayıp, beni bu saatte epey şaşırttı. En fazla iki haftalık tatillerini böyle ufacık köylerde şalvarlar giyerek, gözleme, batik yaparak geçirmek için bütün sene çalışmanın gereği yok oysa ki. Ama tabii kimse tüm ayatını orada geçiremez. Herkesin maksimum 3 hafta dayanabileceği bir tatil bu sanırım ve 3 haftadan sonra herkes internet, telefon, bilgisayar deyip duracaktır. Ben zaten düşünmüyorum bile böyle bir şeyi. Bana göre olmadığını çoktan biliyorum. Sanırım benim için en keyifli tatil büyük bir şehri sanki orada yaşayan yerel bir insanmışçasına gezinmektir. Bir de tek başımaysam ve kulağımda ara ara taktığım müziğim varsa benden daha keyiflisi olamaz. O şehirle ilgili insider infolar peşinde koşup, her birini uygulamak için uğraştığım bir hafta tüm senemin yorgunluğunu alabilir gayet. Bana göre değil deniz, güneş, kum. Zaten en son 10 sene önce denize girmiş, 4-5 sene önce de havuza girmiş bir insanım. O yüzden Kelebekler'e, Olimpos'a, Bodrum'a gidenleri anlayamıyorum. Hatta dün M.'a insanın deprem olduktan hemen sonra hissettiği o çaresizlik ve ufacık olduğunu farkettiği o anı yaşıyorum denizin ortasındayken dedim. Farkında olmadan sarfettiğim bu cümle epeyce şaşırttı benim kendimle ilgili.

Onun dışında, bu sabah çılgın bir amaçsızlıkla uyandım. Hiçbir şey yapasımın olmadığı gibi içimde bir kasvet de var. Yine bir geçen sene bu zaman sorgulaması yaptığımda, birinin yüzünü son kez gördüğüm gün olarak tarihe geçmişti bugün. Tam bir sene olmuş yani, ne acaip. Tabii son kez olacağını bilmiyordum ben ama muhtemelen kendisi gayet biliyordur taa o zamanlardan. Ertesi gün ise sinirimi bozacak olaylar yaşayacaktım ve aslında o zamanlar kararımı vermeliydim. Hatta bugün bu saatlerde içinde bulunulan taksiden de inmem gerekiyordu ama neyse artık. Olmuşla ölmüşe çare yok. (Bu sözü nihayet kullandığım için mutluyum.)

Sanırım üstteki paragrafı yazdıktan sonra 30-40 dakika falan geçmiş olmalı. Yüzbin tane ayrı şey düşündüm bu yarım saatte. Bugün havanın bulanıklığı gibi içim de. Şimdi gideyim sonra gelirim yine belki.

Pazar, Ağustos 10, 2008

"Ucuz ama kalitelii"

Dün berbat bir filme gittik kardeşimle: The Strangers.

Öncelikle şunu söylemeliyim ki, bu filmi son 1,5 aydır falan beklemekteyim. iTunes'da traileları izlerken keşfetmiştim kendisini ve ara ara insanlara da göstermek için açıp izliyordum. Her izleyişimde de ilgim daha da artıyordu filme dair. Velhasıl bir çiftin ıssız bir yerdeki yazlıklarında kafasında maskeler ve kesekağıtları olan birileri tarafından taciz edilmesi ve hatta tacizin ötesinde şiddetin boyutunun giderek artması gibi bir şablon üzerine oturtulmuş olmasıyla zaten Haneke'nin Funny Games'ine benzetmiştim daha ilk izleyişten. Hatta filmin sonunda doğru bir sahne var ki şimdi burada spoil etmek istemiyorum ama şunu dersem pek sorun olmayacaktır eminim, iki beyaz gömlekli efendi görünüşlü erkek çocuğunun dahil olduğu o sahneler Funny Games (kardeşimle benim deyşimizle Bunny Games ki evet bu da Playboy Mansion'da çekilen versiyonu) adlı filme bir yerden köprü kurmaya çalışmış olan yönetmenin filmi kurtarmak için verdiği son çabalarmış ve fakat kurtaramamış. O yüzden rica ediyorum gidip de izlemeyiniz. Filmle ilgili tek doğru düzgün şey belki de ses mühendislerinin çok iyi çalışmış olması. Mesela normalde kapıya birilerinin vurduğu anda çıkan sesi öyle güzel işlemişler ve ortaya öyle güçlü bir ses çıkarmışlar ki, film sadece seslerden ibaret olsa ve ekranda simsiyah bir görüntü olsaydı bile insan ürküp sırtını sağlam bir yere dayama ihtiyacı hissedebilirmiş. Ama tabii kötü işlenmiş bir senaryo varken ortada, seslerden ürküp arada bir sıçramak dışında "bu salaklıkla bu insanlara ne yapsanız hakediyor" deyip salondan ayrılıyorsunuz; haberiniz olsun.

Dün bir de Panora'daki Nuxx adlı tasarım mağazasına girdik. Pek bir ilgi çekici bir görüntüye sahip olmakla beraber, içine girdiğinizde mağazanın vitrininde yazan tasarımcıların güzel tasarımlarını göreceğinizi sanıyorsunuz ama nerdee... Mesela Alessi'nin hiçbir işe yaramayan abidik gubidik tasarımları, bilmemkimin hesaplanınca tanesini neredeyse 10 ytl'den almanız gereken kurşun kalemleri içine koyduğu kutular veya üstünde "to do list" yazınca daha bir anlamlı görünen ufacık ve gayet kalitesiz sayfaları olan ama tabii ki tanesini 30-40 ytl'den aşağıya alamayacağınız defterlerle dolu bir mağaza kendisi. İçinde güzel şeyler de var tabii. Ama benim kötü olanlara odaklanmamdaki en büyük sebep de çok pahalı ve hakikaten de gereksiz pahalı olması bir yana, mağaza görevlilerinin içerideki koca koca yaşını başını almış insanlara ve tabii bize karşı takındığı tavırlardı. Her an bir şey çalacakmışız gibi başımızda dikilen, bir şeye dokunduğunuzda o şeyi siz daha adımınızı atarken düzeltmeleri ve/veya orada mı diye kontrol etmeleriydi. Tasarım satıyorsanız ve bu tasarımlar çok pahalıysa en azından güleryüzlü ve sevimli görünmelisiniz ki insanlar makul görebilsin verdikleri veya verecekleri parayı. Suratlarındaki, tarihte son olarak Nazi kamplarındaki gardiyanlarda görülmüş olan o sevimsiz ifadeyi silmedikçe Nuxx'ın Ankara'da pek tutulabileceğini pek düşünmüyorum. Hem zaten burası Ankara ve maalesef insanların tasarımdan anladığı Tepe Home'un onlara gösterdiğiyle sınırlı... Bir de bu tavırla biraz zor diyorum ben.

Bu arada tabii dün kardeşimin anlattığına göre babam Paşabahçe'yle yapacağı bir iş için oranın iç mimarlarıyla yemeğe çıkmışmış. Yemekteki iç mimarlar gaymiş. Yemekte epey eğlenmişler. Gayet anlaşmışlar etmişler. Lakin bunu buraya yazmamın sebebi daha ilk el sıkışmada babamı koklayıp "Hmmm kokunuz Vakko. Ucuz ama kaliteliii" deyip gülümseleriymiş babama. Babamın böyle bir durumun içinde bulunması ve böyle bir sözün kendine edilmiş olması pek sevimli geldi. Epeyce güldüm. Dünden beri her telefon konuşmamızda telefonu tam kapatacakken "Baba!" diyorum, o da "Efendim kızım" diyor "Ucuz ama kaliteliii" diyorum sonra. O da gülümsüyor.

Cumartesi, Ağustos 09, 2008

bütün yengeçler salaktır

evet sevgili imagine room sakinleri yine ikinci kişi yazmaya başladı, sükünetinizi bozmak niyetindeyim, önceden haber vermek istedim.

kendi çapımda konsept yaparak buraya yazdığımı farkettim. bir ara istediğim beğendiğim şeyleri koyup duruyordum şimdi de tespitsel bir hal aldım, hadi bakalım.

hayatın ikizler olduğunu idda etmenin hemen ardından kendimdeki bu tespit aşkını keşfedip bunun ne kadar salakça olduğuna karar verdim. normal ama dedim sonra, bütün yengeçler salaktır. kendini olduğu gibi sevip kabul etme adına da bir yengeç olarak en azından salaklıklarımı sevmem gerektiğine karar verdim. bu çok salakça bir davranış olabilir tabi ki, ama salak kalıcak olan kendini salaklıktan kurtulmuş sanmak veya salak değilmiş hatta cinmiş gibi davranmak daha da salakça sanırım.

bir çok yengeçdaş insanla oturup konuştuktan sonra burçca salak yaradılışlı olduğumuza bir kere daha ikna oldum. en büyük salaklığımız da sanırım olaylara yanpiri yanpiri yaklaşmamızın ürünü. şöyle ki asıl olaya kanalize olamayan yengeç hayvanı, hedefine o kadar dolambaçlı yollardan giderken o kadar ekstra olayla cebelleşmek durumda kalıyor ki asıl olaya ne enerjisi ne gücü ne de hali kalıyor. e aktivitelerini adam gibi önceliklerine göre düzenlemeyi de becerememiş oluyor tabi bu durumda ve üstüne üstlük dolambaçlardaki saçma sapan şeylerle delicesine uğraşmak zorunda kalarak kendine bin tane de dert ediniyor. şimdi bu salaklık değildir de nedir? 

ayrıca kaynakları saptamak konusunda da yengeçten daha salak bir yaratık düşünemiyorum. neyin nereden çıktığını, neyin ne ürünü olduğunu, hayatındaki durumların, olayların ve şeylerin nerden geldiklerini en bilemeyen yaratıklar olabiliriz. inanmazsanız yarın bir yengeç bulun ve ona ''süt nerden geliyor?'' gibi bir soru sorun. ''marketten'' veya ''buzdolabından'' diyecektir zira yengeçler ineklerin varlığından haberdar değildir.

neyse sonuç olarak bütün bu tespitler zinciri de bir yengeçten çıkmadır. bu nedenle salakça olması muhtemeldir. okuyanlar arasında yengeç varsa diye uyarmak istedim. 

iyi geceler dilerim.

Cuma, Ağustos 08, 2008

400

Kendi mutluluğunu kıskanan bir insanım ben. Kıskanma yetisi pek gelişmemiş bir canlı olarak dikkate değer buldum bu tespitimi ve yazayım dedim. Kıskanmamda emeği geçen her şey ve herkese teşekkür ediyorum o halde.

I Am Rich


I Am Rich diye bir iPhone application'ı varmış. Geçende Muzo göndermişti linkini. Gülmüştüm ne salak bir şey diye. Olayı şudur kendisinin aslında, bu application'ın bedeli 999 dolar ve üstüne üstlük hiçbir işlevi yok. Tek olayı bu bir boka yaramayan application'a 999 dolar verecek kadar zengin olduğunuzu ona buna göstermek. Kaldı ki telefonu alıp birilerinin gözüne sokmadıkça da kimse görmeyecektir tabii içindeki uygulamaları da. Bununla ilgili bir haber çıktı bugün. Yine oradan buradan okuduklarımı satıyorum ama nasılsa herkes aynını yapıyor. Neyse velhasıl bu salak application'ı 8 (yazıyla sekiz) kişi almış. İlk alanla ilgili haberi ya bu sabah ya da dün gece okumuştum ve sonradan ettiği şikayete bakılırsa, bunun bir şaka olduğunu ve öylesine "buy this app" butonuna bastığını ve sonradan kredi kartından çekilen 999 doları görünce neye uğradığını şaşırdığını beyan etmişti kendisi. Az önce bir yerlerde de uygulamayı satın alanlara eklenen yedi kişi daha olduğunu okudum. Ben onların da yanlışlıkla almış olma ihtimalinin gerçek olduğunu düşünmek istiyorum ama tabii insanlar bir garip. Basit bir t-shirt'ü sokakta görüp daha az paraya almak yerine, üzerindeki timsah ve ellerinde mağazadan çıktıklarına taşıyacakları poşet için yüzlerce milyon verebiliyorlarken, böyle bir application'ın da parası cebine fazla gelen ve kendine batan insanlar tarafından alınma olasılığı da var maalesef. Var böyle gerizekalılar evet... Bu uygulamanın Alman yaratıcısı Armin Heinrich ise şöyle buyurmuş durumla ve artık Apple Store'da bulunmayan uygulamasıyla ilgili:

"I am sure a lot more people would like to buy it—but currently can't do so. I have no idea why they [Apple] did it [retire the application] and am not aware of any violation of the rules to sell software on the App Store. The App is a work of Art and included a "secret mantra"

Meali ise "bırakınız alsınlar, bırakınız ödesinler". Bir arkadaşım bana bu uygulamayı gösterse iPhone'unda, tıpkı Facebook hesabımdaki insanların aslında ne olduklarını abidik gubidik gruplara üye olmalarından, Türk bayraklı resimlerinden anlamış olduğum gibi, öyle birinin de ne mal olduğunu anlarım kısayoldan. O yüzden ben de aynı fikirdeyim çok akıllı Heinrich beyefendiyle zira bu gibi salaklıklar etarafınızdaki insanları temizlemek için iyi bir araç.

Bu durumu geçende kızkardeşimle konuşurken değindiğimiz bir konu vardı, ona da benzettim. Geçende bir gazetede içinde bilmemne mantarı bilmemne hedesi kullanılmış ve binlerce dolara servis edilen bir hamburger haberi gördük. Sonradan da öğrendik ki bu hamburgeri yiyenlere bir belge veriyorlarmış dünyanın en pahalı hamburgerini yediklerine dair. Sonradan da o belgeyi herhalde evlerine çerçeveletip asıyorlardır diye dalga geçtik. Böyle şeyleri yapan insanlar hakkaten çok zengin insanlar değildir diye de düşündük. Yani dünyanın en zengin insanı olsan o hamburgeri yesen kime hava atacaksın ki hava atmak dışında bir mantığı olamaz ki hava atmak bile mantık dışı, o apayrı bir konu. Bunu yapacak insanlar genelde geliri orta seviyede olan ve sırf etrafındaki aynı seviyeden veya bir üst seviyeden insanlara "bunu yapacak kadar lüksüm var"ı göstermek için gidip o kadar para veriyorlardır böyle şeylere. Yani bu bir nevi sonradan görmeliğin insanda yarattığı mallığın ürünü. Bu şekilde üzerinden para kazanılacak insan sayısının çokluğu herkesi düşündürmeli sanırım.

Ha tabii ben bu insanlardan biri miyim noktasında yutkunuyorum bazı şeyleri düşündükçe kendi hayatımdan. Gidip de normal bir bilgisayar almak yerine neredeyse iki katı para vererek aldığım bir iMac'ten yazmaktayım mesela bu yazıyı. Ama en azından tükettiğim şeyi tuvalete bırakmıyorum sonra da evime belgesini asmıyorum da uzun vadede sürekli olarak işime yarıyor ve işime yarayan bir şeyin aynı zamanda artılarından da faydalanıyorum diyorum ama bu yutkunmamı durdursa da, kendimin salak olduğuna dair fikrim aradan kafasını uzatıp, gösterip kendini kaçıveriyor. En azından bilinçli bir salağım diyor bu yazıya noktayı koyuyorum.

"It's more than just my furniture you've rearranged"

Her şeyin çılgınca saçma geldiği bir gün. Dün geceden beri bir saat uyuyup bir saat Paul'le ilgilendim. Müzik dinledim. Sonra bir ara Lyrics and Music denen filmi izledim. Eğlenceli bir filmmiş. Ayça geldi aklıma çünkü ara ara Omm Shanti Shanti diye bir şeyler anlatmıştı bana filmle ilgili. Filmde bir yerlerde Hugh Grant bir şarkı söylüyordu sevdiği kıza yazdığı. Şarkıda "Ever since I met you my life is changed, It's more than just my furniture you've rearranged, I was living in the past" diyordu. Hatta tam öyle dedi ki gözlerim doldu. Farkettim ki bir insanın bu naiflikte ve saçmalıkta birini sevdiğini ona anlatması ne kadar sevimli ve bana uzak bir şeymiş.

Onun dışında da geçen sene bugün İstanbul'a yıllar sonra ilk defa gidiyordum onu anımsadım. Hayat çok garip bazen dedim durdum. Nasıl da gülümsediğim ve fakat akşamında ne garip hisler içine girdiğim gündü 08.08.07. Aklıma gelenlerin başıma gelmesi de artık hakkaten sadece içime doğanlar güvenmem gerektiği konusunda epeyce ikna edici. O zamanlardan bu zamana içimde kocaman bir boşluk kaldı. O boşluğu yok etmek şimdilik imkansız görünmekte. Bir gün bir şeyler değişecek mi bilemiyorum. Önüme ne çıksa elimin tersiyle iten bir haldeyken değiştirebilecek şeylere haksızlık yapıp onları kaybetme olasılığını da gözönünde bulunduruca panikliyorum. Ama sonra doğru şeyler insanın hayatında doğru zamanlarda ortaya çıkar zaten deyip kendi kendimi sakinleştiriyorum. Sonrası ise doğru nedir ki gibi absürd sorgulamalarla devam ediyor ki, onları değil buraya yazmak, yeniden çağırıp aklıma getirmek istemiyorum. Yazdıkça ve düşündükçe her şeyin daha da karmakarışık hale geldiği günlerden birindeyim sanırım. Uykusuzluk ve yorgunluk da bu karışıklığa en büyük katkıda bulunanlar zaten. Hiç girmeyelim. Tüm bu saçmalıklardan beni arındıracak bir leke çıkarıcı çıkana kadar bu bahsi kapatalım istiyorum. Kapattım ve hooop başka bir konuya atlayalım.

Son zamanlarda (son 4-5 aydır) Reader'ıma düşen haberlerden anladığım şu ki insanlar Mario'ya feci halde takmış durumda (evett konu değiştirme kabiliyetim var hem de çok feci). Bu oyunla ilgili ev dekorasyonundan tutun da el işi örgülere kadar bir çok haber vardı. Mesela bazılarını hemen buraya aktarayım siz de şaşı bakıp şaşırın:













Cut Copy - Nobody Lost, Nobody Found

Perşembe, Ağustos 07, 2008

"take a walk take a rest taste the rest..."




Paul'u bugün veterinerden aldım. Kediciğimin arka iki ayağına yapılan operasyon başarılı geçmiş ve görüldüğü üzere üstüne bir de sarılmıştı sıkı sıkı ayakları. Eve getirdiğimde sürüne sürüne gitmesi gereken yerlere gitti. Bağırdı. Canı sıkkın zaten bu çok belli yüzünden. Sadece yüzünün fotoğraflarını çeksem ve birine durumu anlatmadan göstersem bu kedinin sıkıntısı nedir diye sorabilir. Ama olsun daha iyi olacağını ve önümüzdeki hafta her şey yolunda giderse sargılarının çıkacağını bilmek harika.

Bugün tatilim başladı bir de. Yalnız tatilde yerimden kımıldamayacağım çünkü Paul'e özel ilgi, alaka ve sevgi kürü uygulamayı planlıyorum. Bu arada hazırlamam gereken dersleri ve okumam gereken kitapları aradan çıkarıp hayatıma dingin şekilde devam etmeyi düşünüyorum.

Hayatın çok acaip yerlerde bana dokunduğunu ara ara farkediyorum. Özellikle güzel bir müzik dinlerken ki şu ara Downliners Sekt adlı Barcelona çıkışlı bir grubu tüketmekteyim (albümlerine linkten ulaşabilirsiniz zira oradan bedava indiriebiliyorlar), karşıma çıkan şeylerin daha anlamlı olabildiğini düşünüyorum. Evet kabul ediyorum, o sırada kafamdaki tag bulutundan bir şeyler çıkarıyorum o hislerle ve karşıma çıkanlara hiç sormaan onları öyle algılıyorum. Ama olsun... Bu iyi hissettiriyor.

Bir de bugün son sınavlarını verirken öğrencilerime, son bir haftadır hayatıma bakış açımın epeyce bir değiştiğini farkedince gülümsedim kendi kendime. Daha sakinim ve sanki uzun süredir içimde biriktirdiğim saçma sapan enerji yoğunluğunu kötümserliğe değil de iyi bir şeylere harcadım. İçimdeki o mayın tarlasında düşünmeden dolandım durdum ve eskiden olsa aman yüzüme gözüme patlamasın diye itinayla yaklaşacağım içi su dolu karolara, düşünmeden bastım. Üstüm başım su oldu ama hızlı hareket edince, biraz da rüzgarın ve Ağustos güneşinin yardımıyla hızla kurudu. Karma temizleme operasyonlarım pek bir başarılı geçmiş olmalı ki, aklımda saçma sapan düşünceler olmadan geçirdim son birkaç günü. Bir de daha somut şeyler için üzülmenin daha mantıklı olduğunu anladım nihayet yeniden.

Tüm bunlar dışında, bugün Bant dergisine biraz göz gezdirdim. Fena bir dergi değil kendisi aslında ama birilerinden duyduklarımla epey soğumuştum. Bu ay tek şarkıyla parlayıp sonra sönen gruplarla ilgili bir dosya hazırlamışlar ve birkaç kişi diyaloglarla yorumlamışlar. Ona bir göz gezdirmenizi rica ediyorum. Bazı yorumlar epey eğlenceliydi ve bu gibi birkaç yazı yazmak istiyorum buraya ilerleyen günlerde. Ben bunu ne zaman desem yapmıyorum söylediklerimi biliyorum, ama olsun bu sefer nasılsa koca bir on günüm var ve boş vaktim bol bol olacak kafamı toparlamak için.

Aklımda onlarca şey vardı yazacak ama şimdilik bu kadar. Aslında hiçbiri zaten yazmayı düşündüğüm şeyler de değildi ama olsun. Bu da böyleymiş.

Declare Independence in Istanbul

İstanbul konserinden bir adet Declare Independence videosu youtube'dan. Tam da bizim durduğumuz yerin sol tarafından ve daha arkasından çekilmiş. Tabii çok kaliteli bir şey beklemeyin ama ktunnel'ı bir deneyin izlemek için Türkiye'den.

Çarşamba, Ağustos 06, 2008

Kırık Ayaklar ve Yorgunluklar

Bu arada az öncki post'taki tüm fotolar D.'nın sayesinde oldu; belirtmeden geçemeyeceğim.

Neyse, eve vardığımda kardeşlerimi görüp onlara tüm heyecnımla her şeyi anlatmak istiyordum. D. da benle geldi. O gee bende kalıp sonra sabah benl evden çıkıp evin dönecekti. Kızlarla mutlu mutlu otururken Paul'un nerede olduğunu sordum ki, aldığım cevap tüm mutluluğumu ve heyecanımı kaçırdı ve hatta delice üzdü. Paul beyefendi Pazartesi sabahı, yani o sabah 4. kattaki evimizden aşağıya düşmüştü. Bunu bir kez daha yaşamıştık ve ufak tefek bir iki sıyrıkla atlatmıştı ama bu sefer durum ciddiydi. Hemen sokağn başındaki veterine kliniğe götürmüştü kızlar Paul'u ve arka iki ayağında eklem yerlerine yakın yerlerden kırıklar vardı. Hemen gidip görmek istedim. Gittim ama göstermediler heyecanlanmasın diye. Uyuyormuş zira. Ertesi gün dersten çıkıp hemen yanına koştum. O zaman gördüm ve daha da kötü oldum. Beni görünce ayağa kalkmaya çalıştı ama yapamadı. Onu alıp oradan kend veterinerimize götüreyim dedim Götürdüm de. Sonra ameliyat olması gerektiğini ve kırıkların çok kritik yerlerde olduğunu söylediler. Ama bana öyle bir ameliyat masrafı çıkardılar ki kendi ayaklarımı yüzbin yerden kırsam ve her tarafına platin takılacak olsa o kadar para ödenmezdi eminim. Sinir olup Ankara Üniversitesi'nin Veterinerlik Fakültesi'ni araştırayım istedim. Araştırdım ve sözlükten birkaç insan da bana sağolsunlar yardımcı oldular. Hatta yine sözlükçü bir veteriner bulduk üniversiteden. Bugün gittik Paul ile kendisini görmeye ve kendi veterinerimin ameliyatı yapacağını söylediği profesör ile o rakamın üçte birine anlaştık ve yarına Paul sabah 09:30 itibariyle ameliyata girecek. Umarım iyileşecek zira önümüzdeki hafta boyunca tatilde olduğumdan kendisine yoğun bakım ve ilgiyi göstereceğim zaten. O yüzden rahat da içim. Ama bu veterinerlik işinde neler döndüğünü çok daha iyi anlıyorum. Özel klinikte 1,5 milyar civarında söylenen rakam nasıl oldu da o fiyata bir anda indi fakültede ona hala şaşırıyorum. Siz siz olun böyle bir durumda hemen can havliyle üzüntüden tamam demeyin. Araştırın. Aklınızda olsun.

Geldiğimden beri beni delirten, üzen şey de buydu ve bunun da hallolmuş olmasının verdiği rahatlıkla bugün eve geldiğimde yatakta uzanmış Diggnation izlerken uyuyakalmışım. Tüm haftasonu ve sonraki iki günün yorgunluğunu 15 dakikalık o kesitirmeyle atıverdim. Şimdi ise birkaç saattir bu postları yazıyorum ve bir yandan da birilerinin yönlendirmesiyle bir adet Sigur Ròs videosu izliyorum, dinliyorum. Konser videosuymuş ve güzelmiş de. Alakasız şekilde yine kendisine teşekkür etmek istedim ne olursa olsun.

Şimdilik benden bu kadar sanırım. Birkaç gün daha bir şey yazar mıyım bilmiyorum ama okunmayacağını düşünüyorum zaten yazsam da. O yüzden iyi geceler dileyip, konserime devam ediyorum.

Pluto

Bugün delice yorgun olmama rağmen görev bilinciyle oturup bir şeyler yazayım istedim. Hemen İstanbul gezisinden başlıyorum o halde.



Cumartesi D. ile beraber otobüs yolculuğumuza çıkmadan Varan terminalinde kocaman gözlüklerimle mutlu mutlu bu fotoğrafı çekildik ve yolculuğumuza başladık. Sonunda İstanbul'a vardığımızda saat 20:30 civarlarındaydı. Ben her zamanki gibi İstanbul'a Gümüşsuyu'ndan başlama sevdalısı biri olarak Şişli'de servisten inip daha rahatça B. ve B.'ın evine gidebilecekken, tabii ki öyle yapmayıp, Taksim'i şöyle bir soluduktan sonra taksiyle Şişli'ye geçtim. D. ise teyzesinin evine geçti ve ertesi gün sabah kahvaltısını beraber yapmak üzere sözleştik. Ben B.'lerin evine vardığımda içerisi fotoğraf stüdyosuna çevrilmişti ve bir kızcağızın yüzünü gözünü beyazlı siyahlı boyayıp fotoğraflarını çekiyorlardı. Ben de zaten yukarıya çıkarken daha merdivenden ikisi eğilip beni inceleyip "Hmmm evet evet bundan Björk olur" "Evet ya gayet olur. Gel bakayım sen buraya" gibi şeyler söylüyorlardı. Velhasıl amaçlarına ulaşamadılar çünkü B. öğleden sonra 2'den beri fotoğraf çekiyordu ve delice yorulmuştu. Ben de Björk olmaktan kurtuldum. Sonrasında McDonald'stan istenen menüye, yemeksepeti'ndek ilave not kutusuna "Kola buzsuz, light kola buzlu olsun istiyoruz. Acı sos ve mayonez istiyoruz. Hatta dünya barışı istiyoruz" gibi bir şeyler yazan B.'a gelen double cheeseburger'in üzerinde McDonald's şube müdürü tarafından iliştirilmiş "O barıştan biz de istiyoruz" yazısı ile gecemiz epeyce şenlendi. Prag'dan getirilmiş içinde ilginç şeyler olan (söylenmez, çok gizli) votka'dan içilip bol bol sohbet edilip yatıldı.

Ertesi sabah E. ile Yeniköy'de kahvaltıya olabilir demiştim ama ne benim canım Yeniköy'e gitmek istedi ne de uykumu bölebildim. Nihayetinde saat 11 gibi kalkıp hazırlanıp, tam da istediğim gibi Bebek yollarına düştük. Dört kişi Bebek'te yolları süpürdük, gittiğimiz mekanlarda tam tam dansları yaptık, tütsülerle etrafın havasını temizledik. Hatta Karma Police adında bir güvenlik şirketi kurup, insanların ilişki ve etiket karmalarını temizlemek üzere eğitimli insanlar tutmayı ve insanların akıl sağlığına yararlı şeyler yapmayı planladım. Tüm karmalar temizlendikten sonra düştük Baltalimanı'na kadar sürecek olan yolumuza. Tabii biz biraz yürüyelim istiyorduk ama o biraz gittikçe uzadı ve uzadı. Bir sonraki seferde Sarıyer'e kadar yürüme sözü bile verdik birbirimize. Yürümeyenle ilgili içinde eşeklerin olduğu bir senaryo düşündük, onu uygulayacağız hatta. Velhasıl şöyle bir başlangıç yaptık. B.'nin bakışındaki pms ifadenin hastası olduk sonra tabii:



Sonrasında sahilboyu yürüyüşümüzde şöyle bir şey gördük. Adı Kaplumbağa'ydı, yeşildi ve satılıktı. Ha bir sallanıyordu. Paraları birleştirip alasımız geldi ama kimse birbirine bir şey söylemedi. Olsun ben eminim içimizden böyle şeylerin geçtiğinin. Yoksa boy boy pozlarını çekmezdik Sayın Kaplumbağa'nın.



Oradan artık ilk bulduğumuz çay bahçesine oturup Türk Kahvesi içmek istediysek de, gittiğimiz yerin güzel manzarasına inat, kahve bir o kadar başarısızdı. 5000 senelik antika muamelesi görebilecek bir kahveyle yapılmıştı. Sertifika verdiler zaten çıkışta böyle bir kahveyi içtiğimize ve ne kadar yüce insanlar olduğumuza dair. Ama biz yine de mutlu ayrıldık mekandan. Boğaz'ın ve hoş sohbetin de etkisi çoktu tabii ama çıkışta kulağına çalınan Kıraç'ın İtalyan versiyonunun söylediği şarkı kadar keyiflendirmedi beni hiçbir şey. Tam da Björk konseri öncesi öyle güzel geldi ki, kulaklarımızı Björk işkencesine karşı ses geçirmez bir tabakayla kapladı falan filan neyse. Bu da o korkunç mekandan ayağımın aradan fırladığı bir foto. Oba Cafe'ye gtmeyin Baltalimanı'nda!



Sonunda oradan çıkıp bir adet taksiye binip, Kanyon'da soluğu aldık. Wagamama'da güzel yemekler sonunda B.'ye alınan bir kıyafet ve D.'nın iPod'una aldığımız, benim iPod şeytanlı iDevil kılıfımla beraber çıktık. Arada G. de geldi beni görmeye. Sona o evine aldığı mantarlarla döndü, biz de dört kişi olarak bol miktarda tekila ile... Sonrası ise malum. Konser için hazırlandık. Üzerimizi değiştirdk, yüzümüze çeki düzen verdik. O sırada B. önceki setlist'lerden şarkıları dizmiş bize Björk dinletiyordu. Oturduk ve tekila shotları bir bir içtik. Sonrası ise kocaman bir eğlence bulutunun içindeydi sanki. Tekila v Björk şahane bir ikiliymiş bir de üstüne İstanbul'da olduğunu bilmenin getirdiği his de eklenince apayrı oluyormuş onu anladık D. ile. O biraz fazla anladı gerçi. kendisine yalvardım sonunda "D. lütfen çok içme 12-13 senedir falan bu konseri bekliyorum" diye. Neyse düzeldi ve çıktık yola. Yola çıkmadan önce şöyle bir foto vardı, unutmadan ekleyeyim. Yay insanlarının hali bambaşka oluyor ve fotoğraftan fırlayacakmış gibi haller ve tutumlar sergileyebiliyorlar heyecan anlarında. Seviyorum B.'ı bu resme her baktığımda daha çok.



Sonrasında ise Beşiktaş iskelesinden Kuruçeşme Arena'ya doğru ufak bir deniz gezimiz oldu. İstanbul'da, karaya indiğinde birkaç adım atıp biletini verip içeri girebileceğin konser mekanına denizden ulaşım sağlanabilme olasılığı D.'yı bile çıldırttı ki yaşadığı yerden nispeten memnun olan kendisi, yolculuk esnasında "Burada yaşamalıyız" dedi tekrar tekrar. Tam yola çıkmışken, önümüzden iki tane yunus hoplaya zıplaya bize eşlik etti. Ben insanlara göstermeye çalıştım ama sanırım herkes görmüş gibi yaptı veya belki de gördüler bilmiyorum. Ama gecenin güzel olacağına dair güzel hislere kendilerinin de katkısı büyük oldu. O sırada E., i. ve Ayça da aradı. Konser alanında buluşmak üzere sözleşildi. Giderken elimde sigaram pek keyifliydim. Ha bir de şu fotolar çekildi tabii:




Sonrasında ise, D.'yı B.'e teslim edip basın masasını bulmam, sonra o sırada biletim olacak mı ve sonradan onu saklayabilecek miyim ki acaba diye kafama takıp üzülmelerimin boşa çıktığını öğrendim ve bana ayrılan bileti alıp bizimkilere yetiştim. D. zaten gelmeyecekti konsere ama son dakikada bendeki fazla bileti alınca, sonradan bana sürekli gelmesinde ısrarcı davrandığım için bol bol teşekkür ettiği güzel bir haftasonu yaşamış oldu. Neyse... O sırada E. aradı onların yanına gitmemiz gerektiğini yerlerinin uygun olduğunu söyledi. Geçtik oraya ve hakikaten de vip için çekilmiş olan setin hemen önündeydik. Sol tarafındaydı sahnenin ve çok rahatlıkla konseri oradan izledik de. İ. aradı onlar da gelmişti kuzeni C. ile. Ayça ise geç kalmıştı zaten. Hatta yarın saat gecikmeli girmişler konsere.

Konser başlamadan önce iğrenç bir müzik ile beynimizi pelte gibi yapma çalışmalarının anlamını hala çözebilmiş değilim. hayatım boyunca dinlemeyeceğimi ve hatta rastlamayacağımdan emin olduğum o saçma şarkılar nasıl oldu da orada çaldı bilemiyorum ama o bile keyfimizi bozmaya yetmedi. Zaten beş dakikaya bir içimizden birisi "Björk göreceğiz biz az sonra. İnanabiliyor musunuz?" dedi, diğerleri de "Evet yaaa" gibi tepkiler verdi. Arada keyifli küfürler uçuştu. Gittikçe daha çok sevindik. Saat 8'den 9:15'e kadarki vaktimiz konuşmak, Björk göreceğimize inanamamak, D.'yı içki almaktan vazgeçirmek, ve tabii ki fotoğraf çekmekle geçti. Hatta hemen bir kaç tane daha ekleyeyim şuraya konser alanındaki o halimizi özetleyen fotoğraflar. Zaten yazmasam da olurdu bu fotoları koyduktan sonra diye de şimdi aklıma geldi ama çok geç. En azından okuyan kaldıya sonraki fotolara bakıp anlayabilir halimizi sanırım.




Neyse sonrasında tam ben elime twitter'a björk izleyeceğimi duyurmak için telefonumu almıştım ve mesajı yazmaya başlamıştım ki Björk sahneye çıktı... Az önceki üç nokta boşa koyulmadı tabii, Earth ıntruders ile neye uğradığımızı şaşırdık. Aklımda Björk'ün bu şarkısıyla ilgili korkunç bir etiket vardı ve bu etiket öyle bir hızla silindi ki artık her şarkıyı kendisinden böyle canlı canlı dinlemek istedim "Temiz Playlistler Operasyonu"m için. Sonrasını anlatmaya gerek dymuyorum ayrıntılı bir şekilde. Wanderlust, Hyperballad, Army of Me, pluto ve Declare Independence ile çıldırdık. Ben bir ara epeydir bu kadar zıplamadığımı ve bu kadar coşkulu bir ruh halinde olmadığımı hissettim daha da iyi hissettim. Sonra arada bir Pagan Poetry ve Joga vardı. İkisinde de epeyce garip hissettim, gözlerim doldu hatta ağladım sanırım. Ama o bile o kadar mutluydu ki ifade edemiyorum işin garipliğini. Seneler sonra taa lise 1'deyken öğle arasında tüm okula yayın yaparken çaldığım It's Oh So Quiet'larla delice sevdiğim kadını karşımda canlı canlı izlemek apayrı bir şeydi çünkü.

Björk ise pek bir dingindi. Gülmedi. Somurttu. Kıyafeti çirkindi. Sürekli Merci dedi. "Aaa Björk Fransız olmuuuş" dedim gözlerimi kocaman açarak dönüp bizimkilere. Sonra sanırım beşinci şarkıdan sonra "Thank you!" dedi bir kez. Kadın Türkçe konuşmuş gibi bizden olduğunu hissettik anlamsızca. Her şeye rağmen Björk'tü işte ve tüm bu olumsuzlukları sadece "Björk bu ya" diyerek haklı çıkarıp umursamayacağımı sonsuza dek biliyorum. Konserden birkaç foto hemen buraya ekleyeyim o halde daha fazla konuşmadan.








Konserin sonunda Declare Independence'ta ise üstümüze şarkı boyunca yağan konfetiler ve şarkının inanılmaz atmosferi bizi salaklaştırmış olmalı ki konser sonunda Ayça'yı nihayet gördüğümde bana 15 yaşında ve ok mutlu göründüğümü söyledi. Hatta sonradan da görev verdi "İstanbul'a taşın!" diye. Sonra herkesle vedalaşıp yine aynı insanlarla denizden Beşiktaş'a geçtik. İskelede tekrardan vedalaştık ve Leb-i Derya'nın yolunu tuttuk D. ile Orada C.'i aradım ve M. ile birlikte Leb-i Derya'nın tepesinden İstanbul'u seyrederek mutlu ve sesi kısık şekilde sohbetler ettik. Oradan da eve geçtik ve uykumuza Björk'ü ölmeden izlemiş insanlar olarak mutlu mutlu daldık.

Ertesi gün ise her yere yayılmış olmasıyla beni epeyce bir şaşırtan Ortaköy'deki The House Cafe'de kahvaltıyla başladık son günümüze. Sonra Ayça geldi. Manos adlı bir Yunan amcaya fal bile baktı kendisi. Günümüzün keyfi de bu oldu zaten. Oradan yorgun argın İstiklal'de bir tur ve sonrasında soluğu tekrar Gümüşsuyu Varan ofisinde aldık. Döndük ve Ankara'ya girerken karanlık olması nedeniyle mutlu bile olduk. Zira ikimizin de o kötü bozkır görüntüsüyle başedecek hali yoktu. Eve vardığımda aldığım kötü haberi böyle güzel bir post'a son yapmak istemiyorum. Sonrakinde yazacağım. Şimdilik siz bunu okuyun veya resimli kitaplarda hep yaptığımız gibi resimlerine bakıp eğlenedurun, ben de geri kalanları yazayım. Son olarak şöyle diyorum:

Excuse me
but i just have to
explode
Explode this body
off me

I'll be brand new
Brand new tomorrow
A little bit tired
But brand new

Öyle.

Salı, Ağustos 05, 2008

"your love was sent to me..."

Gittim, geldim. Yazacaklarım ve anlatacaklarım var. Eve geldiğimdeki sinir bozukluğumun üstüne ayrı bir şeyler daha da eklendi onları da yazacağım. Ama şu anda sadece uyumak istiyorum içimde çalıp duran Björk ile. İyi geceler.

Cuma, Ağustos 01, 2008

"... and leave her be, leave her be..."

Bugün sabah gözümü saat 08:40'ta açtım. Gözlerim daha da açıldı haliyle çünkü 20 dakika yonra dersim başlayacaktı. Hemen kalktım; üzerime bulduğum ilk elbiseyi giyindim. saçlarımı apartmandan aşağıya inerken topladım. Yüzüme gözüme aynada bir kez olsun bakmadan dışarda buldum kendimi. Taksiyle saat 08:55'te işe vardım. 5 dakika içinde kendime gelmeye alıştım. Sonundaysa daha 20 dakika önce uyanmış bir insan olarak derse girdim.

Şu anlattığım sahne bu aalar hiç olmadığı kadar fazla tekrarlanır oldu. Rüyalarımda beni uyandırmayacak ne var, gerçekten çok merak ediyorum zira hatırlamıyorum da hiçbirini. Sanırım biraz uykuya ihtiyacım var.

Yarın bu saatlerde İstanbul'dayım. Önce B.'nin evine gidilecek. Fotoğraflar çekilecek ki zaten ev stüdyo haline getirilmiş bile. Üstüne bir de özel birinin özel bir yerde bir programı varmış. Ona katılmak istiyorum delice. Daha sonraki gün ise B., C., D. ve D. ile kahvaltı yapılacak Bebek'te. Çok eğlenceli bir haftasonu olmasını diliyorum bu haftasonunun. Güzel olacak gibi zaten. Björk bile başlı başına yeter ki daha fazlası bile var. İyi hisler içerisindeyim uzun süredir ilk kez bu kadar yoğun.

Haftanın müzik tavsiyesiyse Hualun adlı taa Çin'de post rock yapan bir grup. Geçende keşfettim kendilerini. Zevkle dinliyorum arada. Nasıl diye anlatmayacağım. Post rock işte. Gerek duymuyorum. Ama arada A Red Season Shade'e benzetiyorum. Epeyce akıcı, rahtasız etmeyen bir tarzları var. Öyle.

Ha bir de eğlenceli bir detay olarak, Montauk Canavarı diye bir şey varmış meğerse. Ben bunu birkaç gün önce Boing Boing'te görmüştüm ama pek kaale almamıştım kendisini; prim vermemiştim. Ama bloguma uğrayanların keywordlerinde bugün bu "Montauk Canavarı" dikkatimi çekti. Bir baktım bana pek bir feyk görünen canavarımsı şeymiş bu meğerse. Nasıl olduysa çeşitli arama motorlarına "Montauk canavarı" yazınca Imagine Room çıkıyormuş sonuçlarda. İnsanların gelmeleri ve gitmeleri bir olmuş. Çok acıdım kendilerine aradıkları bilgiyi bulmak yerine sinir bozucu bir yazıyla karşı karşıya kaldıkları için. Bunun üstüne hemen bir adet fotosunu buraya ekleyeyim de, üzerine pek bir konuşulan ve Montauk'ta kıyılara vurduğu iddia edilen bu yaratıkcağızı görmek isteyenlerin elleri boş kalmasın diye düşündüm. Buyrun efendim, o çok aradığınız canavar budur: