imagine room etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
imagine room etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cuma, Nisan 10, 2009

"For the first time in June"

Eveet, nihayet son zamanlarda blogumun renklerinden hiç memnun olmayışım buranın bu hale gelmesine ön ayak oldu. Bembeyaz, tertemiz oldu her yer. Yukarıda gördüğünüz benim gözlüğüm. L.'in yani fotoğrafı çeken insanın deyişiyle "faceglasses". Oradan beni çekmeye çalışmıştı geçen sene bir ara kendisi. Çok da güzel bir fotoğraf olmuştu. Ben de dün bilgisayarımı temizlerken bu fotolara rastladım. Ağustos 2008 sonu olmalı bu. Hatta bu fotoğrafın çekilmesinden bir gün önce de baya keyifli bir gece geçirmiştik. Hemen bir adet kanıt sunalım efendim.



L.'e bilmeden buraya header olacak bu fotoğrafı çektiği için teşekkürler ediyoruz buradan efendim. Eğer ki istemem senin odanın fotoğrafını çekmiş olmayı diye yan çizmeye kalkarsa, buradan kendisine tezindeki Starbucks'ta sarma konulu fotoğrafı kimin verdiğini hatırlatmak isterim. Çok adiyim, evet.

Bu aralar içimde mutlu hisler sezinlemekteyim. Buraları tertemiz yapma isteğimin ardında da bu yatıyor olabilir. Her güzel histe saçmalamaya meyilli bir hale gelmiş olmama karşın güzel bile idare ettim şimdiye kadar. Pencereden içeri giren güneş ışığından bile rahatsız olmuyorsam ben, yakın vakitlerde ilginç bir hale dönüşeceğim sanırım.

"Müzik nooldu müzik?" diye soracak olan varsa, şimdiden otursun oturduğu yere. Bu ara kendimi Cymbals Eat Guitars, Patrick Watson, Dumb, Asobi Seksu dinlemeye vermiştim ki, bu sabah gözümü My Bloody Valentine diyerek açtım. Aklımda Lose My Breath vardı. Tabii sadece o şarkıyla ve bu grupla sınırlı kalamadım. The Jesus and Mary Chain'e kaptırdım. Sonuç ise mutluluk verici. Uzun süredir kendimi evin içinde bu kadar rahat ve huzurlu otururken bulmamıştım.

Neyse işte, bir ara ava çıktığımda yeni bir şeyler bulursam ortaya atarım, beraber yeriz işte. Şimdilik Cymbals Eat Guitars'ın like Blood Does'ını dinlemeniz için Bozuk Kaset'e yönlendiriyorum sizi. Şimdi şarkıyı upload edemeyecek kadar üşengecim de.

Cuma, Aralık 05, 2008

Happy Birthday To Imagine Room and Me!!!



Biri bana biri Imagine Room için iki adet minik kek. O mumları üfleyip dilekler dileyeceğiz bugün. Öperiz :)

Pazartesi, Mayıs 19, 2008

Bazen merak ediyorum...

... kimler, neden Imagine Room'u takip ediyor. Garip geliyor buraya yazdıklarımı tanımadığım insanların okuyor ve hatta bazılarının takip ediyor olması. Bir ortaya çıksanız da merakımı giderseniz ne güzel olurdu diyorum ve Top Gear'ıma devam ediyorum.

Salı, Aralık 25, 2007

"hit the bottom and escape"

Ben normalde böyle biri değilim.

Böyle biri hiç değilim. Rahatım, sakinim, kimseye karışmam, bulaşmam. kimseye böylesine hayalkırıklıkları için kızmam çünkü kimseyi hayatımda hayallerimi kıracakları noktalara koymam. Onlarla ilişkilerimi hep doğru yerlere koyarım. En azından öyleydim birkaç ay öncesine kadar.

Sonra ne olduysa bir şeyler oldu. Böyle kapkaranlık bir oda haline geldi burası da içim gibi. Mesela ben bu kadar içmezdim. Hiçbir şeyi bu kadar da beni dağıtacak yerlere koymamam gerektiğini öğrenmiştim bir şekilde. Şimdi iyileşmem lazım acilen diyorum ama acilen yapılan hiçbir işi sevmiyorum. Attığım her adımdan korktuğum bu zamanlarda ise iyisinden bir arınma programına sokmam lazım kendimi. Hem bedenen hem de manen... Çok yordum kendimi. Ona buna üzül derken dinlediğim her müzik hüzün olmuş. Ufacık sevgi sözcüklerinden arkama bakmadan kaçar hale gelmişim. Burası "Imagine Room"du... Ona en çok üzülüyorum.

Kedim bile bu durumdan o kadar rahatsız ki, son bir aydır kendisine fırlatılmış tek bir oyuncak yok. Yattığım yerde onu yanıma alıp mıncıklamaktan, yatarken "Hadi Paul, yatıyoruz" diyip onu yumuşak karnından yukarı doğru çekmekten başka hiçbir şey yapmıyorum onunla. Halbuki en çok oyuna ihtiyaç duyduğu zamanlar onun... Kendim de dahil herkesi her şeyi boşlamışım.

Geçen yaz dinlediğim müzikler gibi eğlenceli ve umut verici başka şeyler dinlemekten korkuyorum. Diyorum ki yine içimden en derin neredeyse oralara bir ulaşayım. Yetmiyor daha da derine inmeliyim diyorum anlamsızca. Nereye kadar ama değil mi? Sorarlar böyle bir gün.

Weird Fishes/Arpeggi için bir şeyler yazmışım Ekim ayında. Nereye kadar diyince aklıma ilk gelen şey bu şarkı oldu. Hatta sözlüğe de yazmışım bir şeyler, sınırlarla ilgili. Buraya da geçireyim istedim:

"in rainbows'un ilk seferden kendine aşık eden şarkısı bu olsa gerek diye düşünüyorum. önceden kayıtlarını dinlemiş olmanın verdiği bir aşinalıkla demiyorum bunu. ilk dinlediğimde de en az şu anda bilmemkaçıncı kez dinlediğimdeki kadar zevk alarak dinlemiştim. öyle bir şarkı ki bu, başından "i get eaten by the worms and we're fishes" kısmına kadar enstrümanlar ve sözler hep bir arada dinleyeni denizin derinliklerine batıyor hissine sokuyor. tam o anda ise sanki hala devam ediyor olan bu dibe doğru inişin ortasında bir anlık pause tuşuna basılıyor, her şey yavaşlıyor... slow motion bir film karesi gibi, büyük bir kargaşanın arasındaki farkındalık anı gibi... sonra her şey kaldığı yerden devam ediyor. daha da derini varmış onu görüyoruz. birilerinin peşinden nereye kadar gidebilirsiniz gibi bir soruya şarkının bu anında gözünüzde canlanan yerle cevap veriyorsunuz. işte orası birisi için gidebildiğiniz en derin yer sanırım...

şarkıyı her dinlediğimde ise

"i'd be crazy not to follow
follow where you lead"

kısmında bu grubu ne çok sevdiğim aklıma geliyor. her seferinde de o sözleri kendilerine armağan ediyorum mırıldanıp..."

Ben bu entryi yazarken bu kadar derin olacağını düşünmezdim okyanusun derinliklerindeki dehlizlerin. Girdapların bu kadar derine indiğini de tahayyül edememişim. Meğerse baya derinmiş her şey. Birinin peşinden, onun gözlerini görmeden bile takılıp gidebiliyormuş insan.

"i'll hit the bottom
hit the bottom and escape
escape"

Şşşşş...

Perşembe, Kasım 29, 2007

You’re the one who grows distant when I beckon you near...

... demiş birileri yine. Benim göreim de hatırlamak anımsamak bu aralar.

Imagine Room'un dolayısıyla da benim doğumgünüm yaklaştıkça bakıyorum da her zamanki gibi ağlamaklı olmuş her şey. Yine bir doğumgünü ve yine gözyaşları olarak yeni yaşıma girişimi kutlayacağım. Yeni yaşım ise çok acaip bir yaş aslında. Birçok insanın dünya üzerindeki son senesi olmuş ve hatta senesi bitmeden başka yerlere doğru yol almaya başlamışlar. Nedir yaşımız hemen öğrenelim: 27!

27'ye girme arefesinde, ben de her insan gibi huylanıyorum acaba diyorum... Dünya üzerinde hiçbir şeyin beni intihar etme düzeyine getiremeyecek olması iyi bir şey evet, ama daha da kötüsü şu ki, intihar etmesem de kendimi öldürecek düzeyde derdi, sıkıntıyı hayatımın merkezi haline getirip, acı çekebiliyorum. Böyle de yaşayabiliyorum hani ama bu sıkıntılar ve acılarla nereye kadar diye sormak istiyorum:

Nereye kadar?

Olabilecek en yakın yere kadar diye cevaplıyorum bu aralar bu soruyu. En çok da bu acıtıyor sanırım. Bir şeyi isteyip de yapamamak kadar ahmakça bir şey yoktur sanırım. Yapabilecekken yapmamayı tercih etmek cesaret bulamadığın için... Neyse... Sigarayı daha çok içer, daha çılgın bir yaşamı benimseyebilirsem eğer dualarım kabul olabilir.

Dua demişken bir an aklıma geliyor bu aralar sık sık aklıma. Zamanında çok canımın acıdığın bir zamanda, kocaman kar tarlalarının ortasındaki okulumun içerilere sığamadığım bir öğledensonrasında çıktığım çam ağaçlı bahçesinde, o ağaçların ardına saklanarak insanları izlediğim, kendimi nasıl olup da bu kadar soyutladığım, insanların nasıl olup da hayatlarına bu kadar sorunsuz devam edebildiklerini düşünüp durduğum, bunu yaparken de içimden hayatımda ilk ve tek olan o dua edişim aklıma geldi. İlk kez bu kadar çaresiz kaldığım için bu kadar yakın hissetmiştim herhalde Tanrı'yı kendime. Onunla konuşur gibi, sanki önünde diz çökmüşüm gibi yalvardım kendisine, ya o an beni öldürsün ya da bana sabır versin diye. O öğledensonrası böylelikle birçok şeyin dönüm noktası olmuştu. Buradan Tanrı'ya sesleniyorum, bu aralar öyle bir öğledensonrasına daha ihtiyacım var. Bu sefer hangisini verir bana bilmiyorum ama yine de istiyorum... Ama önce kar yağması lazım değil mi?

Cuma, Nisan 20, 2007

zdgjtuwy

Kedi yerde otururken kendimin ondan ne kadar farklı olduğunu düşünmek istedim. Ama önce ayça'yşa konuşuyordum. Ondan önce de Zodiac'ta içiyordum bir sürü insanla. Kavunlu votkamı içerken bomboş hissetmiştim kendimi... Daha fazla içtikçe, daha fazla düşünmeye başladım... İçtikçe birikti düşünceler... Ne zamandır buraya bir şey yazmadım dedim. ve burdayım işte. Hiç gerçeklerden bahsedesim yok ama... Bu durumda bile o kadar gerçeklerden ahsediyor gibiyim ki...

Üstümdeki sigara kokusunu ne zamandır bu kadar mide bulandırıcı bulmamıştım. O sigara kokusu ki beni ilk kretek içtiğim zamanlara götürüyor... O zamanların ilginç havası sarıyor etrafımı. Sonra bir anıya gidiyor aklım... Ne zamandır hiç görmediğim bir görüntü. Ne zamandır hatırlamadığım bir görüntü. Odamda biri kretek içiyor. Bense içerde mutfakta bir şeyler hazırlamaktayım. Sonra kokuyu alıp içeriye gidiyorum. Onu yatağımda kretek içerken görüp, kızıyorum ona.
-Beni niye çağırmadın ki?!

Sonra yanına oturuyorum. Yatağın yanında yerde... O bana sigarayı uzatıyor. Ben karanfil kokulu sigarayı içime çekerken onun sigara üzerinde bıraktığı ıslaklığı ağzımda hisseerek mutlu oluyorum.

Ne zaman öğrendim acaba bu kadar ayrıntılara gömülmeyi. Gelecekte aklıma gelmesi için mi aklıma kazıyordum o ayrıntıları; yoksa kendi kendime "evet yaşadım" demek için mi biriktiriyordum tüm bunları. Her neyse...

Sigara boktan bir şey; evet.

Sonra, gecenin bir yarısı -aynı şimdiki gibi ama daha geç- sabaha karşı bundan daha daha daha etkili anıları hatırladığım başka bir anıya kayıyorum şu anda... Bu sefer de imagine room'umu(zu)n o sarı kareli kanepesinde, mor bir battaniye altında ısınmaya çalışan 4 kişiden biri olarak uçucu ama içe oturacak kadar ve üstüste içe çekilmeyecek kadar ağır olan bir müzik eşliğinde gözlerim dolu olarak görüyorum kendimi... Ne güzel(di)...

Bir araya gelen birkaç kişi ve onların kendi apayrı hayatlarına rağmen her şeye aynı yerden devam edebilmesi her bir araya gelişlerinde... Onlardan biri olmak çok hüzünlü ama bir yandan da keyif verici. Böyle şeyleri herkes yaşayamıyor sanırım. Kimsenin böyle anıları da olmuyor. Kimse bir gece içinde Reykjavik'ten Ankara'ya, oradan da İstanbul'a uçamıyor bir anda... Kimse sayıklamalarını bu kadar aleni ama bu kadar kapalı yapamıyor. Kimse gözünü kapadığında yaşadıklarına bakıp "ne çok şey yaşamışım" diyemiyor. Kimse "kimse bunları yaşamamıştır" diyemiyor.

Benim dışımda.

Ya gerçekten olağanüstü anılara ve yaşanmışlıklara sahip olan biriyim, ya da aptalın tekiyim. Büyük ihtimalle bir çok kişi -okuyanlar için tabii- beni ikinci olasılıkla değerlendirecek... Olsun. Aptal da olsam buna inanabildiğim için herkesten daha şanslıyım.

Sayıklamalar halinde devam eden bu blogu kişisel çöplüğü olarak kullanmak isteyen herkes için açık ayrıca burası... Eğer ilgilenen olursa da onları bu odada görmek, klozete kusarmış gibi yazdıklarını okumak veya okumamak çok zevkli olduğundan, isteyen herkes bir mail aracılığıyla burada kusmak istediklerini kusabilir... Blog da herkesin kendi kendini aptal bir şekilde meşru kılabildiği bir ortam olduğundan, en azından işlevsel olsun burası değil mi...

Oradan oraya atlamak gibi bir lüksü -aynen şimdi, az önce, hep ve her zaman yaptığım gibi- daha başka kim nerede bulabilir ki bir blog dışında.

İyi geceler...