unutmak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
unutmak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazar, Nisan 01, 2012

"Say my name whisper it"

Nasıl ki yaşadığımızın toprağın altında kaybolanları bulmak için arada bir kazı çalışması yapmak gerekiyor aynısını zihne de yapmak lazım. Zihnin derinliklerinde kaybolmuş anılar, o an bize ne hissettirdiyse, şu an da onu hissettirebiliyor. Tarihi bir esere dokunup, onun neler görüp geçirdiğini hissetmeye, anlamaya çalışmak gibi, anıların yapıştığı anlarda neler hissettiğimizi düşünmek, şimdilerde yaşamanın bir anlamı kalmadığı zamanlarda en büyük hazinemiz haline gelebiliyor. Unutmak kötüdür evet ama sırf sonra unuttuklarımız karşımıza çıktığında yaşadığımız tarifsiz hissiyatlar sayesinde iyidir de. Bir yaşanmışlık, bir kişi, bir şey unutulabilir belki ama o anı, o kişiyi, o şeyi, bizi oraya götürenlerle birlikte unutabilmek, ciddi bir hafıza sorunu yok ise kişinin istese de başaramayacağı bir şey. Bunun için şükretmek gerektiğini düşünüyorum.

O yüzden evet, unutmak, sonradan farkına varmadan ama her nasılsa bilerek bir yerlere serpiştirdiğimiz kırıntıları takip ederek hatırlamak koşuluyla dünyanın en güzel şeyidir bazen.

Deer Stop by Goldfrapp on Grooveshark

Salı, Mart 11, 2008

[Yazmak + Okuyup Hatırlamak = Zaman Yolculuğu] ?

"Bir şey vardı ama neydi? Yazmadığım bir şey olmalı… Unutmuşum… Yazmadığım bir şey olmalı çünkü unutmuşum…

O zaman şöyle başlayalım: İnsan neyi unutur? Ne zaman unutur? Neden unutur? Bütün bir hayatı sığdırdığımız belleklerimizde pas tutmuş olanlar yazmadıklarımız mıdır acaba?

Öyleyse şöyle diyelim: İnsan yazmadığı her anı unutur (mu?).

Yazılmamış anlar… Birer adet kalem ve kağıttan günümüzde ise, imkansız görünüyor ama, bir adet bilgisayardan uzak durduğumuz anların ortak özelliklerine bakmak lazım belki
de. İnsanı yazmaya iten nedir ona bakmak gerek…

Acının her türü, yalnız kalınan zamanlardaki yüzleşmeler, kimseye söylenilemeyecek olanlar; sırlar, zayıflıklar, eksikler, hüzün, utanç, keder, sıkıntı, pişmanlık… Kimseyle paylaşılmayacak olanlar…

Çektiği acıyı kimseyle paylaşamayacak olanların, içsel gök kubbesinin altında hiç kimseyi barındıramayacak, kendini başka biriyle paylaşmanın nafile olduğunu bilenlerin, sonuna kadar yalnız kalmak isteyenlerin belki de en büyük sorunudur yazmak. Paylaşmak istediklerinde, yanlarında birilerinin eksikliğini hissettiklerinde, tek yaptıkları şey “ben”lerini karşılarına alırlar ve onlara anlatır gibi kaleme kağıda sarılıp karşılarındakine bir mektup yazarlar, zamanı geldiğinde o mektup açılsın ve birkaç saniye içinde geçmişe doğru bir yolculuk sağlasın diye… Unutulacak olan bir şeyler varsa bunlar acılar ve yüzleşmeler olmamalıdır çünkü. Unutulacak bir şey varsa, onlar yazılmamış olanlardır ya hep. Sevinç anları, aşık olunduğunda hissedilenlere benzer anlık heyecanlar… Kaderinde unutulmak olanlar… Arada bir hiçbir uyarıcı yardımı olmadan hatırlandıklarında anlık bir gülümsemeyle geçiştirilip gitsinler diye… Nasılsa mutluluk veriyorlar, anımsanması gerekenler ise acıtanlardır ya hani…

Halbuki öyle midir ki an içine konulmuş, sıkıştırılmış ve kilidi okumakta saklı olan bir aşk acısının hatırlanışı… Uzun süredir unutulmuş olan ve zamanında kendi kendinize o tarihte açılmak üzere postaya verdiğiniz o mektup, bir anda ve hep de tam zamanında gözünüze çarpar. Hevesle, “Bak sen… Neler yaşamışım ben yahu” diyip bir “oh” çekmek arzusuyla, gözü dönmüş bir halde açarsınız onu, okursunuz ve işte budur, bu anda saklıdır zaman yolculuğu. Zaman yolculuğu denen şey unutulanın hatırlanmasından başka bir şey değildir zaten. Ve o mektuptur, yazan insanın zaman yolculuğu için bileti…

Yazma ve okuma ile yapılan bu zaman yolculuğunda, unutulduğunu sandığımız ama tek bir hatırlatma ile yeniden canlanan o yaşam anları bize yaşadığımızı kanıtlar aslında. Hansel ve Gretel öyküsündeki çocukların kaybolmamak ve geldikleri yolu hatırlatması için yerlere ekmek kırıntıları atmaları gibi aslında, yazmak ve kaydetmek de. Geri dönüşümüzü bilirsek çıkışımızı da bulabiliriz demektir bu. Ancak o kırıntıları neden oralara bıraktığımızı unuttuğumuzda ( “an”ımsayınız: işaret parmağınıza bir şeyi hatırlamak için bağlamış olduğunuz ipe bakıp neyi hatırlamanız gerektiğini unuttuğunuzu fark ettiğiniz zamanlar ) işler sarpa sarıyor ve bu sefer de şimdiki zaman ve geçmiş zaman arasında bir yerde araf acıları çekerken buluyorsunuz kendinizi. O zaman yanınızda size hangi zamanda olmanız gerektiğini söyleyecek birini arıyorsunuz ama zaman yolculuklarının tek kişilik olduğunu fark edip başka bir yolcuyla çakışabilecek anları aramak üzere yola koyuluyorsunuz ve Ta Daaa! İşte size bitmek bilmeyen bir yolculuk. Bu sefer de başkalarıyla olan yaşam anlarını hatırlamaya çalışıyorsunuz… Mektupları arıyorsunuz sizi başka anlara götürebilecek. Mektupları bulunca hatırladığınız ama var olduğunuz o anda artık “var”olmayanları bulmaya çabalıyorsunuz ama nafile çünkü çıkış yolu, buraya neden düştüğünüzü hatırlamakta. Ama bir türlü hatırlayamıyorsunuz.

Çıkış yolu da, kaydedilmeye değer bulunamayan ama aslında itinayla zarflara konulup gönderilmiş olması gerekilen, o olmayan mektuplarda saklıymış; bu sefer de onu fark ediyorsunuz. Kaydedilmemiş mutluluk anlarında, sizi heyecanlandıran, serotonin etkisiyle kendinizi kaybedecek kadar haz sarhoşu olduğunuz o yazmaya vakit bulamadığınız anlarda... "

diye yazıp kaydetmişim bunu birkaç sene önce, "yazılar bidiler" diye adlandırdığım bir klasöre. Sonundan pek hazzetmediğim için eklemedim. Gerek de görmedim daha uzatmaya şu anda.

Ayrıca özellikle sondan bir önceki paragrafıyla Lost'un dördüncü sezon beşinci bölümünün yıllar önceden kalma spoiler'ı gibi göründü gözüme. Bilmiyorum ama yakında Lost'u zaten yıllar önceden parça parça benim yarattığım ortaya çıkarsa hiç şaşırmam herhalde. Lost bu; senaristlerin arasında farkında olmadan yer almam gibi her şey mümkün bu dizide nasılsa.

Cuma, Şubat 29, 2008

"who'd ever thought you'd join a band"

"En çok da neye üzüldüm bu son bir ayda biliyor musun? O yolculukta izlediğim bir film vardı. Az önce gördüm. İzlerken pek beğenmemiştim ama bir gece yarısı yürüyüşüne fon müziği olması beklenen şarkıları ("seni benim yapamıyorum görünüşe göre" diyor(du o zaman da) benim için bir tanesi hatta) filmin daha en başından duyunca takılıvermiştim. Onu görünce içimde, bir türlü yapılamayan ve bunca şeyden sonra da yapılamayacak olan o yürüyüşe çıktım. Tam da üzerimde seni gördüğüm zamanki kokumu sürmüşken sabah sabah. Bu ikisinin üstüste denk gelmesini büyük bir tesadüf olarak algılayabilen bir tek ben olabilirdim zaten. Sen değer vermezdin; versen de şimdiye çoktan unutmuştun bile!"

İstanbul pek güzeldi her zamanki gibi. İ. ile Ara'da yenen güzel bir akşam yemeği ile başladım. Ama önce Gümüşsuyu'na adımımı attım tabii. Sonra Ara'dan çıkıp, E. ile Doğan Apartmanı'nda geçirilmesi planlanan bir gece. İ. ise erkenden kalktı. O sırada çalınan kapı ile içeriye üç erkek birden giriverdi. Birini hiç tanımıyordum. Sonradan marangoz olduğunu öğrendim. Birini tanıyordum: C., diğerini ise tanımıyordum ama tanıyordum oradan buradan: O. Güzel bir geceydi. Ertesi günkü görüşme için erken yatayım demişsem de olmadı. Saat 3'ü buldu uyumam.

Ertesi gün saat 10'da E.'in telefonuyla uyanış ve O.'ı uyandırma faslı. Kulaklarımda çınlamakta sesi: "Tamam aşkım uyanıyorum". 15 dakika debelendikten sonra uyandırabildiğim o adam ile 2 saatlik bir mutfak keyfi ve sonrasında Galatasaray Lisesi karşısındaki kuaföre gidiş...

Metrocity'de diğer E. ile buluşma ve günün kaçıncı olduğunu bilmediğim kahvesini içerken yaşanan heyecan. 21. katta kırk dakika süren bir görüşme sonrası yüzümdeki mutlu ifade ile çıkış ve Kanyon'da yenilen koca tabak dolusu yemek.

Sonrasında ise C. ve pek sevgili sevgilisi Y. ile buluşuldu yanımda sabahtan beri benimle dolaşan E. ile. Kum Saati'nde içilenler ve güzel sohbet... Bundan hemen sonra apar topar Doğan Apartmanı'na doğru bir yolculuk ve oradan tekrar Gümüşsuyu.

Hiç üşenmedim bunları yazarken evet. Siz de üşenmediyseniz sürpriz hediye falan vermiyorum bu yüzden hiç heveslenmeyin.

Son iki gündür yorgunum. Ara ara moleskine'ime yazılar yazıyorum. Onlarla ilgili ayrı bir yazı yazsam daha mutlu olacağımı düşünüyorum. O zaman why not?

"Filmde diyor ki biri diğerine ´Neredeydin?`, diğeri cevaplıyor, ´Seni unutmaya çalışıyordum veya affetmeye.` Bunun üzerine unutmak mı affetmek mi daha kolay diye düşünmeye başlıyorum. Biri diğerinin önkoşulu sanıyorum."

Pazar, Şubat 17, 2008

"That's how it starts..."

Şimdii... Nereden nasıl başlasam bilemiyorum.

Cuma günü Cloverfield'a gittik. Karakterleriyle ilgili sorunlara ve oyunculuktaki eksikliklere rağmen yine de sevdim. Aksiyon ve birkaç fobimle ilgili birkaç sahne bekliyor olmamdan dolayı, beni gayet tatmin etti. Bugün bir kez de D. ile gittik. Yine sevdim. Ama o sorunlar gözüme daha çok batmaya başladı. Bir daha izlemeyeceğim. Ama arada bir kendimce dertlerimle boğuşurken açıp izlemek üzere indiriyorum filmi şu dakikalarda ki açıp "aman ya ben de derdim var sanıyorum" diyebileyim ve dünyada daha büyük şeylerin olma olasılığıyla yüzleşeyim. Bazen insan odaklandığı şeyler yüzünden büyük resmi kaçırıyor. Geyik oldu evet ama öyle.

Onun dışında hayatım kendiliğinden devam ediyor. Otomatik pilottayım bir süredir. Arada delice eğleniyorum. Ama gerçekten eğleniyorum. En son dj olduğum o partide de öyleydi. Koşturmacalar arasında ara ara aklıma güzel düşünceler geliyor. Hoşuma gidiyor odağımın yönünü değiştirmiş olduğumu farketmek sanırım.

Bugün metrodan çıkarken aklıma bir ara yaptığım bir tespit geldi. Eternal Sunshine ve Vanilla Sky arasındaki bağ. Eternal Sunshine unutmayı yüceltirken, karakterler ağır bir aşk acısı sonunda hafızalarını sildirmek ve hayatlarına öylece devam etmek için uğraşırken (bir yandan da silinme esnasında unutmamak için çırpınsalar da hedef belli), Vanilla Sky'da aynı aşk acısı yaşananları unutamayan birinin intiharını takiben, önceden yaptığı bir anlaşmayla Lucid Dreaming denen, içindekileri kendinizin yönlendirebildiği bir tür rüyada devam etmekte. Yani unutmak değil de, rüyada da olsa o unutulamayan aşkı yaşamak için onsuz yaşama son vermek tercih edilmekte Eternal'daki restart uykusuna karşın. Sonrasında ise rüyasında bile gerçekleri görmeye lanetlenmiş birinin tekrardan yaşama dönüşü var. Ama yine umutla dönüyor... Başka bir yaşamda her ikisinin de kedi olduğu bir zamanda görüşmek ve bu sefer sonunda gerçekten ölmek üzere...

Hangi filmi daha çok sevdiğime gelince, hemen Vanilla Sky derim. Müziklerinin beni çok etkilemiş olması bir yana, unutmayı sevmeyen biri olarak Eternal Sunshine of the Spotless Mind'ı bir çırpıda gözden çıkarıyor olmam gayet öngörülebilir bir şey zaten böyle düşününce.

Onun dışında geçende I Know dinlerken kendi sesim ve İpek'in gitarıyla, şarkının sözlerini daha bir sevdim. Kaçtıkça daha hızlı kovalar geçmiş seni diyor şarkı. O yüzden iyi ki de kaçmamışım bir yerlerden diyorum; içimin artık acımıyor olmasını buna bağlıyorum.

Dışarıda kar yağıyor delice ve en az kar sevdiğim kadar seviyorum şu halimi.

"I'm not coming undone,
I'm just waiting for the day"

Cuma, Temmuz 27, 2007

Excavate Yourself

Sabırlı biriyim ben ve bu benim en takdir ettiğim özelliğim. Unutmadan yazayım dedim. Unutursam buraya bakarım. Ama unutmam bilirim.