Jesper Norda bana E. tarafından tanıtıldı. Güzel bir zamandı. Her şeyin sakince kendiliğinden ilerlediği, hiçbir şeyin zorlanmadan kabul edildiği bir dönemdi. Jesper Bey sakin sakin piyanonun ardına geçip o zamanımın fon müziği ihtiyacını kısa dönem için de olsa karşılamıştı. Bugün pek müzikle alakadar olmadığım son bir sene boyunca playlistime eklediğim gruplara bakınırken adını görünce gülümsedim. Tamam, kabul ediyorum, gülümsemedim ama içimde sadece güzel bir şeyler anımsadığımda oluşan o içten gülümseyiş anında beliren his oluştu.
Jesper Norda İsveç doğumlu. The National'ın Matt'i kıvamında olan tok ve aynı zamanda kırılgan sesi kristal berraklığındaki şarkılarını daha da dinlenebilir kılıyor. Sözleri hayatın kendisi, genellikle bittersweet denen türden. Uyumak, uyanmak, sabah gazetesini alıp kahvaltı yapmak, tüm bunlar bir şarkının sözleri olabiliyor. Her ayrıntı ayrı ayrı bir şarkıya söz oluyor. Jesper o kadar da içten ki üç adet EP'ini bedava dağıtıyor. Beş şarkılık We have the guts bana göre bunların içinde en başarılısı. O EP'den en sevdiğim şarkı tam olarak burada.
Thom Yorke'un kafasına esiyor Glastonbury'de çıkayım diyor. Gidiyor ve insanları bu hale getiriyor. Ayıp ama. Geçen sene bu zamanlara dönmeyi ne çok isterdim diye düşündüm bu görüntüleri izlerken. Nasıl da heyecanlıydım hayatımın en önemli deneyimlerinden birini yaşayacağım için. Hala mutluyum 23 Ağustos 2009'dan beri. Sebebi bu adam ve grubudur. Bir de o.
Neyse. İsterdim ki orada olsaydık seninle, birbirimize sarılıp, biz de katılsaydık o insanlara, yek ağız "Bir dakikalığına kendimizi kaybetseydik"... Sağolsun Onur, sayesinde haberdar oldum bu videodan. Siz de izleyin.
Foals'ın Spanish Sahara'sı kadar hiçbir şarkı etkilemiyor beni son günlerde. Videosu ise dinlerken aklımda canlananlarla uzaktan yakından ilişkili değil ama olsun. Benimkinde "mavi"nin güzel geldiği, denizin parmaklarımdan başladığı bir öğle vakti kahvaltısındaydık; kahvemi içiyorum, uzakları izliyorum...
Sonunda, tam hazırlık bitmişken, tam da birbirimize alışmış, benim sigaramın kokusu onunkine karışmışken, iPod'unun kablosunu bilgisayarımdan çektim ve ağlamak istedim. Dudağımın sol üst kenarında bir nokta.
Ben aslında bu kadar uyumlu, bu kadar sakin, kendiliğinden ilerleyen ilişkilere pek alışkın değilim. Mutlaka bir yerlerinden itilecek, biri diğerini çekecek, diğeri onun canını acıtacak gibi bir pattern var(dı) aklımda. Ama gerçeği öyle değilmiş. Daha doğrusu biliyormuşum ben bu gerçeği ama somewhere between waking and sleeping unutmuşum.
Günlerden bir gün, güzel bir şehirde, bir meydanda, bir parkta otururken şu yukarıdaki fotoğrafı çektim. İkisi de zamandan, meydanın kalabalığından ayrı, kendi hallerinde oturuyorlardı. Adam gazete okuyordu ama kızın bir şey yapmasına gerek yoktu. Belki de kendini en rahat hissettiği yer oraydı. O zaman anladım ve dedim ki kendi kendime, "O"nu bulduğumda omzuna başımı yasladığımda hiçbir şey düşünmeyeceğim, tüm ağırlıklarımı atacağım ve hemen uykuya dalacağım. Böyle biriyle karşılaşırsam ne harika olurdu diye kendi kendime söylendim.
Günlerden dün, yağmur yağıyor. Yorgunum. Yanımda yeşil gözlerine bakmaktan başka bir şey göremediğim o adam var. Taksiye binelim diyoruz. Biniyoruz. Ben ilk iş onun omzuna başımı koyuyorum. Birkaç saniye içinde gözlerim kapanıyor, neredeyse rüya görecek hale geliyorum. Sonra gözlerimi açtığımda, beni saçlarımdan öpüyor. Eve geliyoruz. Her şeyden uzak, dışarda yapan yağmurun sesleriyle yatağa uzanıyoruz. Başımı göğsüne yasladığım andan birkaç saniye sonrası yine zaman ve mekan mefhumundan binlerce mil uzaktayım. Gözümü arada açıyorum. Alnımı öpüyor.
Günlerden bugün. İki saat önce yanımdan ayrılan bu adamı özlediğimi fark ediyorum. Yakınlığın ve içtenliğin verdiği huzur aradaki mesafe arttıkça can acıtıyor ama olsun. Bu şarkıyı dinliyorum bilmem kaçıncı defa. Sözleri çok alakasız hatta bir seri katil için yazılmış ama şu ruh halime o kadar uygun bir ses tonu ve müziği var ki Sufjan Stevens'ın, dayanamayıp gözlerimi tavana dikiyorum ara ara. Nasılsa aklımda güzel imgelerim va. Kimin ihtiyacı olur sözlere, değil mi?
Bir gün beraber elele dolaşırken, bu sokakta dinlemek üzere...
O kadar çok seviyorum ki, ona olan sevgimi anlatmak için, sözcüklerimi başka şeyleri ifade etmek üzere kullanmıyorum, saklıyorum. Ancak bu işe yetiyorlar zaten.
Onun dışında iyilik, güzellik. Koşturmacalı bir dönemden geçecek gibi görünüyorum yine zira planlar programlar bu sene artık tek tek gerçekleştirilmesi gereken zorunluluklar haline geldi. Benim gibi tembellikten karşı koltuktaki sudoku kitabını almaya üşenince elindeki klavyeyle bir şeyler yapmaya razı olan ve bu yazıyı yazmaya başlayan biri için iyi bir şey aslında bu zorunluluk. Hem ayda yılda bir yazmaya başladığım "Imagine Room" için de olumlu bir gelişme bu.
Velhasıl bu aralar müzik okumaktan fazlasıyla sıkılmış olacağım ki, yine eskilere döndüm. Müzik yazıları okumak da birkaç kişinin yazdıkları dışında bana hiçbir şey katmıyor gibi gelmekte. Yazılan yazılara baktığımda ne bir ruh ne de grupla veya şarkılarla ilgili bir ipucu görebiliyorum. Bana göre müzik yazısı yazmak en az müzik yapmak kadar zor bir iş. En azından ben böyle düşünüyorum tabii. Öyle düşünüyorum, çünkü yazarken bir yandan yaratıyı aracı olarak kullanıp yaratıcının dünyasına dahil olmaya çalışıyorsunuz, diğer yandan da dinlediğinizi kendi dünyanızdaki yansımalarıyla ifade etmeye çabalıyorsunuz. İnsana bakıp Tanrı hakkında yorum yapmak, Tanrı'nın insanı yaratmaktaki amacı, sebebi neydi onu bulmaya çalışmaya benziyor. Bir yandan objektif kalmaya çalışıyor diğer yandan da dinledikçe albümün içine boğazınıza kadar batıyorsunuz. Ortaya çıkan şeye bir de okuyucuyu doyuracak ama boğmayacak düzeyde söz konusu müzisyen ve müziğiyle ilgili orada burada bulunmayacak detayları eklemlendirmeye çalışıyor ve tüm bunların homojen bir yapıya sahip olması için çabalıyorsunuz. Evet, burada hakikaten de zor bir işten söz ediyoruz.
Ben bu işi arada sırada zar zor becerebildiğim zamanlarda, kendi hayatımda o sırada olup bitenlerden fazla etkileniyorum sanırım. Ancak zor zamanlarımda kendini ifade etmeye çalışan bir insan olduğum için, son 5-6 aydır oraya buraya hiçbir şey yazmamamın sebebi bu hafta sonu görecek olduğum adam ve onun hayatıma soktuğu son yıllarda hissettiğimin toplamına eşit 5 aylık mutluluktur. Mutlu olunca yazamamak gibi bir yapıya sahip bir insanım maalesef.
Neden mutluluğumu buraya yansıtmadığıma gelince, bunun ana sebebi orada burada birbiriyle sürekli öpüşen, mütemadiyen mutluluk saçan çiftleri gördüğümde onlar adına duyduğum utançtır. Ben public display of affection'dan çok da hazzetmeyen bir insan olarak, bu türden davranışlar yüzümü kızartıyor. Anneler günü yaklaşırken tv kanallarında saat başı çıkan anne temalı bol sayıda reklamı görünce, annesi şu anda hayatta veya onların hayatında olmayan insanları düşünüp üzülmemin ardındaki sebebin ta kendisi var işin özünde. Bir de tabii, mutlu olduğumda bana mutlu hissettirenlere duyduğum minnet ve bunun sonucunda onları da mutlu etme isteğiyle tüm çabamı bunu başarmaya harcamam da bundan sonraki sebeptir. Böylesi daha iyi.
Ha o yüzden, bu aralar ne kelimelerim mutluluğumu anlatmama yetiyor, ne de yetse de anlatasım var. O yüzden ara ara buralara hoşuma giden videolar, müzikler koyup iki kelam edip kaçasım var.
Geçen gün k.'in doğum günüydü. Ona mutlu olması için güzel dileklerde bulunduğum mailımda Phoenix'in 1901 adındaki yazı yaz yapabilecek şarkısına La Blogotheque'in çektiği videoyu yollamıştım. O kadar güzel bir performans olmuş ki bu, orada olsaydım sadece uzaktan izleyerek kötü hissettiğim bir günü kurtarabilirdim.
Ha bir de tabii aynı Phoenix'in geçen gün B.'da kaldığımda izleyip gece gece neredeyse kalkıp dans etmeye başladığımız Saturday Night performansının hakkını yememek lazım. Bu sefer Lisztomania.
Bu aralar dinlediğim hiçbir yeni şarkı beni bunun kadar etkilememişti. New Jersey orijinli Memory Cassette'i özellikle bu şarkı ile dinlerken, odanızı hayaletler basabilir, Air France aklınıza gelebilir ve hatta Boards of Canada'yı bile anımsayabilirsiniz. Ama en çok da o hayaletlere açılan kapının kilidinin bu şarkı olduğuna şaşırıyorsunuz. Kulak zarı üzerinde buz pateni yapan synthleri ile karşınızda Memory Cassette - Asleep at the Party.
Huzur İzlanda'da diyorlar ya hani, doğru diyorlar sanırım. Şu videoyu izledikten sonra, en soğuğu sevmeyen, en Björk'ten nefret eden insanın bile Kristín Björk Kristjánsdóttir'in meleksi sesiyle can verdiği "múm" etkisi yaratan solo projesi Kira Kira'nın meftunu olup, yerleşmek değilse de en azından bir süreliğine oraların havasını suyunu tatmak isteyeceğinden eminim. 2006'daki Skotta ve 2009 başında çıkardığı ikinci albümü Our map to the Monster Olympics ile masal gibi albümlere imza atmış Kristín. Ben de birilerinin mixtapelerinde rastlamıştım bir iki sene önce kendisine. Meso Meso ile de birbirlerine benzetmiştim. Hatta Japon Kira Kira'sı Meso Meso'dur şeklinde yorumlara imza atmıştım. Hatta sonra bir bakmıştım ki Meso Meso'nun Kira Kira diye şarkısı bile var. Neyse kafaları daha çok karıştırmadan, bu bahsi kapayalım ve konumuza dönelim. Son albümden Bless için çekilmiş bu klip. Şarkı ayrı güzel, klip ayrı sevimli. Öyle.
Crystal Antlers'la tanışmam şu anda olmak isteyebileceğim güzel bir yerde, harika bir Ağustos akşamında gerçekleşmişti. Şanslıydım zira böylesi hareketli ve sevimli bir grubu ilk kez canlı olarak dinlemek hoş bir deneyimdi. Sonra bu gece bu videolarına rastladım. Grup yeni çıkardıkları iki şarkısını bedava indirin diyor, benden söylemesi. Yine bol miktarda aniden bağırış çağırış, arka planda hiç bitmeyecek gibi süren uyumlu bir ses karmaşası. Keyboard'daki kızın o salınımları dünmüş gibi gözümün önünde, hala canlı.
Yıllar geçiyor, ki aslında daha iki buçuk sene geçmiş, ben Young Folks'u dinlerken, Unfinished Sympathy'i dinlerken yaşadığıma benzer bir ruh haline daha da çok bürünüyorum. Zamanında bu şarkıyı bana dinletmek isteyen insanları, dinletmek istemeden, amaçsızca kulağıma çalınmasında emeği geçen alakasız insanı düşünüyorum. Sonra sabahın saat 8'inde bir arabanın camından sekerek gözüme gözüme giren saçma sabah ışığının görsel keskinliği ve hissel zayıflığı arasında yol alırken, içimi o soğukta ısıtan tek şey bugün bu şarkı oluyor. Hala her dinlediğimde kollarımı iki yana açıyor, havada salınıyormuşçasına gözlerimi kapatıp dans ettiğimi sanıyorum ama yaptığım şey danstan çok küçük bir çocuğun ritmsiz hareketlerine benziyor. Her dersten önce ve dersten sonra bir kez olmak üzere günde 10 doz alınabiliyor. Neyse ki bağımlılığım olan şarkıların içinde en tehlikesizi bu ve doz aşımı beklenmedik etkilere yol açmıyor. "Idiot, slow down, slow down."
Efendim, son zamanlarda üzerime iyiden iyiye çöken bu rehavetin sonu nereye varacak ben de bilemiyorum. Bir yandan hissettiklerimi o ana hissedip tüketiyor olmanın verdiği boşluklar beni rahatlatırken bir yandan da buraya aktardığım ve aktaracağım şeyleri sadece his ile sınırlandırmış olduğum düşüncesi sinirlerimi hoplatmaya yetmekte. Geçen gün de birisinin hafıza kaybı yaşayan insanların kendileriyle ilgili hiçbir şey hatırlamamaları ve huylarını, kişiliklerini kaybetmelerini eninde sonunda ruh denen şeyin olmadığı sonucuna bağlaması o anda sabahın 10'a 10 kalasında suratımda anlamsız bir ifadeye yol açtı zaten. Hiçbir şey demedim. Öylece tatminsiz bi ifade ile suratına baktım durdum adamın. Bu ara öylesine surata bakmalara doyamıyorum. "My mind is going. There is no question about it. I can feel it. I can feel it. I can feel it. I'm a..fraid."
Yeni müzikler dinleyeceğim günlerin yakında olduğunu düşünüyor ve fakat zamanını kestiremiyorum. Çok da umurumda değil gibi bir tavır içerisindeyim müziğe karşı. Tembellik yapmaya çok alıştım zaten. Reader'ım iyice çöplüğe döndü. Canım sıkıldığında açıp bir iki bir şey okuyorum, paylaşıyorum. Onun dışında birkaç item'a baktıktan sonra +1000 olanlara yukarıdaki panelden "mark all as read" diyerek, üzerimdeki yükü hafifletiyorum. İyi oluyor tavsiye ederim.
"x 80lerde bitti", "y 90larda bitti" diyen insanlardan ise hiç hazzetmiyorum. Kendisini olduğu ana uydurmayınca, zamanında uydurabildiği anlara kendini kapamış insanların tüm dünyayı da o zaman dilimlerine hapsetmesinde hiçbir ulvilik, hiçbir akılcılık göremiyorum. 90lardaki müziği hiçbir müziğe değişememem ve değişemeyecek olduğumu düşünmem bile bana "Müzik 90larda bitti" dedirtmiyorsa, hiç kimse böyle cümleler kurmamalı, bir şeyleri böyle tanımlayıp, sınırlamamalı bence. Bence tabii. En nihayetinde annesine göre liberal, sevgilisine göre faşist, pek de omurgalı görünmeyen bir insanım.
Neyse, aslında esas soru şu: Yarına nereye gitsem, D.'a doğum günü hediyesi ne alsam? Bu da zaten benim gibi tam da ayağının altındaki yer sallanmadıkça dünya umurunda olmayan birinin derdi olabilirdi ve dünyadaki tüm sorunlardan bu ara seçe seçe bunları seçtim kendime. Ha bir de kulaklıklarımı tamire götürmem lazım ki inanmayabilirsiniz ama bu, yazıyı yazma sebebimdi. Hatırladığım iyi oldu. "You ask me where the hell I'm going at thousand feet per second?"
"I've been told to give up the ghost, in your arms, in your arms" demiş ve bu zamanlarıma ne güzel fon müziği yapmış Thom. Her zamanki gibi çok düşünceli.
Garip, eksik, yamalı, buruşuk, yaralı, çizilmiş, yırtılmış gibi sıfatlar geliyor aklıma Xiu Xiu denince. Grubun geçmişine çok hakim olmamamı mazur görün, ben ne zaman "Şu Şu" dense, kulaklarımı o yöne çevirmiş ve fakat onlara olan o ilgimi sabit tutamamış, bu anlamda tembelliğimin ve dağınık aklımın kurbanı olmuş biriyim. Birkaç şarkı, hoşuma giden ve gitmeyen birkaç söz ile sınırlı sanki grupla ilgili hafızamdaki her şey. Ha bir de Parenthetical Girls'ten Zac Pennington ile Jamie Stewart'ın beraber çalışmaları aklıma kazınmış. Her neyse, lafı bugün hiç uzatmak istemeyip yine sakız gibi uzatıyorum, son albümleri olan "Dear God, I Hate Myself"i ise bu müzik isteksizliği dönemimde hemen indirip dinledim. İlk dinleyişlerde bir türlü içine dahil olamadığım bir dünyaya girmeye zorlanıyormuşum ama içerden de grup beni şarkılarıyla dışarı atıyormuş gibi geldiğinden, orada burada muhtelif kişilere albümün vasat olduğu yalanını söylemişim de haberim yokmuş. Meğerse grup tarafından dışlanmamdan kaynaklanan hasetimden öyle demişim. Aramızdaki husumeti sonlandırdıktan sonra, onlara bir alıştım ki sormayın. Gün aşırı ziyaret ediyoruz grupla birbirimizi. Dinledikçe daha da güzelleşen albüm klişesi bir tarafa, prematüre dinleyişlerden sonra şarkılarla albümü dinleyecek olgunluğa ulaşan kulaklar gerekiyor bu grubu kavrayabilmek için, ki kavrayamadan da sevilmiyorlar zaten. En son bu sabah Pitchfork'ta albümün ikinci single'ı olan Grey Death (Kill Rock Stars) için en az grubun kendisi kadar ilginç bir klip yapılmış. Bugün baltayla onlara gidiyorum, klipte başaramadıkları birbirlerini öldürme işini ben halledeyim diyorum. Eh boşuna dememiş atalarımız, a friend in need is a friend indeed.
"Oha son üç ayda Radiohead'den fazla dinlemişim" dediğim gruptur The XX. Sağolsunlar benle beraber etrafımdakilere kısa sürede (Intro'yu düşünürsek bu süre ortalama iki dakika sekiz saniye) bulaşmayı başardılar. Artık herkes işte, evlerde bu grubu dinliyor son dört beş aydır. Her ne kadar onları canlı dinlemek gibi bir istek içine sokamasalar da beni, yine de orada burada gördüğümde kulak kabartıyor, gözlerimi dikip izliyorum. Pitchfork'un Surveillance serisinden iki şarkılık, 11 dakikalık The XX minimini konseri de bunlardan biriydi. Benim içim bayıldı bazı bazı haberiniz olsun. Ayrıca son olarak söylemek isterim ki 2009'da üstün başarı ödülü vermek istediğim bu grubun buralara konser için davet edildiğinde istediği para, senelerdir başarısını devam ettiren ve getirilse baya sükse yapacağı bilinen grupların birkaç katıymış. Yavaş gelsinler diyesi geliyor bazen insanın.
Portland nasıl bir memleket ise, oradan çıkan her şey dinlenesi oluyor sanki. Yine bir Portland grubu olan Luke Wyland'in projesi Au'dan daha önce bahsetmiştim. Baterist olan Dana Valatka ve Luke'un bir arada sürdürdükleri bu proje benim o zamanki deyimimle tertemiz bir müzik icra etmekteydiler. Au ve Verbs adında iki LP çıkarmış olan Au en son Amerika'da Ekim 2009'da Versions adında bir adet EP çıkarmışlar da haberim olmamış her nasılsa. Tabii bir süredir yeni müzik bulmak için pek de blog eşelemediğim düşünülürse çok doğal bu aslında. Bu EP'de ilk iki albümlerinden birkaç şarkının yeniden yorumlanması ve yeni birkaç şarkıdan fazlası yok. Bir de klipleri var Ida Walked Away (Aagoo) adlı şarkıları için Tokyo'lu yönetmen Takafumi Tsuchiya'nın çektiği. İzledim, yine kaleodoskopik müziklerine yakışır bir klip olmuş. Renkler, kareler, üçgenler, hepsi bir arada Kandinsky'e selam yolluyor gibi.
O halde nce klibi izleyin, ilginizi çekerse Luke'un kendilerini tanıttığı diğer videoya da göz atın.
Liars dinlerken kendimi ufak bir erkek çocuğu gibi hissettiğimi söylemişimdir buralarda çok kez. Bu sefer öyle olmadı ama bu demek değil ki sevmedim, sevmeyeceğim. The Sisterworld'un ilk klibi Scissor, taşın makası ve hatta diğer bir çok şeyi nasıl kırabildiğine örnek teşkil etmekte. Saçmalamayayım da izleyin.