çocuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
çocuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Çarşamba, Temmuz 23, 2008

"see myself sing..."

Her şeyin ne gerektiği ne de gerekmediği gibi gittiği bir günün sonunda evin sokağında eve doğru yürürken, karşıma çıkan üç şey günün anlamsız tadını alabildi.

Biri bana doğru koşan minik bir kediydi. Kendisinden büyük kulakları ve uzun tüyleri vardı. Onu severken epeyce gülümsedim, mutlu oldum. Kediler harika yaratıklar zaten. En berbat zamanlarımda bile, herhangi bir kedinin hareketlerini izleyerek gülümseyebiliyorum mesela. Bu bile onları harika olarak nitelemeye yeter.

Sonraysa bizim sokakta sahibiyle sabah yürüyüşlerine arada sırada tanıklık ettiğim ve bugün adının Venüs olduğunu öğrendiğim bir adet husky vardı; onnu gördüm sahibiyle yine. Bu sefer akşam yürüyüşüne çıkmışlardı. Venüs hanımefendi pek bir mağrurdu ama adını söyleyince üstüme atlamaktan kendini alamadı. Huskylerin yüzündeki o donuk ifadeye rağmen, nasıl bu kadar çocuk gibi sevimli görünebildiklerine hep şaşırmışımdır. Tabii bir de sahiplerinin sıcak yaz günlerinde soğuğa programlanmış bir köpekleri aldıklarından dolayı vicdan azabı çekip çekmediğini sorgularım hemen akabinde. Yazık çünkü bu sıcakta ben üstümde minik bir elbiseyle bu kadar bunalıyorken, eksi derecelerde korunmak için kendilerinde varolan o tüylerden nasıl bunalmıyorlar? Bunalıyorlar tabii işte... Yazık o yüzden.

Kedicikten sonra bir de Venüs hanımefendiyle hoşbeş ettim ve yüzümde komik bir gülümsemeyle yoluma devam ederken, birkaç adım sonra 7-8 yaşlarındaki bir kız çocuğunun elinde ufak bir top gördüm. Avuçlarının içinde tuttuğu bu topu mıncıklayıp, karşısında duran 10-11 yaşlarındaki erkek çocuğuna bir şeyler söylüyordu. Şöyle dedi tam ben aralarından geçerken kısık gözler ve korkutucu olmak için garip bir şekle soktuğu sesiyle:

"Bu topla seni çöpe fırlatacağım. Çok canın yanacakkk!"

O an bu cümleler bana o kadar sevimli ve komik gelmiş olmalı ki, kıza dönüp istemsizce, gözlerimi kısarak "Uuuuuuu çok korkuuunç!" dedim yine gülümseyerek. İki çocuk da bana baktılar kocaman güldüler. Süper hiper hissettim bir anda. O mutlulukla 15-20 adımda apartmanın kapısına vardım. O 15-20 adımda ise uzun süredir kulaklarımda müziğim olmadan dışarda adım atmadığımı ve aslında hayatın ben yürürken etrafımda olan biten kısmını kaçırdığımı farkettim. O kadar kendime dönmüşüm ki, yanımda birisi yokken tek başıma etrafta dolanmaya çıktığımda veya bir yerden bir yere giderken en az yürümemi sağlayan ayaklarım kadar normal bir uzvum haline gelmiş kulaklıklarım. Daha dış dünyaya adımımı atmadan kocaman çantalarımdan kulaklığımı ve iPod'umu bulma çalışmalarına başlıyor, sonra onları istediğim konuma getirmeden dış mekanlara çıkmıyormuşum. Çıkınca da kocaman bir köpük baloncuğun içinde hayatı film tadında, fon müzikleriyle algılıyormuşum. Ama bunu yaparken tamamen kurguladıklarım varmış algıladığım. Aslında algıladıklarım kurgularımmış ve gerçekle kurgularımın alakası yokmuş. Hayat gerçekte, adım başı gülümsetebilen bir şey olabiliyormuş arada sırada. Mutlu oldum kendimle ilgili bunu keşfedince. Bundan sonra kulaklarımı içime değil dış dünyaya kabartacağım sanırım bir süre daha.

Kontrollü ve şartlı değil de rastgele gülümseyeyim biraz da. Hem Sigur Ròs ne demiş bir şarkısında:

"the peace was gone
balance leaks out
i fall down
slide forward
through my head
i always return to the same place
total silence
no answer
(but) the best thing god has created
is a new day"

Tam olarak şu şarkısında hatta.

Cuma, Temmuz 20, 2007

Eveet... Yine bir Efterklang gecesiyle karşı karşıyayız...

Antitech ile başladığım yolculuğa, Kloy Gyn ile devam etmekteyim. Sabahtan başladığım Cardinal Melon'uma akşam da Peppermill'de bir adet daha ekledim. (alt anlam: yazarın anlatmaya çalıştığı şey sanırım kafam güzel ondan böyleyim bakmayın siz benim bu hallerime)

Siz yine de alt anlamları falan bırakıp bakın benim bu hallerime... Sigara tüketimimin had safhada ilerlediği şu günlerde, tek aklıma gelen şey eskilerden bir takım görüntüler oluyor. Karanlık noktalara çekildiğimin gayet farkında olan ben, elinde olmadan bazı yerlere kaydı, bazı şeyler yaptı, mutlu oldu, mutluluğun tadına doyamadı, daha fazla olmak istedi, daha fazla mutlu oldu, yine doyamadı, daha fazla istedi ama Cardinal Melon misali, mutluluk da ufak bir şişedeki uçucu bir sıvıdan ibaretti. Dur dedi birileri. Durdum. Duruyorum. Durmak iyi bir şey olmalı. Sonradan farkedeceğim bunu da umarım...

Ondan, bundan, kitaplardan, yaz gecesinin güzel bir anlama geldiğini farkettiğim o andan, Zero 7'dan, saçlardan, ellerden, Exorcist'ten, göz açıp kapayıncaya kadar geçen Múm'lu 3 saatten, büyüden, sihirden, külden, "paylaşılan bir tabak tavuklu makarna"dan, yemek yaparken farkına varılan bir çift gözden, ayrıntı delisi bir insan olduğumun 1263623863876 defa kendi kendime kanıtladığım o zamanlardan, sabah kahvesinden, pancakelerden, "Tribeca"nın okunuşlarından, Sigur Rós ile dalınan uykulardan, turuncu yeşil perdelerden yansıyan ışığın birilerinin yüzüne ne çok yakıştığından;

tüm bunlardan mutlu mutlu bahsetmeyi isterdim.

İsterdim ama...

Madem yazım bunlarla ilgili olmayacak başka bir şey yazayım dediğimde aklıma başka bir şeyin gelmiyor oluşu da yine o hiç sevmediğim içimdeki o odanın açılıp, hep orada yaşaması gereken içimdeki bir 8 yaşındakinin yanına oyun arkadaşı bulduğu ve onu yanına, o odaya aldığı anlamına geliyor. Ne zaman öğrenecek tek kalması gerektiği gerçeğini; daha ne kadar şey başına gelmesi gerekiyor onun bilmiyorum. Şimdi bana düşen o oyun arkadaşını oradan çıkarması için ona kapıdan yalvarmak. Biliyorum çok zor olacak o kapıyı açması ama "Kinder sürpriz yumurta var elimde, senin için; hadi aç kapıyı" şeklindeki kandırmacalarım hala sürmekte... Bakalım. Merakla bekliyorum. Açınca da içinde envai çeşit düğmelerin olduğu eski bir kutu ve kinder'imle yanındaki çocuğu değiş tokuş etmeye çalışacağım inatla. Bu sefer kazasız belasız atlatacağımıza inanıyorum bu pazarlığı...

Ayça bana zamanında küçük bir adet biblo vermişti, Japonya'dan beni hatırlattığı için bana hediye aldığı... Ona benzetiyorum bazen kendisini. elleri falan yok onun da. Sıkıca sarmalanmış bir kumaş ile. Gözleri minicik görünmüyor. Ağzı ve burnu ise yok neredeyse. Prematüre henüz... Eskiden, çok eskiden böyle değildi. 12 yaşına falan gelmişti sanırım. İlkokulu bitirmiş olmanın haklı gururunu taşıyan bir çocuk gibiydi. Ama şanssız bir sene sonunda bir anda elleri kolları, tüm bedeni ve ruhu yara bere içinde kalmıştı. Bir yerlerden tepetaklak düşmüştü yaramazlık edip, sözümü dinlemeyip. Ama naapsındı... İlk kez hayal arkadaşları dışında harika bir arkadaş edinmiş olmanın verdiği heyecanla dağ tepe demeden dolanıyordu o ufacık boyuna aklına bakmadan... Sonra onun yaralarını sarmaya çalıştığımda farkettim ki yara almamış tek bir yeri yok. Ben de hemen mumyaladım kendisini. Beyaz değildi ama üstündeki bez. Pembeydi. O pembe kumaş onu hareket etmekten alıkoysa da bir gün bir şekilde yaralarını geçirecekti ne de olsa. Sonra şimdilerde uzun süredir dinlenmiş ve büyümüş olmanın verdiği cesaretle, hiç ummadık bir zamanda kollarını oynatıp kapıyı tıklatan ilk çocuğu yanına aldı. Oynadılar ama çok yoruldu. Elinde o çocuğun mavi oyuncağıyla köşesine çekildi. Nefes nefese oturuyor olduğunu biliyorum; gözlerimin önünde çünkü her an. Diğer çocuk ise sıkılmış bir ifade ile kapının önünde her an gitmek için o kızın gözlerinin içine bakıyor hatta. En iyisi çıkıp gitmesi belki de ama kapı açılmıyor. Kızın ikna olması lazım sanırım.

Bir gün ikna edebilmeyi başarabilirsem mutlaka yazacağım son durumu. Bilirim pek "Meraklı Melahat"larsınız hepiniz!

Vehasıl, ufak çocuk konuşmalarını bir tarafa atarsak, yeni müzikler dinleyesim, aklımı onlara verip, dağıtasım var çok feci... Yeni filmler izleyip, yeni anlamlar yükleyesim, hatta anlamsız bırakasım var... Zira anlam konsunda fazla yüklenme yaşıyorum son günlerde. Nereye ne anlam atayacağımı şaşırmış haldeyim. İmdat!

Artık yazıyı bitirmek istiyorum izninizle, daha fazla saçmalamadan.
Son olarak demek istediğim şey, odamdaki rengarenk lambaları tekrardan açmamı gerektirecek bir sebep arıyorum hayatımda. Bulanlar haber versin, bana yönlendirsin.

İyi geceler.