deerhunter etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
deerhunter etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazar, Nisan 14, 2013

Deerhunter - Monomania (@Late Night with Jimmy Fallon)

Bir de tabii canım Deerhunter ilk dinleyişte çok ısınamadığım ama Jimmy Fallon'daki performansıyla beni kendine bağımlı eden Monomania'sıyla manasızca beni mutlu ediyor. Albümü henüz dinlemedim zira şu an indirmeye başladım. Bir de eski basçıları Joshua Fauver ise aslında bence gruptan ayrılmadı; kendisi Pink Elephant içerek, biramı arada yudumlayarak kalbimde çalıyor.


Pazartesi, Nisan 30, 2012

Lotus Plaza - Spooky Action at a Distance

Az sayıda müzisyen/grup var aslında dinlemeyi hayatta bırakmam diyebileceğim. Çok müzik dinlediğim vakitlerden sonra, müzik konusunda ince eleyip sık dokuduğum şu son 1,5-2 yılda geriye kalanlara bakınca fark ettim bunu da. Deerhunter da bu gruplardan biri oldu. Yani öyle bir müzik ki onlarınki, dinlerken en iyi terzilerin ruhen ve fiziken sadece bana uygun tasarlayıp diktikleri kıyafetlerin içindeymişim gibi hissediyorum. Bir ara bu hayranlığım öyle bir boyuta gelmişti ki, bu blogun Radiohead/Deerhunter karışımında ibaret bir blog olmasından endişelenmiştim.

Lafın kısası gruba karşı bu hayranlığımın sebebi sanırım üyelerinin her birinin gerçekten çok hünerli oluşu. Deerhuner albümünü dinliyorum mutlu oluyorum tam yeni başka bir şeyler dinlemeye başlayacakken, Bradford Cox'un Atlas Sound'u yeni bir şeyler yapmış ona başlıyorum. Sonra o bitiyor, bu sefer de Lockett Pundt başlıyor. Bu haftasonu da Lockett Pundt'ın son albümünü dinledim. Yine son zamanlarda dinlediğim en kafa açıcı, en kaliteli ve aydınlık müziği yapmış, onu farkettim. Şaşırdık mı? Tabii ki hayır.

Kendisini zaten grubun diğer üyelerinden ayrı severim zira sevimlilik ve canayakınlıkta onları Deerhunter olarak izlediğim konserleri öncesi dikkatimi çekmişti. Gitarı mitarı bırakıp yanıma gelmiş, kırk yıllık arkadaşmışız da Viyana'da karşılaşmışız gibi mutlu, huzurlu sohbet etmiştik. 2009'daki ilk solo albümü The Floodlight Collective de yaratıcısı gibi kafamı dinlemek istediğim zamanlarda bana gerekli huzuru sağlamış bir albüm olmuştu. Lotus Plaza isminin ilk harflerinin sırrına erişen 13melek'in oluşum hakkındaki yazısının üzerine de şimdilik bir şey demeye gerek duymuyorum. En fazla görüp artırıyorum ve şuracığa koca bir konser bırakıyorum.

Cuma, Eylül 24, 2010

Deerhunter - Earthquake

Deerhuntersmall41

Pek sevgili Deerhunter Halcyon Digest adlı yeni albümünü çıkardı. Bugün dinledim. Köprüyü geçiyordum. Saat sabahın sekiz buçuğuydu sanırım. Denizin üzerinde ufak takalar vardı. Bir de koca bir gemi. Her şey olanca haliyle sürüp gidiyordu. Bir yandan o gemi bir yandan köprü insanları şehri çeşitli yerlerinden ikiye bölüyordu. Sabah sabah işe gitmek için yola koyulan benden daha huzurlusu yoktu. Müsebbibi ise, tüm gün dinlendiği anlarda her şeyin tam orta yerinde bir kara delik misali gözleri kapayıp, bizi içinden beklenmedik şeylerin çıkması heyecanıyla kendi parlak karanlığına sürükleyen Earthquake'ti. Albümün açılış şarkısı. Daha üzerine çok şey yazardım, yazmak şu anı daha keyifli hale getirseydi ama kendimi şarkının yarattığı o zamanı yavaşlatan havaya bırakmak daha ağır basıyor. Yakın zamanda bu birkaç ayımı yoğun olarak dinlemeye adayacağımdan adım kadar emin olduğum Halcyon Digest'i azıcık da olsa sindirip, üzerine birkaç kelam etmek istiyorum. O zamana dek en kötü deprem böyle olsun dileklerimle.

Öperim.

Perşembe, Ekim 01, 2009

Staromestska Namesti, Prague in February

Green Jacket'la bu görüntü birleşince içimden bir parçayı tam da bu meydanda düşürdüğümü fark etmek.

"
I take what I can, I give what I have left
I take by the hand what I have felt
What I see
"




Staromestske Namesti (Old Town Square) in Prague

Cuma, Eylül 25, 2009

"Bradfox"

Sabah sabah eğlendim yine gudubet Bradford sayesinde. Gudubet mudubet seviyorum ama çok. O ve The Flaming Lips solisti Wayne Coyne meğerse birbirlerini hiç sevmezlermiş, bunu söylemekten de çekinmezlermiş.

The Colbert ReportMon - Thurs 11:30pm / 10:30c
Exclusive - Backstage with The Flaming Lips and Deerhunter
www.colbertnation.com
Colbert Report Full EpisodesPolitical HumorHealth Care Protests

Pazartesi, Eylül 21, 2009

Deerhunter @ The Annandale Hotel (20.06.09)

Ya bu kadar güzel olmak zorundalar mı? ♡

Pazartesi, Eylül 07, 2009

Glint/Crystal Antlers/Deerhunter/Black Lips @Arena, Vienna (19.08.09)





Arena Viyana'nın tüm o büyüleyici mimarisinin dışına itilmiş, old school bir konser salonu. Hem kapalı hem de açık alanı olan Arena'da öğrendiğime göre Z. Arctic Monkeys izlemiş bu yaz da. Etraftaki posterlerden anladığımız kadarıyla oldukça indie grupları oldukça sık misafir etmekte hatta. Bizden bir gün önce 18 Ağustos akşamı da The Whitest Boy Alive varmış zaten. Gayet düzenli olan şehrin gördüğüm en düzensiz yapısına sahip olan Arena'dan girdiğimizde ilk işimiz bu yukarda gördüğünüz açık alandaki sıralara biralarımızı alıp oturmaktı. Masalara koyulmuş bedava dergilerden birinde ilginç tasarımlı dildolarla ilgili bir yazıyı sağolsun O. bana çevirdi, epeyce eğlendik. Grupları en önden izleyeceğim diye saat tam yedide oradaydık ama daha içeri alınan tek kişi bile yoktu. Sonunda 8'e doğru içeriye almaya başladılar insanları. Zaten çok da kimse yoktu. Konser sonunda anladık ki zaten Viyana'nın indie çevresinin beklediği grup aslında Black Lips'miş. Sıra Black Lips'e geldiğinde ki gecenin kapanışını onlar yaptılar bu kadar çok içilen ve saçmalanan başka bir konserde bulunmamıştım hayatımda diyebilirim hatta.

İçeri girerken Deerhunter t-shirtüm ve cd'm vardı çantamda artık. Bir de siara içebilir miyiz içerde şeklindeki sorumuza sevimli bir ifadeyle "İçemezsiniz demek zorundayız ama içerde içerseniz kimse bir şey demez size" cevabını veren insan cennetlikti artık gözümüzde. Dumansız hava sahası diye bir şey yok insan gibi yaşanan yerlerde diye düşünmekteyim. Ne Prag'ta ne de Viyana'da içinde sigara içilmeyen bir yer görmedik ve her yer sigara içilen ve içilmeyen olmak üzere ikiye ayrılmıştı. Zaten makul olanı da bu değil mi ki Miki diye sormak istiyorum.

İlk performans Glint'e aitti. Onlarla ilgili hiçbir şey bilmiyordm. Birkaç yerde sadece dinlemiştim ve çok da beğenmemiştim. Solistlerinin Klaus Kinski'ye benzediğini ve henüz olgunlaşmamış müziklerinin çok da gelecek vaad etmediği kanaatindeyim ben. New York'ta boka benzeyen müzik yapsan yine de dinleyici kitlesi kazanırsın eminim. Tabii öyle bir durumu yok Glint'in ama sahnede kasıntı kasıntı bir avuç izleyiciye şov yapmak yerine daha içten bir performans sergileselerdi böyle suratları görmezlerdi karşılarında.




Sonra Crystal Antlers aldı sahneyi. Güzeldi. O. kesin alacağım albümlerini deyip durdu. Hakikaten de o coşkulu tavırları, klavyedeki kızcağızın, ki adını dahi bilmiyorum ve şu anda bulmak için fazla üşengecim, sağa doğru keskin salınımı derken o zamana kadar dinlememiş olduğum bu grubu ilk kez canlı dinleme fırsatını buldum. Hakikaten de dinlenebilecek kadar keyifli bir albümleri varmış. Ara ara Arcade Fire coşkusunu da sahneye taşıdıklarıı düşünmekteyim. Bir de şu perküsyondaki amcanın daha konserin başında "Masturbating is better than sex!" diye bağırması ve konser esnasında yavaş yavaş striptiz yapması dışında her tarafıyla izleyenleri Glint'ten sonra harekelendiren bir performanstı. Bana biraz 70ler biraz da 90ların karışımı noise rock yapan bir grupmuşlar gibi geldiler ve fakat henüz oturup adam akıllı dinlemediğim bir grup için daha yorum yapmamalıyım gibi bir his var içimde. Buyrun o performanstan bir video.







Saat 10'a doğru yaklaşırken artık sıra Deerhunter'daydı ve ben epeyce heyecanlıydım. C. nihayet Arena'ya teşrif edebilmişti ve biz biraz hava almak sonra da bira almak üzere dışarı çıkıp biraz sohbet ettik. Geri döndüğümüzde O. yanımızda duranlardan bir Alman adamla sohbete dalmıştı ve ben o sohbete ara ara dahil olmuştum ki ikisinin arasından sahnede duran yeşilli birini fark ettim. Tabii ki bu Lockett'tı. Hemen ikisinin arasından yukarıda gitarını eline almış, konser öncesi kontrollerini yapan Lockett'a seslendim. Beni duydu. "You're from Turkey, I remember you" şeklinde beni tanımış olduğuna dair sinyallerini verdi. Sonrasıysa epeyce eğlenceliydi. Sanırım 20 dakikaya yakın bir süre sanki arkadaşmışız da bir süredir görüşememişiz, konserde birbirini görünce görüşmediğimiz o arada yaptıklarımızı birbirimize anlatıp sohbet ediyormuşuz havasındaydık. Nerede kaldığımızı sorunca hiçbir fikrimiz yok şeklindeki cevabıma attığı kahkaha ve sonra Linz'de kaldıklarını ve orada yer olduğunu söylemesi ve bizi oraya çağırması benimse içim kan ağlayarak böyle bir fırsatı çok içmiş olmamız ve araba kullanamayacak olmamızdan dolayı geri çevirmem ise beni hatırlaması ve adımın "O" ile başladığını bilmesi kadar gecenin highlightlarındandı benim için. O. hangi ara benim makinemi aldı ve fotoğraflarımızı çekti bilemesem de buyrun bunlardan bazıları.




Sonunda konsere başladılar. Setlist'i almıştım ama bir türlü bulamadığımdan tam olarak hatırlayamıyorum. Konser boyunca kocaman bir gülümsemeyle izledim, söyledim şarkılarıonlarla. Seyirciler de epeyce mutlulardı Deerhunter'ı izliyor olduklarına. Sahnede Joshua'nın ne kadar sevimli görüldüğünü fark ettim. Sürekli gülümseyip, göbeğinin altında duran gitarını yürüyerek çaldı durdu. Bradford ise o sırada çaldığı gitar ve söylediği şarkı dışında başka hiçbir şey düşünmüyor gibiydi. Arada Joshua benim Pink Elephant'ımı görüp gözlerini açıp "It's pink!" diyerek onunla aramızdaki komik iletişimi başlatmış oldu. Ben ona onun deyimiyle "weird cig"lerimden verdim. Sahnede Lockett'la dedikodumu yaptı. Biramı istedi biramı verdim. Sonra elimi istedi elimi uzattım. Sonundaysa artık fotoğraf makineme dadandı ve sahneden fotoğrafımı çekti. O sırada Bradford ise suratsız suratsız bizi izlerken, arkamdaki kızlar bana grup üyelerini tanıyıp tanımadığımı sordu. I was up in the clouds işte.














KOnserden çektiğim bir Cover Me Slowly ve Agoraphobia videosu var ama korkunç sesimle şarkıları rezil ettiğim için bende saklı kalsın istiyorum o video. Sonuç olarak Bradford'ın nedense sesinin pek iyi gelmediği ve fakat ses sorunlarının pek umrumda olmadığı sonuna kadar zevk aldığım bir konser olmuştu ki Lockett beliriverdi konser bittikten sonra sahnede. Beni gördü. Can cdlerini imzalatırken, dünyanın en sevimli kızları doluştular ön taraflara. Belli ki Black Lips'i en önden izleme niyetindelerdi. Gelmişken Lockett'a kollarını imzalattılar. Lockett onları imzaladıktan sonra Joshua ile benim cd'mi imzaladılar. Joshua "Thanks for the weird cigs" derken Lockett uzun uzun oturup uğraşıp bir fil çizdi ve filden çıkan konuşma balonuna "Ozge! Thanks for coming and for the elephant" yazdı ve tüm sevimliliğiyle bana "Linz konusunda gelmeyeceğinize emin misiniz?" diye sordu. Ben de yüzümü buruşturdum ve maalesef gelemeyeceğimizi zira içkili olduğumuzu ve dışarıda bir arabanın bizi beklediğini söyledim. O da yüzünü buruşturup peki o zaman dedi. Sonra Bradford'ın gitmek istediğini ve yanımıza uğrayamayacaklarını söyleyip uzaklaşmıştı ki geri dönüp birkaç gün sonra Lüksemburg'ta olacaklarını ve bizim planımızın ne olacağını sordu. Prag'a geri döneceğizi ama keşke orada da onları izleyebilseydik şeklindeki cevabımı duyduktan sonra konuşuruz o halde biz de deyip uzaklaştı. O uzaklaşırken ben Agoraphobia'yı canlı dinlemiş ve ekstra bir de Joshua ve Lockett'la bu kadar sevimli sohbetler ettiği için dünyanın en mutlu insanı olarak Deerhunter maceramızı sonlandırdık.







Sonunda Black Lips sahneye çıktı ve C.'ın dediğine göre metroda gelirken Arena'ya o sırada geliyor olanların Black Lips'i delice merak ettiğini ve konsere sadece Black Lips için geliyor olduklarını söylemişti. Dışarda biraz vakit geçirip konser alanına dönünce hakikaten de öyle olduğunu fark ettik zira delice dolu olan hall'un içinde tuvalet kağıdı ruloları ve fırlatılan biralar havalarda uçuyordu. Delice bir gürültü ve tam olarak 15-20 yaş arası teenage'lere yönelik yapılmış punk o yaş aralığındaki insanları kendinden geçirmişti. Bizse yaşı geçmişler olarak uzaklardan izlemeye başlasak da, dayanamayıp önlere doğu gittik ve en öndeki yerimizi aldıktan sonra hakikaten de o eğlenceye katılabilceğimizi fark edip, zıplamaya başladık. Bu arada ben Deerhunter setlist'ini kapmaya çalışırken, bana sahneden "Heey, what's up?" şeklinde elini uzatan ve konuşmaya başlayan garip dişleri olan adamın, Black Lips'in gitaristi olduğunu fark ettik. Halbuki biz onu sahne görevlisi sanmıştık. Sonuç olarak Black Lips o ana kadar sahnede olmayan bir enerjiyi bağırarak, terleyerek ve gürültü çıkarıp zıplayarak onları izleyenlerin üzerine saldı bir saat boyunca. Müziklerini çok spektaküler bulamasam da orada olup eğlenmeyen insanın aklına şaşardım.







Konserin sonuna doğru şu yukarıda gördüğünüz konser sırasında sahneye doğru uzanıp yatan ve çıkıp dans eden bu sevimli kızla da o kadar samimi olduk ki üzerime bira dolu bir bardağı düşürdü. Ben kahkahalar eşliğinde dışarı eğlenceye devam ederken özür diledi bir de o sarhoş haliyle. Önemli değil deyip, üzerim sırılsıklam ve fakat ne olursa olsun böylesi keyifli bir konser izlediğim için mutlu olarak mekandan ayrıldım. Ayrılmadan önce bir saat boyunca dışarıda insanlarla konuştuk. Deerhunter dışında tüm gruplar dışarıda insanlarla oturdu, içti, bir şeyler yedi. Herkes en az benim kadar halinden memnundu. O. ile Avrupa'nın ortasında kalacak yerimiz olmasa da yüzümüzde kocaman gülümsemeler ile gecenin 2'sinde oradan ayrıldık. Aklımdaysa Linz'e gelip gelmeyeceğimizi son kez soran güzel bir surat, elimde de imzalı cd'm ile 20 dakika içinde kalacak bir yer bulduktan sonra kulağımda Operation ile uykuya daldığımı hatırlıyorum.

Sonrasıysa hep rüya.

Pazar, Ağustos 30, 2009

"I hate you I hate you I hate you I hate you"


Şu fotoğraf 20 Ağustos'ta Viyana'dan Prag'a dönüşümüz sırasında çekildi. Çok güzel bir yolculuktu. Hiç öyle keyiflisini yaşamamıştım. Speşıl tenks tu O. ve korkunç navigasyon teyze.

Ağustos ayı bu sene nasıl bir aymış ben anlayamadım. Kendi etrafımda dönmüşüm de durunca şuursuzca bir yere yığılıp kendime durağan bir odak noktası seçmeye çalışıyormuşum gibi hissettim tüm ay. B.'Nun deyimiyle bir de leyleği havada görmüşüm. Çok gezmişim. Hakikaten de öyle oldu. Önce Adana, Ordan Ankara, oradan İstanbul, Prag, Viyana, Prag, İstanbul, Ankara, İstanbul. Leylek değil, leylek sürüsü görmüş olmalıyım.

Bir de ben tabii hikayenin geri kalanını bu sabah yazacaktım ve hatta sözde Pazar gününü bloga ayıracaktım ama, şu anda otobüsteyim ve İstanbul'a yaklaşık bir buçuk saatlik bir yolum kaldı. Her ne kadar şu anda da yazabilecek olsam da gerekli görsel ve işitsel materyaller evdeki bilgisayarda olduğundan, ufak laptop ile ancak bunları yazabiliyorum. Dönüşte -ki nereye döneceğim, neler oluyor hayatımda ben bile yetişemiyorum hızına- yazarım artık diyorum. Şu anda geçmekte olduğumuz Abant'tan sevgiler gönderiyorum. Deerhunter da "You can't love what you can't like" diyor. Adeta birbirimizi tamamlıyoruz, süperiz, harikayız.

Cuma, Ağustos 21, 2009

Mi So Hepi

Me so happy in Prague and Vienna. Ozellikle de Lockett'layken. Daha neler neler var ama haftaya.

Perşembe, Haziran 25, 2009

"I can't get out of what I'm into with you"



"Hıhı evet, öyledir tabii" demek istiyorum bu soldakine.

Bu başlıktaki de ne güzel bir sözdür bir de. İnsan o sözün içinde kaybolmak istiyor. Zaten kayıpken bir de bu cümlenin içinde kaybolmak sonsuz bir derinlik hissi veriyor. Bu da hayatta ulaşamayacağım bir nokta sanırım.

Sonra da, bu aralar neden bir şeyler yazmadığıma gelirsek eğer, bunun nedeni bu aralar bir türlü kafamı şu gezi işinden ayıramamamdır sanırım.

Öncelikle planlarım ilginç bir hale geldi. Yıllardır görüşmek istediğim ve fakat görüşemediğim bir arkadaşım olan O., Almanya'lardan arabayla gelip beni havaalanından alıp, benimle gezmek gibi bir teklifle karşıma çıktı. Kendisi Radiohead biletini aldı bile. Bu kısım pek eğlenceli. Onun dışında Viyana'da 19 Ağustos'ta Deerhunter konseri var. Ona da gitmeyi delice istiyorum. Kendileriyle bir röportaj yapmadan dönmek istemiyorum bu kadar yakınken birbirimize. O yüzden ilk Viyana'ya gidesim var. Aslında Prag'da ilk buluşup Viyana'ya da geçebiliriz. Neyse. Böye düşünceler var aklımda işte. Onlar varken başka hiçbir şey üzerine düşünesim yok açıkçası. Bir de buraya yazıp tüm bu detayları kimsenin canını sıkmak istemem.

Bir de bugün başka güzel bir haber aldım ki sevgili G. Bey mutlu mutlu beni aradı. Master işleriyle ilgili şahane bir haber verdi. Sanırım bugünümün bir saatini telefonda konuşmaktan aslında hiç hazzetmeyen bir insan olmama rağmen gülümseyerek ve hatta kahkahalar atarak telefonda kendisiyle konuşarak geçirdim. Daha da konuşurduk ama kendisinin ortadan ikiye çatlamasını önlemek için konuşmaya bir ara vermek durumunda kaldık. Bir zamanlar jeoloji mühendisliği kazanan ama gururlu bir genç vardı. Şimdi üstüne para veriyorlar master yapması için. Ho ho ho.

Moleskine delisi bir insan olarak uzunca bir süredir yazı yazmıyordum deftere. Zaten bitmişti bir tanesi. Aslında bitmemişti ama içindekilerin yazıldığı zamanlara ait iyi veya kötü hislerle yazılmış kelimelerin hepsinin istisnasız unutmak istediğim dönemleri bana hatırlatması sebebiyle son birkaç sayfası boş bırakılmış halde duruyordu. Ben de o sayfaları öyle bırakmak istedim zira bir süredir defterlere yazdığım her iyi şeyin tepe taklak olduğunu ve her kötü şeyin ise kendi tepe taklaklığının hakkını verircesine gerçekleştiğini gördüm. "I've seen it all" gerzekliğine kapılmış bir haldeyken kendimi gizli gizli yazmalar konusunda felç etmekten başka çarem yoktu. Ben istedim bir süre kendi kendime gizlice sayıklamaya ara vermeyi. İyi de oldu diye düşünüyorum.

Tam bunlar dönüp dururken kafamda, kitaplığımın rafındaki moleskinelerden bir tane yanıma aldım bir sabah; iki hafta önceydi sanırım. Seğmenler'de tek başıma geçirdiğim bir öğleden sonrası akşama doğrusunda çimlerin üzerinde yeşil yeşil otururken ve minik taşınır hoparlörlerimin kulaklarından The Clientele sesleri çıkarken, tekrar başladım yazmaya. O zaman yazmak dünyanın en doğru şeyi gibi geldi. Ama o ilk yazıdan sonra yine yazmamaya karar verdim. Bu defterin akıbetinin de diğerine benzemesinden korktuğumdan sanırım. O yüzden ne hedef, ne sonuç, ne istek, ne de istemediklerim o deftere girecek diye bir karar almış bulunmaktayım. Ha ne yazacaksın derseniz bilmiyorum ben de. Günlükten daha çok "anlık" olacak içeriği sanırım. O sırada aklımda olan şeyleri yukarıda yazdıklarımdan oluşan bir süzgeçten geçirildikten sonra oralara dökülecek. Sızma zeytinyağının tadı kimseyi hayalkırıklığına uğratmamıştır herhalde.

The Clientele demişken, Alasdair'ı en son dalga geçercesine verdiği uyuşturucu demeçleriyle konuk etmiştim odaya ama bu sefer birkaç gün önce okuduğum bir haberin üzücülüğüyle tekrardan anmak istiyorum kendisini ve o şahane grubu. "Anmak" dedim zira aynı anda hem açık pencerelerden sızan rüzgarla salınan tül perde hafifliğinde hem de koca bir dağ ağırlığında içe oturan sözlerle beni oralarda buralarda gülümseten ama bana ne yaparsa içine hep hüzün de katmış olan bu grup şu an üzerinde çalıştıkları yeni bir albümle müzik hayatlarını sonlandıracaklarmışmış. Ama Alasdair bu yeni albümün, grubun herhangi bir albümünden daha vurucu, daha insanın içine hayaletler sızdıran ve bu zamana dek yaptıkları en etkileyici albüm olacağı şeklinde sözler de etmiş. Dinleyip "Naaptınız yieaa" diyesim var. "Yieaa"ları hayatıma sokan Y. de çok sever onları. Y. bu adamlar da bitiyor "yieaa".

Grizzly Bear'a kendimi adamış haldeyim bir de. Başka bir şey dinleyesim yok. Bu kadar güzel bir albüm dinleyeceğimi hiç düşünmezdim bu adamlarla ilgili. Veckatimest'teki işçiliği her dinlediğimde daha çok takdir etmem ve her dinleyişte farkında olmadığım bir ayrıntıyı fark edip saniyesinde hastası olmamın mucizeliğinde bu yazıyı bitirmek istiyorum. Zira ben bile sıkıldım yazmaktan, sen nasıl bıkmadın. Öeah!

Cumartesi, Mayıs 30, 2009

Deerhunter - Rainwater Cassette Exchange (Cover)

Bazen Deerhunter'ın blogunda kendileriyle ilgili bu kadar yazı, video vb. yoktur diyorum ama dayanamıyorum. Bradford bu cover'ı pek bir beğenmiş hatta demiş ki "It actually sent shivers up my spine, especially during the second verse".

Çarşamba, Mayıs 27, 2009

"Yea of course"



Şimdi, sol başta oturan şu ikisi geçen hafta aynen yine böyle beraber otururlarken, o adamlardan pek bir güzel pek bir yakışıklı olan Lockett'ın bana facebook chat'ten "hello" diyesi tutmuş. O sırada bir yıl boyunca en fazla dinlediğim grubun günümüz anthemlerinden biri olabilecek son albümünün ikinci şarkısını söyleyen gitaristinin bana oradan "Hello" demesi benim için ilginç imgelere tekabül etmekte. Örnek verelim bir tanesine:



"Sevgili" Lockett dedi ki, buralardan hiç ses gitmemiş oralara. Emin mi diye tekrar sordum ama o dedi ki "Bir Bradford'a sorayım." O sorarken ben Lockett'la sohbet ettiğime mi sevineyim yoksa arkasında Bradford'ın oturuyor ve benim sorumun ona bu güzel adam tarafından sorulmuş olmasına mı bilemedim. O da "Evit" demiş. Baya bir süre güzel güzel konuştuktan sonra "Dublin'deyiz. Konsere çıkacağız şimdi" dedi . Ben de konserlerinin güzel geçmesi dileklerimi sundum. Ben yine oturduğum yerde Lotus Plaza ve Deerhunter dinledim, Dublin'de bir grup insan da bu insanları konserde canlı canlı izlediler. Burada hemen sözü iç sesime veriyorum: Bok!

Bu da böyle fantastik bir anı olarak dursun burada. Hatta tam olsun diye "Bu da böyle bir anımdır" diyeyim ve Turn It Up Faggot'ımı dinlemeyi sürdüreyim. Sonra da uyuyayım artık. Yine insomnia yine insomnia zaten.

Cumartesi, Mayıs 23, 2009

Deerhunter @Noisepop 2009

Kocaman Deerhunter konseri. Canlarım benim. Yerim merim.

Salı, Nisan 21, 2009

Deerhunter - Rainwater Cassette Exchange

Yeni Deerhunter şarkısı. Bir pire, bir arı gibiler maaşallah. Hastası mastası olmak.

Cuma, Ocak 30, 2009

Lotus Plaza - The Floodlight Collective

Bradford Cox'u akıl yaşı 13-15 yaş arasındakilerden beklenecek bir şekilde facebook'ta arkadaşı yapacak kadar hasta bir insanım ben mesela. "Allahım Deerhunter ne şahane gruptur!" temalı yazılarımdan birini daha yazmam istenmiyorsa, kabul edilsin hep beraber öyle olduğu, ben de susayım.

Bugün bu yazıyı bana yazdıran şey dolaylı olarak bu grup aslında. Lotus Plaza benim sevgili Deerhunter'ımın (evet benim) bir diğer yetenekli üyesi Lockett Pundt'ına ait olan bir yan proje. Steryogamın dediği gibi bir yan projeden beklenmedik ölçüde güzel bir albüm Lotus Plaza'nın The Floodlight Collective'i de. Henüz daha sadece Red Oak Way'i dinlemiş olsam da katılıyorum şiddetle bu yoruma.

Velhasıl, hemen dayanamayıp burdan da dinlensin istedim bu şarkı. Hani bazı şarkılar vardır, sizi tanımlayamadığınız kozamsı bir odanın içine sokar. O oda içinde yerçekimsiz bir ortamda ilk kez ve kim bilir daha sonra ne zaman yanından geçeceğiniz rengarenk nebulalara bakarak gülümsersiniz. Hatta belki de "Buraya bir şair yollamalılardı" falan dersiniz. Red Oak Way içimde, bana böyle bir tanımı yaptıracak bir yere koşarak tırmanıverdi.

Tanrı dream pop'ı, shoegaze'i ve güzel müzik yapanları korusun.

Salı, Kasım 11, 2008

"Üstünü ört, üşütme"

Bugün kendimi sokaklara attığımda üzerimde evden öylesine bulup giydiğim şeyler vardı. Aylardır bir iki kez giyindiğim veya belki de hiç giyinmemiş olduğum eski bir kot, üzerimde eski sarı bir t-shirt. Dışarıda deyim yerindeyse "zibidi" gibi dolaşma ihtiyacı hissettiğimden (evet, ihtiyaç hissetmek) o halde sokağa çıkıp, gözüme kocaman Woody Allen'ınkilere benzer güneş gözlüğümü takıp, kulaklıklarımla arkadaşım S.'ün evine ilerlerken açıp da dinlemeyi istediğim tek şarkı Deerhunter'ın Agoraphobia'sıydı. Bütün gün, müzik dinleyebileceği her an (yalnız olduğum her an anlamına geliyor tabii bu) bu şarkıyı dinledim, mırıldandım. Hatta en son evimin sokağına girerken bağıra bağıra söylüyordum bile.

Bu şarkıyı nasıl dinlemeyi sevdiğimi anlatmaya geldim gece gece işte. Gözlerimi kısıyorum yavaş yavaş sonra kapanıyor şarkının girişiyle. Başım belli belirsiz öne arkaya sallanmaya başlıyor sonra. Gözlerimi ilk kelimeyle birlikte açıyorum sanki büyük bir sürprizin beni karşılayacağını biliyormuş gibi. İnanmayabilirsiniz ama gördüğüm her şey o anda bu şarkıyla beraber sürpriz oluyor. Sonra kendimi müziğin içinde, sözlerin 6'ya 6 kapatılmış odalarında bir uca kıvrılmış gülümseyerek uyur numarası yaparken buluyorum. Küçükken anneannemlerde kalmayı çok sevdiğimden annem ve babam beni almaya geldiklerinde uyur numarası yaptığım o anlara dönüyorum adeta. O zaman da onlar bana bakarak "Ö. de uyuyor, burada kalsın madem öyle" dediklerinde gülümsermişim şapşal şapşal çocukça. Tam orada o zamanki gibi işte. Bu şarkı da sanırım öyle bir andan bahsediyor, ölmekten ziyade. Kendi köşesinde gülümseyerek anılardan, hafızalardan, hayattan kendiliğinden silinip gitmek, bunu yaparken bir çocukluk anısının içine gizlenmiş o mutluluğun yarattığı hüzünle gülümsemek, bir sonraki adımının bir öncekini silmesinin verdiği huzur ve giderek görünmez hale gelmek kadar güzeli yok diyorum. Sonra susmak çünkü kelimelerin anlamlarını yitirdiğini farketmek. Kapalı gözün gördüğünün açıkken gördüğümüzden fazla oluşu karşısında kifayetsiz kalmak ve zaten bununla yetinebilmek...

Alakasız gibi gelecektir belki size ama sonra aklıma geliyor en sonunda; Auster'ın New York Üçlemesindeki The Locked Room'dan bir yere rastlıyorum zihnimde. Tesadüf oki şarkının adı ve kitabın adı tam olarak uymakta. Sonra sözlüğe bir bakıyorum, orada duruyor bu sözler. Mutlu oluyorum.

"if i say nothing about what i found there, it is because i understood very little. all the words were familiar to me, and yet they seemed to have been put together strangely, as though their final purpose was to cancel each other out. i can think of no other way to express it. each sentence erased the sentence before it, each paragraph made the next paragraph impossible. it is odd, then, that the feeling that survives from this notebook is one of great lucidity."

İçimden geçen cümleleri bir Paul, bir de bazen bazı şarkılar tam olarak ifade edebiliyor gibi geliyor bazen.

Cuma, Kasım 07, 2008

Bloglararası linkleşmeler ve oradan buradan

Bu hafta saat 11 gibi uyanmaların haftasıydı. Geceleri saat 3-4 gibi uyudum ve her gün itinayla aynı zamanlarda uyandım. Yoğun zamanların sonunda böyle bir hediye verildi bana.

Onun dışında arada buraya ben farkında olmadan verilen linkleri farkedip mutlu hissediyorum. Demek ki ben bilmeden buralar okunuyormuş diyorum. Bazıları da benim zaten farkedip, takip ettiklerim oluyor ki onlar beni daha da mutlu ediyorlar. Karşılıklı yapılan okuma eylemi zevkli bir şey.

Bunun dışında sağda arşivin altına bir kutu ekledim gelip de alakaız bir şeyler söylenilmek istenirse kullanılsın diye. İlkini de ben yazdım: "Hello world".

Pek bir şey söyleyesim yok bu aralar. Sanırım o yüzden kendimi okumaya verdim. Atlas Silkindi'ye devam etmekteyim. Belki arada oradan birkaç cümleye takılırım, buraya yazarım birkaç gün önce yaptığım gibi.

Dinlediklerime gelirsek, arada Crystal Castles dinliyorum. Kendimi sözlükten darkshine'ın grubun başlığı altındaki entrysinde yazdığı gibi "atari oynuyormuş gibi" hissediyorum. Liars dinliyorum yine. Arada da tabii ki pek sevdiğim Deerhunter'ın Microcastle'ını.

Bu kadarmış.