lost etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
lost etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cuma, Mart 27, 2009

The Uncomfortable Truths Well

Dün sakin sakin Lost izliyorken boş vaktimde, bir anda dönüşüp Fenerbahçe-Galatasaray derbisi izleyen fanatik bir izleyici haline geldim. Dizinin sonuna doğru olacakları anlamış olduğumdan zaten yüzüm buruşuk bir şekilde "Hayır ya" şeklinde bağırıp çağırıyordum ki tam düşündüğüm gibi oldu ve kulaklığı fırlatıp saçma sapan bağırırken buldum kendimi. Hiçbir kurguya böylesi tepkiler verdiğimi hatırlamyıyorum ben ama tabii en sevdiğim karaktere pek sevmediğim başka bir tanesinin yaptığı affedilemezdi. Bundan sonra S.'in ismini farklı kötü sözler yerine kullanacağımı açıkladım dün gece. Neyse.

Ne zamandır saat 2'ye kadar uyumamıştım. Şimdi acaip bir halde oturuyorum burada.

Tüm bunların dışında Oldboy adlı filmi izleyeceğim. Sonra eğer cesaret edebilirsem bir kez daha Synecdoche NY izleyeyim diyorum ki izlersem kimse beni o film hakkında yazmaktan alıkoyamaz. Neyse, eğer o film hakkında bir şey yazmazsam bilin ki izlememişimdir.

Dün öğrendim ki Soundgarden denen lise 1'e geçtiğim yaz boyunca bana eşlik etmiş olan pek bir şahane grup, bir yerlerde tekrardan sahneye çıkmışlar. Tabii ki Cornell'siz ve dolayısıyla eski tat yok ama olsun. Fikri bile güzel geldi zira kendilerine hala açım. İnanmayanlar buraya.

Bazen bazı insanları o kadar çok seviyoruz ki, bazılarımız o insanların kendilerine yaptıkları kötü şeylerin kötü olduğunu kabul etmemek için, gidip başkalarına kendilerine yapılan o kötü şeyin aynını yapıyor. Böylece o çok sevdikleri kişiyi bir anda akıl almaz kötü yaratıktan insana çevirmiş oluyor, justify ediyor. Gözümü açtığımda tam olarak bu fikir vardı aklımda. İçimde şu ana kadar tekrarladım rüyalar gibi unutmayayım diye. Unutmadan yazabildiğime mutluyum.

Reader'da en severek takip ettiğim sitelerden biri de xkcd. Ne zaman "xkcd (1)" görsem ilk ona atlıyorum. Bugün şöyle bir şey gördüm daha burayı açmamışken. Öyle bir kuyu bulsak ve bazılarına ceza olarak bunun başında durup sürekli taş atmalarını söylesek ne şahane olurdu.

Çarşamba, Mart 04, 2009

Löyst

Lost üzerine bir şeyler yazmanın artık safça bir salaklığın göstergesi olduğunu düşünmeme rağmen bunu yazmak istedim.

Az önce kızkardeşime "Aaa yarın sabaha Lost izleyeceğim" derken kocaman bir gülümseme oluştu yüzümde. Sonra hemen ardından "Eğer bir gün sevgili istersem bana Lost gibi beni seneler sonra hala heyecanlandırabilen bir sevgili versinler" dedim. Sonra da Lost'un bu insanı salak yapan, giderek zorlaşan ve tam da travis'in kendi blogunda dediği gibi "sorunlu bir kanka" hissiyatı verdiğini ve aslında Lost'un heyecanı sürekli problem çıkarmasındaymışmış, onu farkettim. Sonra da bu zamana kadar hayatıma girmiş önemli ve beni altüst etmiş birkaç insanı düşündüm. Kendi kendime salağım hakkaten dedim zira geçmişimi düşününce belli yerlerde ve durumlarda Lost bölümü izlemişçesine heyecanla yorumlamışım bazı şeyleri ve hiçbir zaman dediklerim çıkmamış. Veya dediklerim çıkmış gibi olmuşmuş ama hiç de aslında öyle değilmiş, sonunda görmüşüm. Yani an itibariyle anlamış bulunmaktayım ki Lost bölümlerinin benimle olan ilişkisi ve benim bu zamana kadar pek sevdiğim bu birkaç insanın benimle olan ilişkisi pek bir paralel.

Ama tabii iyiye yormak lazım zira artık Lost izleyip gülümsüyorum "Aaa süpermiş bu bölüm" diyorum ve üstüne düşünmüyorum. Sanırım arıza ve sürekli sorun çıkaran insanları da hayatımdan teker teker elediğim bu bir sürelik hala devam eden zaman içinde epey bir aşama kaydetmişim çünkü artık hiç kimse için "Hayvan gibi problemli bi kanka gibi girdi hayatıma" demek istemiyorum. Ben sorun çıkarmayacak bir ruh haline gelene kadar bekliyorum. O zamana kadar bana yine aferin. Bugün kendimi çok tebrik ediyorum. Öpüyorum.

Pazartesi, Şubat 09, 2009

Araf Maraf

Araf denen şey varken, neden cehennem gibi bir kavram yaratma ihtiyacı duyulmuş olabilir; aklıma takıldı bu. Madem cehennem konsepti acı çekmek üzerine kurulu, herhangi birini veya bir şeyi araftan daha çok acıtabilecek bir yer düşünemiyorum. Ben kendi adıma, eğer öldükten sonra cezamı çekmek üzere böyle bir yere gideceksem ve seçeneklerim araf ve cehennemden ibaretse, ruhumun sözkonusu cehennem acısını cehennemde değil de arafta çekebileceğini düşünüyorum. O yüzden cehenneme gitmek işime bile gelebilir. Ha tabii ben bunu yazdım diye beni cezalandırabilecek merciler burayı okur da "Bu kızın cehennemi arafmış, madem öyle opsiyon mopsiyon vermeyelim, direk arafa koyalım bunu" derse kendilerine teessüf ediyorum ve cehennem konusunda diretiyorum.

Az önce konsept dedim de aklıma geldi. Geçende "conception" kelimesinin anlamlarını geçende sınıfta anlatırken, "hamile kalma" ve "kavram" anlamlarını söyledikten sonra bir öğrencimin sorusu üzerine bir anda bir bağlantı kurdum ve ikisi arasındaki alakayı "İnsan hem soyut hem de somut şeyler üretebilir. Soyut olanına kavram diyoruz, vücudumuzdan çıkan somut olana bebek" şeklinde açıkladım. Hepimiz mutlu olduk anlamsızca bu bağlantıyı kurduğum için. Bu kelimeyi bu açıklamadan sonra unutabileceklerini düşünmüyorum. Bense bu açıklamayı başka yerlerde kullanmak üzere zevkle hafızamda muhafaza ediyorum.

Onun dışında hayat bayat, iş güç, dizi mizi... Başka bir şey yaptığım yok. Müzik bile dinleyesim yok. Perşembe olsa da Lost izlesek.

Çarşamba, Haziran 11, 2008

"Meet me in Montauk"

Az önce K.'a dedim ki, "Lost denen dizi yüzünden, o kadar aşk meşk acısından sonra bile Eternal Sunshine'ın gerçek olmasını istemeyen ben, artık o filmde Lost'u unutmak ve hafızasından sildirmek isteyen biri haline geldim."

Sinir oluyorum. Ocak'a veya Şubat'a kadar neden beklememiz gerekiyor?

Sonra neyse, eskilerden biri geldi, eskilerden konuşmaya başladı. Sonra bir an Leb-i Derya'da oturulan ve eskilerin bitişine şükredilen bir an geldi gözümün önüne. Bunu unutmak istiyor muyum bilmiyorum işte. Yeniden başlamayacak olduğunu bildiğim için sanırım.

Bu anlamsız gece çağrışımından sonra, uyuyayım ben en iyisi. İyi geceler.

Salı, Haziran 10, 2008

"Birileri bize çok acı çektirdiler"

Ben aslında çok Türkçe müzik dinlemiyorum. Dinlediğim isimler annemlerin ben küçükken dinlediği ve dolayısıyla oraya buraya giderken arabada dönüp duran şarkıcılar genelde. Geçen gün U. bana bu konuda önyargılı olduğumu söyledi hatta ve neden böyle peki dedi. Ben de o anda aklıma gelen ilk mantıklı fikri (itiraf ediyorum başka bir şey gelmemişti zaten) söyleyiverdim. O zamanlardan kalıp da şimdilerde hala dinlediklerim dediğim gibi ebeveynlerimin veya küçükken anne-babamdan fazla sevdiğim Y. teyzemin dinledikleri. Yani güncelleşmiş bir Türkçe şarkı/sanatçı listem ne yazık ki yok. Onların bana aşıladıkları arasında türlü türlü yabancı grup da vardı tabii. Sonra hayatıma giren isimler oldu yavaş yavaş. Mesela iflah olmaz bir Madonna hastasıydım. Michael Jackson'ı dinlerken mutlu olurdum falan (evet, yazı gittikçe itiraf.com'dan alıntılanmış gibi oluyor). Tam bunları söylerken U.'a o anda hayatımın hangi noktasından sonra Türkçe müzik dinlememeye başladığım geldi aklıma. İngilizce öğrenmeye başladığım 11 yaşında olduğum o sene, dinlediklerim epeyce değişmişti. Günde 8-9 saat sadece İngilizce konuşulan bir okulda, tenefüs aralarında bile o gün öğrendiği 10-15 kelimeyle cümleler kurmaya çalışan bir insana dönüşmüştüm. İngilizce öğreneceğim sevdasıyla kendimi bildim bileli bir şeyler yapmaya çalışmıştım zaten. Artık hayatım İngilizce'yi düşüncelerimi bile bu dille aklımda çarpıştıracak kadar öğrenmeye adanmıştı sanki. O sıralarda anadilim kadar bu dili her yönüyle öğrenmeye programladığımdan kendimi, yavaş yavaş kendimi ifade ediş yollarımı da bu dilden kaynaklara kanalize etmiştim farkında olarak/olmayarak. O noktadan sonra artık dinlediğim Türkçe şarkılar aklımda doğru yerlere çağrışımlar yapacak ifade gücünü yitirmiş olmalılar.

Lost'ta Ben'in adayı bir şekilde taşıdığı o sahnede aslında bu durumumu da açıklıyor gibi. Adam aslında adayı taşımadı da adaya giden yolları değiştirdi. Mesela küçükken sürekli gittiğiniz ama sonradan unuttuğunuz bir köy düşünün. Bu köye seneler sonra tekrardan gitmeyi denediğinizde, giden yolların değişmiş olduğunu görüyorsunuz. Eski yol olmadığından oraya nasıl gidildiğini bilmiyorsunuz ama elinizde güncel bir haritayla kolayca buluveriyorsunuz orayı. O zamanlar bu yeni öğrendiğim dil aklımdaki uzun süreli hafızamda tutmaya çalıştığım her şeyi tıkıştırdığım odama giden yolları değiştirdi. Artık eski yolla 27 senelik bilgilerle güncellenmiş olan o odaya ulaşamıyorum ama tam da o yolları henüz değiştirmediğim zamanlarda içinde tuttuğum her şeye yine o eski yollarla yani o zamana kadar dinlediğim şarkılarla ulaşabiliyorum. Hayatımda o zamana kadar anlamlı olup saklamaya çalıştığım herşey o dönemde dinlediklerim üzerinden daha rahat çağrıştırılıyor. Ama yeni yollarla ifade ettiklerim de o dilin hüküm sürdüğü bir tag bulutu ile anılıyor içimde. Sanırım bu yüzden Türkçe müziği en yoğun dinlediğim o zamanlardan sonra anadilim gibi öğrenmeye çalıştığım için her kısmıyla ayrı ayrı haşır neşir olduğum ve bu yüzden içine fazlaca bulandığım bu dilin ifade şekilleri, yapısı, kelimeleri ve sesleri yüzünden eskiye dönüş yaşayamıyorum pek sık. Anadilim olan Türkçe ile bir türlü şu anki odaya ulaşamıyorum. Maalesef ve evet maalesef anlam kazanamamakta anadilimle kurulmuş şarkılar içimdeki odada. Bir türlü oturmuyor o yüzden hiçbir şarkı hiçbir kavrama ve ana...

Arada da böyle nadiren birileri çıkıyor yeni -ki son beş-altı senedir sanırım kimse olmamıştı, bir şarkı yapıyor, sözleri Türkçe oluyor ve beni "bu şarkı nedir acaba?" noktasına getiriyor. Bunlardan son beş sene içindeki en kayda değer olanını birkaç gün önce mutfakta bir şeyler atıştırırken keşfettim. Bat For Lashes'ın dikkatimi çektiği ana çok benzettim o andaki konumumu ve hislerimi. Ama bu tamamen kişisel bir çağrışım; o yüzden bu söyleyeceğim ismin Bat For Lashes'la pek alakası yok, baştan söyleyeyim. Neyse bu insan Yasemin Mori. 1982'li. Bilkent Grafik Tasarım mezunu. "Aslında Bir Konu Var" diye bir şarkısı var. Dinlediğim andan beri beni ele geçirdi sanırım. Sürekli olarak dinliyorum. Türkçe'yi bu tür bir müziğe ne güzel yedirmiş diyorum. İçimdekilere kendi dilim üzerinden ulaşabiliyor olmanın keyfini çıkarıyorum. Üstüne bir de müzik, klip ve ses de güzel olunca bu şarkıyı daha çok seviyorum. Hala diğer şarkıları nedir nasıldır diye merak etmemekteyim bu şarkıyı dinlemekten ama "Aslında Bir Konu Var"ı videosuyla birlikte tüketiniz diye buraya iliştiriveriyorum.

aslinda bir konu var- yasemin mori



Add to My Profile | More Videos

Perşembe, Mayıs 29, 2008

"... But now that wish has gone completely wrong"

Shoegaze denen müzik türünden oldu bitti apayrı bir zevk almışımdır. Aklıma son zamanlarda Shoegaze dendiğinde ilk olarak bir Red Sea'si geliyordu Asobi Seksu'nun, bir de Ulrich Schnauss'un Look At the Sky'ı geliyordu. Az önce de Last.fm tavsiyelerinden Film School'u dinledim. Duymuştum gibi geldi bir yerlerden ama emin de değilim bundan. Dinlemeye başladım epeyce hoşuma gitti ki hemen birkaç kişinin kapısını tıklattım, alın yeyin dedim. Robert Smith'e benzer bir sesi var solistin. Pitchfork da grubun 2006'da çıkan Film School albümüne 6.9 vermiş. Ben de 7.5 falan verirdim herhalde. Ne demekse artık bu puanlama da...

Dün sarı saçlı bir anime kızının doktordan lenfoma denen hastalıkla ilgili bir şeyler duymuş olması, içimi epey bir sıkmıştı. Bir şeyler yazacaktım ama gerçekleşmesinden korktum. İyi ki yazmamışım. Sadece şüphe olarak kaldı ve gerçekleşmedi. Mutluyum.

Spora büyük bir kararlılıkla gidiyor olmam mutuluk verici bir gelişme hayatımda. İki gün gidip bir gün bekletiyorum kendimi. Biraz dinleniyorum sonra yeniden başlıyorum. Aferin bana.

Birinin status update'i oldum. Ne yapıyorsa o anda bana söylüyor. Ona söyledim "Yok efendim" dedi. Peki.

Rüüü geliyor bu haftasonu umuyorum ki. Haftanın liseli aşıkları olan Muzo ve Rüüü'yü kutluyorum ayrıca. Bu durumu kutlamak için Cumartesi Nada Shot'lar devrilecek tam da Muzo'nun dediği gibi.

Arada Lost'la ilgili bir şeyler geliyor aklıma. Bu dizinin ne kadar postmodernizm dolu bir dizi olduğu üzerine kitap yazılabilir her ayrıntısıyla. Bir ara Ihab Hassan'ın şu meşhur postmodernizm tablosuyla Lost'u açıklamak gibi bir isteğim var. Umuyorum ki o ara yakın bir aradır.

İyi geceler.

Cuma, Nisan 25, 2008

"Could"



Bu sandalyeden istiyorum. Alın bana bundan.

Bugün sükunet içinde geçti. Sabah havaalanından çıkarken kulağımda bitter şarkılar vardı. O çıkışı pek sevmesem de bugün güzeldi. Havaş'tan inip taksiye bindiğimde başka bir anı hatırlayıp "Tunalı'ya" demem ve sonra hemen gidilecek yeri düzeltmem ayrı bir gariplikti ama olsun.

Bugün güzel şeylerden bahsedesim var ama elle tutulur bir şey de yok hani öyle belirgin. Ama içimde güzel bir şeyi alıp, onun güzelliği anlatmak için sabırsızlanan bir hal var. Tüm bunlar dışında Y. aradı az önce. Buraya geliyor. Güzel şeyler olacak onunla beraberken diye umudetmekten başka bir şey diyemiyorum şu an.

Haftaya Fujiya & Miyagi konserine gidesim de var, gitmeyesim de. Ne yapacağımı bilememekteyim. Gidersem hem görmek istediklerimi göreceğim hem de konseri izleyeceğim. Epeyce seviyorum çünkü grubu da. Gitmezsem bu aralar sakin kalmak isteyen ruh halim evin içinde huzurlu huzurlu dinlenecek. Bakalım...

Bugün birkaç gündür ve hatta son zamanlarda yaşadıklarım sonrasında hesapçı insanlardan ne kadar hazzetmediğimi yeniden keşfettim. Arada unutuyor çünkü insan bazı şeylerin varlığını karşısına çıkmayınca. Görmezden geldiğim ufak tefek hesaplar peşindeki insanlara zerre kadar değer vermiyorum. Herkes böyledir sanırım. Yani kimse istemez böyle insanları ama görmezden gelebiliyor bazen insanlar bu davranışları. Benim görmezden gelemediğim, şapşallıkları yüzünden enayi yerine koymaya çalışırken yaptıkları işi ağzına yüzüne bulaştıran; üç kuruşun hesabını yapan fırsatçı ve otlakçı insanlar hiç hoşuma gitmiyor, kaldıramıyorum da artık. Hayatımdan birer birer dökülsünler istiyorum çünkü elimi kolumu kaldırasım, kendilerine tek söz söyleyesim bile yok. O kadar kaale almıyorum kimseyi.

Ama mesela masterplan insanları vardır ya hani. Her şeyi kurarlar kafalarında, her durum için birkaç tane alternatif planları vardır. Hesapları başka birinin anlayamayacağı kadar ayrıntılı ve komplikedir. O insanlardan da hazzetmememe rağmen saygı duyuyorum onlara. O yüzden bunlardan hayatımda bulunsun; arada bir kafalarının içine girebilmek için kafamı çalıştırayım; onları anladıkça aklımda yeni yeni klasörler açayım istiyorum. Bu tip uzun vadeli hesap kişileri en azından cinfikirlilikleri ve uyanıklıkları saygı duyulası hem. Bu da bir meziyet çünkü. Diğerleri gibi karın tokluğuna çalışmıyorlar. Bana Benjamin Linus lazım. Hazır Türkçe de biliyoruz, karşılıklı dertleşiriz. Belki bana da türlü türlü manipulasyonlarla bir şeyler yaptırır. Seve seve yaparım sanırım.

Başlıktaki "could" ne güzel bir modal verb'dür diye düşündüm bugün. Hem geçmiş, hem şimdi, hem gelecek... Bir de "-ebilmek". "Can"in sertliği de yok. Daha ne?

2007'nin nasıl oluyorsa birçok insan için hala sürüyor olduğunu biliyorum bir de. Bitmedi, hala devam ediyor; söylemedi demeyin.

Salı, Mart 11, 2008

[Yazmak + Okuyup Hatırlamak = Zaman Yolculuğu] ?

"Bir şey vardı ama neydi? Yazmadığım bir şey olmalı… Unutmuşum… Yazmadığım bir şey olmalı çünkü unutmuşum…

O zaman şöyle başlayalım: İnsan neyi unutur? Ne zaman unutur? Neden unutur? Bütün bir hayatı sığdırdığımız belleklerimizde pas tutmuş olanlar yazmadıklarımız mıdır acaba?

Öyleyse şöyle diyelim: İnsan yazmadığı her anı unutur (mu?).

Yazılmamış anlar… Birer adet kalem ve kağıttan günümüzde ise, imkansız görünüyor ama, bir adet bilgisayardan uzak durduğumuz anların ortak özelliklerine bakmak lazım belki
de. İnsanı yazmaya iten nedir ona bakmak gerek…

Acının her türü, yalnız kalınan zamanlardaki yüzleşmeler, kimseye söylenilemeyecek olanlar; sırlar, zayıflıklar, eksikler, hüzün, utanç, keder, sıkıntı, pişmanlık… Kimseyle paylaşılmayacak olanlar…

Çektiği acıyı kimseyle paylaşamayacak olanların, içsel gök kubbesinin altında hiç kimseyi barındıramayacak, kendini başka biriyle paylaşmanın nafile olduğunu bilenlerin, sonuna kadar yalnız kalmak isteyenlerin belki de en büyük sorunudur yazmak. Paylaşmak istediklerinde, yanlarında birilerinin eksikliğini hissettiklerinde, tek yaptıkları şey “ben”lerini karşılarına alırlar ve onlara anlatır gibi kaleme kağıda sarılıp karşılarındakine bir mektup yazarlar, zamanı geldiğinde o mektup açılsın ve birkaç saniye içinde geçmişe doğru bir yolculuk sağlasın diye… Unutulacak olan bir şeyler varsa bunlar acılar ve yüzleşmeler olmamalıdır çünkü. Unutulacak bir şey varsa, onlar yazılmamış olanlardır ya hep. Sevinç anları, aşık olunduğunda hissedilenlere benzer anlık heyecanlar… Kaderinde unutulmak olanlar… Arada bir hiçbir uyarıcı yardımı olmadan hatırlandıklarında anlık bir gülümsemeyle geçiştirilip gitsinler diye… Nasılsa mutluluk veriyorlar, anımsanması gerekenler ise acıtanlardır ya hani…

Halbuki öyle midir ki an içine konulmuş, sıkıştırılmış ve kilidi okumakta saklı olan bir aşk acısının hatırlanışı… Uzun süredir unutulmuş olan ve zamanında kendi kendinize o tarihte açılmak üzere postaya verdiğiniz o mektup, bir anda ve hep de tam zamanında gözünüze çarpar. Hevesle, “Bak sen… Neler yaşamışım ben yahu” diyip bir “oh” çekmek arzusuyla, gözü dönmüş bir halde açarsınız onu, okursunuz ve işte budur, bu anda saklıdır zaman yolculuğu. Zaman yolculuğu denen şey unutulanın hatırlanmasından başka bir şey değildir zaten. Ve o mektuptur, yazan insanın zaman yolculuğu için bileti…

Yazma ve okuma ile yapılan bu zaman yolculuğunda, unutulduğunu sandığımız ama tek bir hatırlatma ile yeniden canlanan o yaşam anları bize yaşadığımızı kanıtlar aslında. Hansel ve Gretel öyküsündeki çocukların kaybolmamak ve geldikleri yolu hatırlatması için yerlere ekmek kırıntıları atmaları gibi aslında, yazmak ve kaydetmek de. Geri dönüşümüzü bilirsek çıkışımızı da bulabiliriz demektir bu. Ancak o kırıntıları neden oralara bıraktığımızı unuttuğumuzda ( “an”ımsayınız: işaret parmağınıza bir şeyi hatırlamak için bağlamış olduğunuz ipe bakıp neyi hatırlamanız gerektiğini unuttuğunuzu fark ettiğiniz zamanlar ) işler sarpa sarıyor ve bu sefer de şimdiki zaman ve geçmiş zaman arasında bir yerde araf acıları çekerken buluyorsunuz kendinizi. O zaman yanınızda size hangi zamanda olmanız gerektiğini söyleyecek birini arıyorsunuz ama zaman yolculuklarının tek kişilik olduğunu fark edip başka bir yolcuyla çakışabilecek anları aramak üzere yola koyuluyorsunuz ve Ta Daaa! İşte size bitmek bilmeyen bir yolculuk. Bu sefer de başkalarıyla olan yaşam anlarını hatırlamaya çalışıyorsunuz… Mektupları arıyorsunuz sizi başka anlara götürebilecek. Mektupları bulunca hatırladığınız ama var olduğunuz o anda artık “var”olmayanları bulmaya çabalıyorsunuz ama nafile çünkü çıkış yolu, buraya neden düştüğünüzü hatırlamakta. Ama bir türlü hatırlayamıyorsunuz.

Çıkış yolu da, kaydedilmeye değer bulunamayan ama aslında itinayla zarflara konulup gönderilmiş olması gerekilen, o olmayan mektuplarda saklıymış; bu sefer de onu fark ediyorsunuz. Kaydedilmemiş mutluluk anlarında, sizi heyecanlandıran, serotonin etkisiyle kendinizi kaybedecek kadar haz sarhoşu olduğunuz o yazmaya vakit bulamadığınız anlarda... "

diye yazıp kaydetmişim bunu birkaç sene önce, "yazılar bidiler" diye adlandırdığım bir klasöre. Sonundan pek hazzetmediğim için eklemedim. Gerek de görmedim daha uzatmaya şu anda.

Ayrıca özellikle sondan bir önceki paragrafıyla Lost'un dördüncü sezon beşinci bölümünün yıllar önceden kalma spoiler'ı gibi göründü gözüme. Bilmiyorum ama yakında Lost'u zaten yıllar önceden parça parça benim yarattığım ortaya çıkarsa hiç şaşırmam herhalde. Lost bu; senaristlerin arasında farkında olmadan yer almam gibi her şey mümkün bu dizide nasılsa.

Pazar, Şubat 24, 2008

"Love's an harmony, desire's the key"

Yine bir Pazar gecesi, eve yorgun argın geldim. Bu hafta üçüncü kez kendime giyecek bir şeyler aldım. Bu seferki Çarşamba günü için özel ama. Salı günü İstanbul'da Gümüşsuyu'na adımımı atacak olduğumu bilmek pek bir mutlu etmekte beni. Bu sefer bebek'te tek başıma bir kahvaltı yapmayı planlıyorum Çarşamba sabahı. Oradan da artık nereye gideceksem oraya...

Bugün yine bomboş bir gündü. Hiçbir şey hissetmeden gayet yorgun argın yapılan derslerden sonra kendime geldim. Nasıl geldiğimi soracak olursanız Lost'un son bölümünü izledim nihayet. İlginç bir bölümdü ki zaten hangi bölüm değil ki? Artık üzerine yorum yapmayıp sneak peak'lerini bile izlemediğim bir hale geldi dizi benim için. Gerek yok zira kendiliğinden ilerliyor her şey. Yorumları da okumuyorum eskisi gibi. Kafamı ona yoramayacak kadar akıllıyım. Tembel mi demeliydim acaba? Hmm...

Tv'de War of the Worlds var. İlk izlediğimde hoşuma gitmişti ama şimdi arada bir göz ucuyla bakıyorum filme. Pek bir vasat olmuş aslında. Eskiden gece yatmadan önce kendime yarım saat ayırırdım yatakta. Küçükken ne kadar da korkusuzmuşum diyorum bazen. Uyumadan önceki o yarım saatte gökyüzüne bakıp uzaylıların veya vampirlerin beni gelip almasını isterdim. Geceleri kalkıp balkona falan çıkardım. Şimdi balkona çıkmak bir yana bazen camdan sokağa bile bakamıyorum geceleri saçma sapan paranoyalarla. Kafamın üzerinden geçen uçan her şeye karşı anlamsız bir korku var içimde. İnsan bilmeden ne rahat yaşıyor oysa ki. Bilinçaltımda bu korkuya dair ne varsa sildirmek isterdim sanırım. Böylece bu aralar sıkça gördüğüm o yorucu kabusları görmezdim.

Yarın yine gide gele anlamsızlaşan o havaalanı yolunda geçireceğim günümün bir saatini. Güzel müzikler dinleyeceğim yine. Uyuyabilirim bile yolda, o derece.

Dinleyeceğim müziklerin arasında Lykke Li diye çok hoş müzikler yapan güzel sesli bir kadın vardı bana önerilen. Tam buradan indirilebilir. Hiç çekinmeyin.

Son olarak "E. yanlış biliyor/hatırlıyor. Alakası yok"muş.
Peki.

Çarşamba, Şubat 13, 2008

"it's on again, off again, on again..."

Günlerdir bir türlü uygulamaya geçirmediğim fikirleri aklımdan geçirip duruyorum. Bazılarını revize ediyorum, düzeltiyorum ama yine de pratiğe dökebilecekken yapamıyorum. Sanırım henüz hazır olmadığım şeylere kendimi zorlamamam lazım. Yineliyorum kendimi ama evet, korku bulaşıcı bir şeymiş.

Bu pasif agresif tavrımla kimse beni beklemesin, kimse bana bulaşmasın istiyorum. Daha iyi anlıyorum; ağızdaki tadı da, içindeki terkedilmişlik hissini de... Daha kötü oldukça iyileşiyorum. "Down is the new up" hem.

Rüyamda bir nişte oturmuş aileme ve arkadaşlarıma bakarken yaşadıklarım artık umut verici çünkü artık rüyalarımda ona dair olanlar birbir yok oluyor.

Onun dışında her şey aynı. Lost'un ikinci bölümünü izledim. Benjamin'in hastası olduğuma yine kanaat getirdim. Artık adamın Google olduğunu düşünüyorum ciddi ciddi. Ne oluyor ne bitiyor, kimin sülalesinde nolmuş, kim hangi okula gitmiş, her şeyi biliyor. Her şeyi bilen adamlara karşı zaafım var, evet.

Bazen insanların ne kadar çabuk hayatlarını birileriyle beraber geçirme kararı aldıklarına şaşırıyorum. Kriterleri nelerdir bu insanların onu merak ediyorum. Hangi noktadan sonra böyle bir karar alıyorlar? Bu karar nasıl eşzamanlı olabiliyor? Eşzamanlı olmuyor ise nasıl oluyor da oluyor? Sanırım sorgulamaya vakit bile bulmadıkları bu süreçle ilgili bu sorulara bu sorgusuz sualsizlik nedeniyle cevap veremezler. "Pace is the trick" tabii bir Paul'un dediği gibi.

Bense koca bir rüyadan uyanmış olarak hayatıma birkaç aydır devam ederken, artık kimseye güvenemiyor olmanın ayıklığında saçma sapan sorular soruyorum kendi kendime. Halbuki hiçbirinin cevaplanması gerekmiyor. Eskiden benim için de her şey sorgusuzca gelişirdi. "Kendiliğinden, doğal ve sürtünmesiz" derdim ideal ilişki denen şeyin hayatımdaki sözsel karşılığının ne olduğu sorulduğunda. Hiçbir zaman güvenmek sorun olmamıştı hayatımda bir ilişkiye başlarken veya esnasında. Güvendiğimi hissetmem gerekmiyordu biriyle beraber olmam için. Güvenmek ilişki için çok gerekli bir şey değildi. Ve zaten güvenmeyeceğim insanla yanyana duramayacağımı bildiğimden kendiliğinden taa ilk başta elenirdi o insan. Farkında bile olmazdım...

Sonra nasıl olduysa, birisi çıkageldi ve bu durumu kökten değiştirdi. Güvenmemem gerekiyormuş sonradan farkettim. Çok sonradan... Nasıl olup da bu kadar rahatken, bu kadar güvensiz hale geldim bilmiyorum. Kendiliğinden olan o hissin beni yanılttığını gördüm sanırım artık ve bundan sonra her şey daha da zor. Kimseyi yanıma yaklaştırmıyorum, kimseye güvenemiyorum. Sürekli kinik gözlerle başkalarını süzmek hiç adetim olmadığı halde, bu en belirgin özelliğim oldu. Bilmiyorum ne olacak... Zamanında canımın çok yandığı başka bir zamanda, artık daha fazla canımın yanmayacağını bildiğim o zamanlarda bile "güven" bir sorun değildi. Canım o zamanlardaki kadar yanmadığı halde neden bu noktaya geldiğimi düşünüyorum ara ara. Diyorum ki, sakin ol. Herkes yanlış yapabilir. Ama hayır, ben böyle bir yanlış yapamazdım. Algılar yanıltır, her zaman sezgilere bırakmak lazım derdim işi. Algılarım "güvenme" derken, tam tersini söyleyen sezgilerime kulak vermiştim oysa ki ve evet bu sefer sezgilerim yanılttı beni. Sanırım bu sorgulamayı ilk kez bana yaptıran bu ilişki salt bu yüzden en başından yanlıştı.

Öte yandan kendi içsel sistemime bu kadar güvenimi yitirmiş olmam iyi bir şey değil. İnsanlara şans verme ve en önemlisi de kendi kriterlerime güvenme yetimi geri kazanmalıyım. Zamanla olur umarım... Biraz müzik, biraz kar lazım. Biraz da cesaret tabii... Eskiden C. bana korkakları hapse tıkmalı demişti. Çok abartıyorsun demiştim. "Fear leads to anger, anger leads to hate, hate leads to suffering and suffering is the first path to dark side". Tam da bunu örnek vermişti. Çok haklıymış. Kendimi içerilere tıkasım var şimdi bu yüzden. İçimde bir oda var bir süre önce tekrar açılan ve kırmızı renkli duvarları olan; o odaya hem de.

"we thought you had it in you
but no, no, no
for no real reason"

Pazartesi, Şubat 11, 2008

"Ghosts in the photograph never lied to me..."

Bugün içimde birini daha Apple ailesine katacak olmanın mutluluğu vardı. Kızkardeşim Apple'a attığı tüm o boklardan sonra bir gün elinde 16lık (yaş gibi oldu değil mi) iPod Touch ile geldiğinden beri hayatta herkesin bir gün bir Apple oyuncağı olacak diyordum ki D. dün bana bir iPod'da kendisinin istediğini söyledi. Ben de onu yalnız bırakmadım tam da onun istediği gibi. Cepa'ya gidildi. Apple Premium Reseller'dan 80 gblık bir iPod almayı umarken, 160'lıkla çıkıverildi. Çocuklar gibi şendik. Bana neyse artık.

Sonra... Birkaç gündür Lost'un 4x02'sini izlemeye çalışıyorum. Evet, bu kişisel Lost tarihimde bir ilk. Tam izleyeceğim diye oturuyorum başına, takriben yirmi dakika sonra uyuklamaya başlıyorum. Yorgunum çok. Ne kadar uyusam yetmiyor. Geçen on aylık sürede çılgınca ayık geçirdiğim gün ve gecelerin ("What was that for?") acısı çıkıyor sanırım.

Esenboğa'ya beş dakikalık mesafede bir yerlere gidiyorum son bir aydır. Her gidişimde o camisiz minarelere gözüm takılıyor. Arada kulağımda "Ben otelde kalacağım" diyen bir ses yankılanıyor. O yolda, üzerindeki tüm anıları tüketene kadar gitmek istiyorum ve sanırım başarılı olacağım.

Biri var Koç burcu. Bir yerde tek sevdiğim adam kendisi. Verdiği ayarlarla, söylediği sözlerle beni çok eğlendiriyor. Pazartesi ve Perşembe günlerini tek eğlenceli kılan kişi o. "The Fountain" diyince ben, o Duchamp diyor. Daha ne olsun! İyi ki var işte.

Geçende Medea rüyalarımla ilgili ilginç bir çıkarım yaptı. Onunla ilgili daha net noktalara vardığımda yazmak üzere kendime bir hatırlatma bırakıyorum bu yazıya ve artık yatayım diyorum.

Uyku hiç bu kadar güzel gelmemişti.