Moderat & Beach House

Reset'te geçen yaz yaptığım Moderat röportajım gecikmeli de olsa tam burada.

Bir de Beach House vardı ya hani, yazacaktım. Yazdım sözümde durup, ki bu bugünlerde çok şaşırılası bir şey. O da şurada.

Beach House @Pitchfork: Forkcast "Norway"

"Ha ha ha" korosu ve Beach House.

"Norway"

"You know, you know, we belong by the stream, to the dawn"

Uzuuunca bir süre buralara yine uğramadım ama hissediyorum ki yazacak şeyler birikiyor. Bir süredir ketum ketum hayatıma devam etme sebebim, zaten buralara yansıttığım zaman bazı şeylerin her nedense anlamını yitirmesi oluyor ki bunu istemiyorum. Yaşadığım her şey öyle değerli geliyor ki, uzun süredir aklımın köşesinden geçmeyecek kadar hoş hislerin etrafımı sardığı bu dönemi an an, tek tek, içi pamuklarla doldurulmuş kutularda saklamak istiyorum. Bazı anlar var ki onlar daha değerli. Onlar için ayrı uygulamalarım var ama bundan bahsetmeyelim şimdi.

Eh peki neyden bahsedelim? Onu da bilemiyorum. Hayatımın önemli bir kısmını oluşturan müzik konusunda pek iştahlı olmadığım bir dönemi geride bıraktığımı düşünüyorum. Aslında şu anda Beach House'un Teen Dream'ini review etmem gerekiyor ama buralarda kafamı toplayana kadar alıştırma yapıyorum.

Artık bazı defterleri de atmam gerektiğini fark ettim az önce de. Eskiye dair çok sevilen insanlara yazılan yazılar yazıldığı anda o güzelliği dillendirmekten mi kaynaklanıyor bilmiyorum ama her şeyi bir anda yerle bir edebiliyor. Şimdi çok sevilene bir şeyler yazmak o kadar korkutuyor ki... Ona yollanmayacak veya daha sonradan gösterilmesi için tutulan hiçbir defterim olmasın. Ya her şey anında ona gösterilsin, okutulsun, ya da hiç yazılmadan dursun öyle, yeri geldiğinde kullanılsın istiyorum. Nasıl ki sürekli kendimi eleştirerek içimde tuttuğum o olumsuz his kütlesinin yapısını bozarak kendimi rahatlatıyor ve anlamsızlaşana ve ben sıkılana kadar mıncıklayıp, şekilsiz amorf bir kütleye dönüştürüyorum, aynısını olumlu his yumakları için de yapabildiğimi fark etmiş bulunmaktayım. Ne kadar fazla söz, ifade ve "o"na iletilmemiş yazı, o kadar üzüntü, o kadar yapıbozumu, o kadar anlamsızlık ve sonrasında gelen hayal kırıklığı demek benim için.

Öte yandan şu anda yine dinlemeye başladığım Teen Dream ise beni Beach House'u ilk duyduğum ve dinleyip çok da kendime eklemlendiremediğim zamanları hatırlatıyor. Aslında grubun Devotion'dan bu yana yaptıkları köklü bir değişiklik olmamasına rağmen, benim onları bu kadar içime sığdıramamam belki de biraz da kişisel sebeplere dayanıyor. Ya tamam en azından bir kısmı kişisel diyelim. Bir de o dönemde bir Besnard Lakes vardı... Hala da varlar. Her dinlediğimde tüylerimi diken diken eden o şarkılarıyla bana garip zamanları hatırlatıyorlar. Sanırım o yüzden ben Besnard Lakes'le sürekli bir karşılaştırma yapma gereği hissediyorum grubu. Ayrıca ikisinin de isimlerinin iki kelimeden oluşup aynı harf ile başlaması hiç de yabana atılacak bir benzerlik değil bence. Neyse, işte taa o ilk kez Devotion kulağıma çalındığındaki ruh halim Beach House'un o hayalci, pembe bulutlu köpük dünyasının içinde kendine yer bulamadı. Devotion'ın kapısından içeri girdiğim gibi kendime oturacak bir yer aramıştım en rahatsızından, ama maalesef yeteri kadar rahatsızı yoktu. Aksine sıcacık ufak bir oda, birbirini seven insanlar, yanaklarındaki mutluluk emaresi solgun bir pembenin ardından şarkılar mırıldanıyorlardı. Şömineyi de unutmamak lazım. Bana da rahat bir koltuk düşmüştü ama benim istediğim bir Schiele figürü gibi beni huzursuz ve "köşeli" pozisyonlara sokabilecek yamuk iskemlelerdi en fazla. İçim daha fazla huzuru kaldıramayınca, birkaç şarkı dinleyip çıkmıştım. Kendimi kapı komşuları Besnard Lakes'e atmıştım da, onlar istediğim türden bir konforsuzluğu tedarik etmişlerdi bana.

Geçen seneydi, Beach House gözüme bir güzel göründü bir güzel göründü sormayın. Birkaç kez üst üste şarkılarını dinleyince, "canım" falan demeye başladım hatta. Onlar da iyi insanlar, hiç surat asmadan beni yeniden aralarına aldılar. Sonra bir haber geldi, bizimkiler ilk gençlik rüyaları görmeye başlamışlar. Bu rüyaları sabah uyandıklarında hiç üşenmeyip defterlerine yazmışlar, yorumlar yapmışlar. Sonra da başkalarına anlatalım, belki onlar bir anlam verirler diye şarkı haline getirip albüm çıkarmışlar. Dinlemeye başladığım anda pek sevdim ben de. Hemen aradım, bazı rüyalar üzerine yorumlar yaptım. Çaktırmadan mutlu görünen şarkıların ardındaki sözleri eşeledim, içlerinden çıkan garip görünümlü yaratıkları kovaladım. Ortaya çıkan sonuçtan da umuyorum ki bugün bir yazı yazacağım.

Artık daha fazla erteleyemeyeceğim bir review beni beklemekte o yüzden biz (Beach House ve ben) size sevgiler diliyoruz ves onra tekrar görüşmek üzere diyoruz.

"My kingdom for a kiss upon her shoulder"

Bu aralar bu şarkıyı sık sık dinliyorum, onu düşünüyorum, gülümsüyorum. Şarkıları etiketleme huyumdan vazgeçemiyorum çünkü onun gözleri, benim gülümsemem, "biz"e etiketlenen şarkılarla daha içten. Ben şarkının başlıktaki kısmını "queendom" ve "his" olarak değiştiriyorum, o ise olduğu gibi bırakıyor ve "all my riches for her smiles when I slept so soft against her..." diyor. Bazen şaşırıyor, ne diyeceğimi bilemeyip, yüzümü battaniyemin ardında saklıyorum.

"Sorun Cevap Vereyim" Köşesi

Röportaj yapılası bir insan olduğum için "sorun, cevap vereyim" köşesine buyrun.

"Why am I here and not over there?"

İstanbul, Modeselektor derken güzel bir haftasonunun daha sonuna gelmiş bulunuyoruz. Pazartesi ilk işi işe gelmek olan ben, divina (siz kim?), şu anda uykusuzluktan sürünüyorum, öte yandan buraları da boş bırakmamak için elimden geleni yapıyorum her nedense.

Sevgili Modeselektor beyler Gernot ve Sebastian pek bir sevimli halleriyle Cumartesi gecesi iki saat rötarla çıktıkları Otto Santral sahnesinden herkesi zıplattılar. Thy'a bok atmalarına rağmen çıkış saatlerinde rötar ile arada homurdanmama sebep oldular ama olsun, hukukumuz var kendileriyle ne de olsa. Çıktıkları anda beni durmadan dans ettiren eğlenceli bir set ile karşımızdalardı. Genelde albümden çalan bu insanların yaptığı en heyecan verici şey Björk'un Dull Flame of Desire'ını söylemeleriydi sanırım. Sebastian'ın Radiohead t-shirt'ü ile çıktığı sahnede çıldırıp bir anda mikrofonu alıp Björk olarak playback yapması ve bu şarkıdaki Antony kısımlarını da Gernot'nun kafasındaki salak bereyle icra etmesiydi. O sırada pantolonlar çıkarıldı, fırlatıldı hatta. Ha tabii patlatılan ve kafamıza kafamıza yağan şampanyaları unutmamak lazım. İsterdim ki Moderat da çalsınlar biraz daha çıldıralım ama 1,5 saat sonra "Hadi artık gidelim" diye söylenen ve zerre kadar elektronik müzik hevesi taşımayan sevgilinin sevimliliğine dayanamayıp çıktık. Röportajı yapmaktan bile vazgeçmiştim, düşün. Sonrasıysa biraz orada burada oturup, güzel sohbetler etmekti. O kısımlar bana kalsın ama söyleyeyim çok güzeldi. Hatta o kadar güzeldi ki içeride devam eden konserin ışıkları ve sesleri beni içeriye delice çağırsa da, ben olduğum yerde durup yeşil gözlü bir adamı dinledim. Bir daha olsa bir daha dinlerim.

Şimdilik güzel bir uykudaymışım ama bir gün mutlaka uyanacakmışım gibi davranmaktan kendimi alamadığım vakitlerdeyim. İçimdeki şüphelerin hepsini tek tek yok eden bir adama karşı nasıl o kadar sert olunabilinir ki zaten diye kendimi avutuyorum ama bir yandan da sürekli tetikteyim. Kolay olmuyor bunca zaman saçmalıklarla uğraşıp şimdi normal bir şeyler yaşayabiliyor olduğum gerçeğine uyanmak. Uyanayım ama gördüğüm rüya olmasın bence. Yani bence.

Venus in the 9th House

Astro.com sayesinde geri döndüm. Hepinize mutlu yıllar ama aslında amacım kimsenin geçmiş yeni yılını kutlamak değil. Zaten geçmiş yeni yıl diye bir şey de olmaz ama bir an için yediniz değil mi?

Neyse amacım, şunu şuraya iliştirmek ki astro'nun ne kadar manyak bir site olduğunu kendime zamanı geldiğinde hatırlatmak. Her cümlesi birebir doğru olan bir koca paragraf günlük burç yorumu bu. Benim chart'ıma göre düzenlenmiş, o yüzden siz okumasanız da olur. Ama merak salıp, siteye gidip kendinizinkini çıkarırsanız, her gün bu kadar olmasa da adamakıllı yorumlar okuyabilirsiniz. Mesela bu gece Modeselektor konseri/röportajı (umarım) ve aslında o bahaneyle sevgiliyi görmek için İstanbul'a doğru yola çıkıyorum. Gidip bayadır sevmediğim İstanbul ile belki kaynaşabiliriz diyordum ve Y. da bana görmediğim yerleri göstermeyi istiyordu ki bunu okudum. Çüş, oha ve bilumum şaşkınlık nidalarıyla, şöyle:

"A pleasure trip
Valid during several weeks: This would be a good time to see an art exhibit that challenges your preconceived views about what is beautiful. Probably this will be entertaining rather than unsettling, and you will experience something new. Or you might go to a concert that features music entirely different from anything you have ever heard. This influence can signify a long and enjoyable pleasure trip. You will derive the most benefit from a trip to a place you have never seen before, where you can encounter something totally new. This is a fine time for a vacation. Your experience may be broadened through a loved one who shows you new things. Or something may happen that will teach you more about your relationship, not to disturb you but to increase your insight.

The interpretation above is for your transit selected for today:
Venus in the 9th House, 9,
activity period from 8 January 2010 to 26 January 2010"

Öeah!

" 'Til single spark ignites them to new light "





Bu Apparat kişisinin tacizlerini hatırlıyorum da, bir inmedi aşağıya ona sinirleniyorum. İnseydi hemen yapışırdım kendisine. Hatta bir kısmını bu yazının başlığı yaptığım Birds'te öyle güzel yazmış ki o sözleri, Meriç'in "Apparat'a 'Do you believe in love?' diye sor, çünkü inanmayan adam böyle müzik yapamaz" demesini çok iyi anlayabiliyorum. Sanki kalbimi okur gibi:

"Your heart's
a messy place
A giant
garbage dump
for all the feelings
you can't handle
That's where you
bury all of them
and wait 'til they decay

'Til single spark ignites them
to new light"

demiş mesela. O yüzden artık hocası bir gün ona demiş ki "Yavrum bundan sonra senin adın 'kalp okur-yazar' olsun." İyi demiş bence, çok mantıklı. Böyle güzel bir adam (bazıları elektronikçi hipster diyerek kıskanıyorlar ama) ve böyle güzel şarkıların tam da ruh halimin böylesine güzel olduğu ve sürekli sırıttığım bu zamanlarımda kulağıma çalınmasını itunes ve ekibine borçluyuz. Arada olur ya hani unutursunuz bir şarkıyı, sonra duyunca aniden, takılıp kalırsınız bir sonraki unutkanlığın başladığı ana kadar. Bu da öyle bir şey.

Unutmak demişken bir de, unuttuğum bir şeyler vardı bir yerlerde. Sanırım hafif hafif hatırlamaya başladım onları. Bu ara telefonum kulaklara yapışıyor belli vakitlerde. Sabah saat 7.30'un gelmesini istemek gibi bir alışkanlık sahibi oldum. Gecenin bilmemkaçında kurulmuş telefon alarmı, tekrardan uykuya dalacağımı bilsem bile öyle güzel geliyor ki kulağa. Tabii burada alarm sesimin Morning Bell olmasının da payı var. Thom'a her zamanki gibi teşekkürlerimizi, sabahları daha da çekilebilir kıldığı için öpücüklerimizi gönderiyoruz tabii. Ama artık bazılarımıza daha çok.

The XX - Fantasy

Bu sene beni en etkileyen şarkılardan birisi, attığı son dakika golüyle beni kendine bağımlı kılan The XX'e ait. Dinleyin bence. Sence?

U Vejvodu


View Larger Map

Portishead - Chase the Tear

Twitter'ı niye kullanıyorum diye daha bugün düşünürken, cevabını az önce buldum. Yine bir anda dinleyeni kara deliğin içine atarcasına sonlanan, yeni Portishead şarkısının haberini vermiş listemden biri, sağolsun.

Portishead - Chase The Tear from Mintonfilm on Vimeo.

>

Beth, ben öleyim sen ölme. Ama yine tüm dünyanın yükü sırtındaymış gibi iki büklüm şarkını söyle rica ederim.

These New Puritans - We Want War

Bu yeni püritenler de pek alem. Fütürist olmaya karar vermişler, hep bir ağızdan savaş isteriz diye bağırıyorlar. Saçmalamak bir kenara, bu videodaki kadar kaliteli saçmalayabilmeyi isterdim. Son zamanlarda gördüğüm en ilginç klip ve şarkı. Kendileriyle ilgili bir yazı yazma isteğindeyim. Bakalım...

Atlas Sound - "Attic Lights" by La Blogotheque

Fransızları tek sevdiğim zamanlar La Blogotheque izlediğim anlar. Air, Justice ve Sebastien Tellier... Sizleri de tenzih ediyorum.

Atlas Sound - "Attic Lights" - A Take Away Show from La Blogotheque on Vimeo.

Jónsi - Boy Lilikoi

Yılların Sigur Rós delisi ben, artık bu saatten sonra grubun albüm çıkarmamasını dileyecek hale geldim. Yeter yahu aynı çığlıklarla, ritmi aniden artan ve dinleyeni heyecanlandıracağını düşündüğünüz pop şarkılarınızla, yunusa benzeyen Jónsi sesinin artık ancak bir bebeğe sevimli gelebilecek bayat ve fazla öngörülebilir iniş çıkışları ile daha ne kadar hipsterların kalbini çalmaya çalışacaksınız. Ayrıca hipsterlara bulaşmak, onlara yaranmak da niye diye sormak isterim kendilerine. Mis gibi post-rock yapıyordunuz, aaah ahh. Ben onları böyle değil şöyle sevmiştim :/

Bir iki gün önce mail kutumda Jónsi'den gelen bir mail buldum. Albümü çıkacakmış 22 Mart 2010'da "Go" adında. O albümden ilk çıkan şarkıyı lütfen indir diyor. Ben de dediğini yaptım bir umut güzel bir şeyler dinlerim uzun süre sonra kendisinden diyerek. Hep bu Alex yüzünden sevgi kelebeği oldu çıktı başıma bu adam. Sevmedim tabii. Şu sevmediğim, adını bile hatırlamadığım son albümdeki şarkıların bir kopyası olmuş. Lütfen bir arada bir şeyler yapacaksanız bu Jónsi'nin şarkısına benzemesin yaptığınız, zira ben beni üzmeyince sizi müzik yapmıştan saymıyorum.

Animal Collective @13melek

Daha birkaç saat önce Prokofiev izlerken, hislerime dokunamayan müziği dinlemek ve hatta izlemenin ne kadar can sıkıcı olduğundan, ruhumu daralttığından bahsettim yanımdakilere gözlerimde nefret, içimde sıkıntıyla.

13melek (Y.) de bu güzel günde hislerime tercüman olmuş ve Animal Collective hakkında yazılmış/yazılacak en doğru yazıyı yazmış. Zamanında konuşmuştuk, sonunda yazıya dökmüş bunları. Şimdi sağda stalkerlığını yaptığım blog listesinde görmezsiniz diye buraya ekleyeyim dedim.

Ellerine sağlık, oh be!

http://13melek.blogspot.com/2009/12/animal-collective.html