mogwai etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mogwai etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Perşembe, Nisan 23, 2009

Mutlu İnsanlar İçin Mutlu Şarkılar

Bir uçabilsem tamamen neler olurdu kim bilir?

Bugün ilginçti. Şu an daha da ilginç. Her şey daha da ilgin. olacak gibi bir his var içimde. Her şey Boring Machines Disturb Sleep'in suçu. Yapılan hiçbir şey umurumda değil gibi görünsem de nafile.

"All your endeavour to get rid of me is futile" diye bir replik aklımda kalmış, o aklıma geliyor. Şu anda deli saçması gibi gelen bu sözlerin aslında içimde nerelere dokunabildiğini anlamak herkes için nafile bir çaba aslında. Gerek yok boşverin.

içimde çok acaip şeyler oluyor. Alışmas zaman alacak. Bugün zaten yeteri kadar hayatımı o eğlencenin içinde sorguladım. Sonra içine başka birilerini koydum. İlk defa güzel göründü gözüme. Hep öyle kalsa ne güzel olurdu. K. de onay verdi hem zaten. Şu haldeyken bir şeyler yazıyorsam uzun süredir olmadığım bir ruh halindeyim diye yazıyorumdur herhalde.

Bu yazı yarın kendini yok ederse şaşırmasın kimse, o zamana kadar da kimsenin okumaması nafile bir istek tıpkı o replikteki çabalar gibi. Kim bilir nerden çaldım zaten onu da.

Yarına anlatacaklarım var ama anlatır mıyım bilmiyorum. Sadece Happy Songs for Happy People sanırım hakkaten de çok aşağılık bir albüm. İnsanın içinde bulunduğu ruh halini bu kadar yoğun hale getiren, gün içindeki yüzeyselliklerle zorlukla gözardı edilebilmiş şeyleri su yüzüne çıkartabilen bir etki yaratıyor insanda. Küfrediyorum içimden şu anda baya baya ama buraya yazmak kötü olur şimdi. En azından küfür etmem literally kayıtlara geçmesin istiyorum. Türkçe'yi kullanışım konusunda herkesten daha çok ben küfrediyorum, hiç meraklanmayın. Durdurak bilmeyen kontrol deliliğim ise şu anda şu halimle yazıyor olduğum bu yazının her kelimesinden ayrı ayrı damlamakta. Bunun için ayrıca sinirliyim. Ne yaparsam yapayım kurtulamıyorum bundan. Bu halde bile nokta virgl düzeltmekteyim. İçten bir insan olduğumu da kim söyledi zaten deyip işin içinden sıyrılırım belki başkalarının gözünde ama ben hala kendi gözümde aynıyım. İşin kötü yanı da bu sanırım.

Daha da kötüsü uyumam lazım sanki artık. Daha fazla konuşursam, burayı sonsuza kadar kapatmak durumunda kalacağım sözler söyleyeceğim gibi gelmekte ve fakat eğer söylersem bazı defterleri de sonsuza kadar kapatıp yakıp yok etmem gerekeceğinden susmak istiyorum. Susmam gerektiğini dışarıdan birinin söylemesi gerekiyor. Yalnız başıma oturduğum için şu anda kimseden bir ses çıkmıyor o hale neden yazmayayım diyorum sabaha kadar. Sabaha kadar yazarsam hayatımda kalmak isteyebilecek tek kişi kalmayacağı varsayımında bulunuyorum. Sonra yine susayım diyorum. Biliyorum saçmalıyorum.

O yüzden uyuyayım ben. Uzak olan her şey bana uzak olsun. Veya bilmiyorum olmasın. Banane ya.

Ama hayır işte bir noktadan sonra uyunmuyor da. Buranın görüp gölebileceği en deli zırvası şeyleri yazıyor olduğum farkında olarak, boşveryorum. Mutlu insanların nasıl mutlu olabildiklerine şaşırıyorum. çok değil birkaç saat önce ben de mutluydum sanırım. Absürd şarkılar eşliğinde, komik danslar ediyorum. İnsanlara gülümsüyordum. Sonrasında ise büyük bir boşluk. Sanki Cymbals Eat Guitars'ın üç farklı havaya ve ritme sahip Like Blood Does'ı gibi, sabah yavaş ve ölü, öğleden sonra son dakikada yaşamaya karar verip geri dönen, sonra ise enstrümanların birbiriyle çarpışıp patlayıverdikleri o coşkuyla hayata yeniden tutunuş. En sonunda büyük patlama ve o sırada bir şeye ilk kez başlamanın verdiği salaklık, şaşkınlık, şapşallık (neden buna benzer kelimeler "s" ve "ş" içermekt acaba merak ediyorum) ve bilumum "ş"ler. Senin gibi yazmaya başladım sanki ama hayır yapmayayım bunu. Anlamsız olurdu. Bir şeyler söylemek zorunda hissederdim. Veya ne bileyim istersen de. Banane yine.

O big bangimsi son ve sonrasının ilk kez deneyimlenmesi. Çooook eski bazı anlara dönüş. "O"ları çoğalttıkça Google'ın akla gelmesi. "O"lara basınca farklı sayfalara gitme çağrışımı. Hakkaten o farklı sayfalar dolusu yaşanmışlığın bir anda film şeridi gibi bir saçmalıkla gözün önünden geçmesi. Bu kadar vefasız olmamalıyım demek. Kendi kendinin canını sıkmak. En çok değer verilmesi gerekenlere en az değeri vermek. Yine can sıkmak. Böyle bir loop içinde ne kadar daha yazabilirim diye düşündkçe loop'un doğası gereği sonsuza yakınsamak. Sonra o anda söylenmiş bir söz. O sözün hoşa gitmesi, verilen karşılık ve lanet olsun ki hala mutlu oluşlarda bir bit yeniği aramak. Manyak mıyım lan ben?

Olası bir gelecek hayalinin tedirginliğinin insanı uyumaya ve daha fazla düşünmemeye sevketmesi üzerine uyumaya direnmenin mide bulandırıcı, kelebeğin kanatlarındaki incelik ve dolayısıyla sevimsizlik çağrışımıyla alabora olmuş durumda gibiyim. Beni mutlu eden her anı kapamışım gibi bir his var içimde. His değil ki zaten ben bunu yazmıştım bir yerlere. Yazmış olduğum her şey üzerimde kocaman bir yükken nasıl ilerleyebilirim ki diye düşünüyor insan. Artık kendimi insan olarak düşünebildiğim tek tük an var. Bazı şarkıları dinlerken. Mesela bir Brainy veya bir La Ritournelle.

Normal insanlar nasıl yaşarlar? Bir şeylerin umuduyla sanırım. O olmadan yaşamanın da bir anlamı yok. Ama ben anormal bir insan gibi de hissedemiyorum. Hissetsem sanırım şu anda burada yazıyor olmazdım. Kuvvetle ihtimal yok olmuştum vesaire...

Ama nedir işte sorun, umut falan kalmasını bırakalım, insanı normal veya anormal kılan tüm unsurlardan sanki arındırmışım kendimi. Evet iyi bok yemişim. Bu apayrı bir konu tabii. Sanki Freddy'nin Kabusları serisindeyim de hiç uyanmamacasına yatmışım. Sürekli rüya rüya içinde. bir türlü gerçeye uyanamıyorum. Vyea ne bileyim gerçeğe uyanmışım da geri dönüşü istiyorum. Arada bir bir şekilde karşıma çıkan o geri dönüş fırsatlarında gülümsüyorum. Ama gerçek insan gibi. İçimde hiçbir farklı devinim olmadan kendi halimde gülümsemeyi o kadar çok özledim ki.

Özleme özürlü bir insan olarak böyle şeyleri özlemek aslında adetim değildir. İstesem de yapamıyorum. En son kimi özledin deseler soruya cevap vermek için 1,5 sene düşünmem gerekir. Sonra cevap versem de o hissi tanımlayamam hatta. Ama bazen belli anlarda verdiğim tepkileri özlüyorum. Mesela uykudan bir mesajla uyandırılmak. O mesajı görüp yüzündeki anlamsız gülümseyişle uyuduğum hayali... Canımın sıkılmış olduğu bir anda bir tek sözle mutlu olabilmek. Ama gerçekten mutlu. Yani o sırada en büyük sıkıntımı unutabileceğim kadar hayatımı feda edebildiğim bir mutluluktan bahsediyorum. öyle sadece yarım ağızla gülümseten bir mutluluk değil bu. Öyle mutluluğun canı cehenneme zaten. İnsanın zamanında deneyimlemiş olduğu mutluluk anları ne kadar büyük ve şiddetli olursa o denli büyk bir hayal kırıklığı yaşayacak olduğunu bilmesi ve dolayısıyla kendini olası mutluluk anlarına kapatması kadar gerizekalıca bir şey olabilir mi? Tabii ki olur. Kendisini yakinen tanıyorum. Bir öğleden sonrası kahvaltıda birinin başka birini Tribeca'da tanıdığı gibi yakinen tanıyroum hem de. Lanet olsun hepsine.

Yine de kimse yılmasın. Bu kadar konuşuyorum ama öyle bir mutluluk anının yanımda belirmesi üzerine ona dokunmayacak kadar basireti bağlanmış bir halde durabilecek bri insan olmadığımı umut etmek istiyorum ben. Benim gibileri -eğer varsa başka ki olduğundan şüpheliyim- bizi bizim gibi yapanları tıktığımız odaya atalım. Birbirimizi boğazlayalım. galip gelen ödülü kazansın falan filan.

Bir yerde sonlandırmam gerekiyor yazıyı. Yoksa kötü ifadeler tek tek dökülecekler buraya. Kimseye dokunmak istemediğim, kendim dışında başka "tek bir şey" ile "ilgilenebilecek" bir haldeyim. O şey de beni bulursa ve sonsuza kadar kendisiyle ilgilenme talebinde bulunabilse elimden geleni ardıma koymam ama sanırım where i end and you begin.

Hadi zil çaldı, burası kapanıyor. Dağılalım.

Pazartesi, Nisan 20, 2009

Boring machines disturb sleep

Sanırım en sevdiğim Mogwai şarkısının ne olduğunu anladım: Boring Machines Disturb Sleep. Gerek sıkıcı makinelerin, gerekse delme makinelerinin uykuyu bölmesi olarak çevirisiyle gönlümde apayrı bir yere sahipmiş. Her taraftan anlamlı canım.

Eskiden beri Take Me Somewhere Nice adlı lanet şarkı aklıma gelirdi sonrasında ise hep bu şarkı ama diğerinin değerini geç farkettim ben sanırsam. Şimdilerde aklıma geldiğinde bile ne hissedeceğimi bilemiyorum. Zaten ne hissettiğimi bilemediğm zamanlardayım. Hissiz geçirdiğim garip bir haftaydı bu geçtiğimiz hafta. Aklımın yerinde olup olmadığını kontrol bile etmedim hatta. Önüme ne çıkıyorsa onu tükettim. Aklıma ne geliyorsa onu dedim. Ne hissettiğimi ve neye nasıl tepki verebileceğimi hiç ölçmedim biçmedim. Sadece katıksız kendiliğinden olan hareketlerim ve tavırlarım vardı koskoca hafta boyunca. Bugün mesela karşımda oturan birkaç kişiye öyle absürd sorular sordum ki, en sonunda B. dayanamayıp "Ö. bugün herkesi en can alıcı yerinden vuruyor, öyle sorular soruyor ki" dedi de farkına vardım.

Tüm bu dediklerime ek olarak bir de herkesle mutlu mutlu vakit geçirirken bir anda bulunduğum yerden ani bir dürtüyle uzaklaşma isteği içine girmem ve onlardan ayrılıp kendimi yollara vurmam var. Nedenini hiçbir zaman anlayamayacağım hareketler yapmakta üstüme yok tabii. Niye bu kadar dünyadan kopuk gözlerle etrafa bakındığımı ve sanki her şeyi ilk defa deneyimliyormuş gibi izlediğimi soranlara "Bahardandır ya" cevabını veriyorum. Biliyorsunuz "Bahardandır" sezonumu açmıştım Mart başı gibi. Hakkaten başlamış. Son iki aydır bana doğrultulmuş "niye" sorularına en fazla bu cevabı veriyorum. Yerlerse tabii. Yemiyorlar da. Keşke ben de bilsem de insan gibi cevap versem ama değil mi?! Yok işte cevabı. Belki de cidden bahardandır bilemiyorum.

Arada kendimi yokluyorum. Klasik tabii bu da. Mesela hemen beni en zayıf yerlerimden vuracak şarkılar açıyorum. O şarkıların içinde Sigur Rós ve Mogwai şarkılarının yerleri apayrı. Az önce yine pek bir sevdiğimiz bir insanı uğurladıktan sonra kendime vakit ayırmak ve içimde kazı çalışmaları başlatıp bir şeylerin dibine varmak için yazının başındaki şarkıyı açtım. "Hit the bottom and escape" der bir büyüğümüz ama maalesef öyle olamıyor zira elimde her zaman hazırda bulunan delme makinelerinden yok artık. Eskiden kendimi delik deşik etmek için onlarca farklı sebebi temsil eden bir iş makinesi serisine sahiptim. Şimdi onlar da kalmamış. Sanki hepsi tası tarağı toplamış, ayaklanıp gitmişler. Şimdi ben bu duruma sevinsem mi üzülsem mi bilememekteyim. Tabii umuyorum ki yeni sebepler yaratmayayım sırf alışkanlık haline gelmiş bu kazıları devam ettirmek için. Bu en son istediğim şey olurdu. Aman aman.

Kendi halimde olmayı ve bu şekilde numb halde hayatımı idame ettirmeyi o kadar farkında bile olmadan seçmişim ki, kaderin varlığına inanacağım bu bilinçsizlik düzeyinde bu şekilde yaşamaya biraz daha devam edersem sanırım. Sani John Lenon'ın I'm Only Sleeping şarkısındaki o mıymıy "uyandırmayın bi durun" diyen benmişim gibi de hissediyorum ama ııh. Hakkaten uyanmam lazım. Sabah kalkınca hatırlanan rüyanın gün ilerledikçe eriyip gitmesi ve o rüyaya dair sadece bir his yoğunluğu bırakması gibi geçiyor tüm günlerim. Gün sonunda ne yaptığımı o gün içinde hatırlıyorum ama bir sonraki güne taşıdığım hiçbir şey yok. Özellikle de bir önceki gün bir şey hissedememişsem, tamamen yok oluyor o güne dair kayıtlar. Sonra böyle böyle içim bomboş oluyor.

Öte yandan acaba bu durumum başka bir şeylere hazırlık mı diye içimden hevesli hevesli bir ses gayet iyimser bir neşeyle sorular soruyor. Kumandanın mute tuşuna basıyorum. Susuyor. Bakmayınca dudaklarını da okumamış oluyorum o orda söylenirken. Aferin bana diyorum falan.

Tek istedğim şey iPod'u senkronize etmek için bilgisayara bağlamadan önce, büyük bir hevesle yeni dinlediğim ve aynı hevesle sokaklarda dinlemeye devam etmek istediğim şarkıları iPod listeme eklemiş olmak ki sonra salak gibi dışarı çıkınca hüsrana uğramamak. Ama bunu bile yapamıyorum artık. İnsanda akıl bile bırakmadılar... Kimlerse onlar.

Çarşamba, Mart 11, 2009

Breakfast at Sulimay's

Bu Scrapple.tv'nin Breakfast at Sulimay's adlı programını yapan sevimli müzik eleştirmenleri, Mogwai ve Fuck Buttons'la bile röportaj yapmışlar meğerse. Dedem olsaydı mesela bu adam nasıl mutlu olurdum ya. Benimki muhtemelen yemeğini yemiş horul horul uyuyordur şu anda. Mogwai dinletsem bir şey anlamaz, en iyi ihtimalle tek bir şey söylemez beni kırmamak için ama öyle bir çabası olabileceğini de pek sanmam. Neyse bir adet Mogwai röportajı burada:



Bu da Santagold, Portishead ve Death Cab for A Cutie kritiği yaptıkları bölüm. Bu sefer Anna "this is awful" diyerek beni hayalkırıklığına uğrattı ama olsun. Joe hep yanımda dursa ben müzik dinlerken ve yorum yapsa keşke.

Çarşamba, Kasım 26, 2008

Tilki - Kürkçü Dükkanı Metaforu Üzerine

Dün akşam 12. Ankara Uluslararası Caz Festivali kapsamında düzenlenmiş iki konser vardı, onları izlemeye gittik D. ve B. ile. Sonra E. ve şu anda ismini hatırlayamadığım için buraya ismini diğer çete mensubu arkadaşlar kadar yazamadığım biri daha vardı ama onların da konsere geldiğini orada öğrendim. Her neyse.

Konserlerin ilki Letonya'dan Maris Briezkalns Quartet'e aitti. Sevimli insanlar bilindik caz ritimleriyle bizi eğlendirmeyi başardılar. Yalnız vokalistlerine çok şey borçlular; kendisi olmasaydı kuru kuruya evde arka planda çalan mainstream bir caz müziği dinleyecektik neredeyse. Festival kitapçığında kendileri için "bop öncesi ve latin müziğinden etkilenmiş olan caz formundaki kompozisyonları ile dikkat çekiyor" diyor. Öyle.

Sonraki grup ise Cyminology adındaki Alman dörtlüydü. Vokalistleri İran'lı Cymin Samawaite'nin bir araya getirdiği insanlaran oluşan bir grup bu da. Ben şahsen ilk grubun klasik caz standartlarından sonra bu grubun İskandinav soğuk caz ritmlerini tercih ettim. Hatta ilk başladıklarında yanımda oturan B.'a dönüp "iyi ki gelmişiz" bile dedim ve fakat Cymin Hanım sahneye Türk Sanat Müziği korosu kıyafetlerini andıran korkunç kadife gece elbisesiyle soldan soldan yavaşça girişini yaptıktan sonra şiin rengi biraz da olsa değişti. Evet müzik pek bir gelecek vaadetmekteydi fakat vokalin sesini tamamen kapatmak gerekiyorduyaptıkları müzikten zevk alabilmek için. Hatta arada sesleri ayarlayan amcanın yanına gidip "ya şu kadının sesini bir kapatsan keşke" diyesim bile geldi. Sesiyle ilgili problemim sanırım, o sesin caz için uygun olmamasıyla alakalı. Evet fusion musion bir şeyler yapılabilir ki zaten öyle olmuş. Şarkı sözleri Hayyam'dan, Rumi'den, teyzemiz arada şarkı sözlerimi Farsça okuyor sonra İngilizce'ye çeviriyor. Ama caz müziğin en azından yaptıkları müziğin hızına yetişmiyor ve Cymin Hanım'ın sesi biraz ağır kaçıyor. Ara ara operaya gelmiş olduğumuzu bile hissettik.

Tabii bu arada sahnedeki piyanist Benedikt'ten gözlerimi alamıyorum. Fransızmış aslında ama orada doğup iki sene kaldıktan sonra ailesi Almanya'ya taşınınca o da taşınmış sayılmış. Piyano başındaki dik oturuşu, hakikaten de ustalıkla çaldığı piyanosunun tuşlarına dokunan uzun parmakları, gözlüğünün yüzündeki narin ve nazik duruşu, minimal ve ani hareketleri sevebileceğim türde bir erkeğin özellikleri gibi geldi durdu tüm gece. Çok başarılı bir piyanist olduğunu söylemiş miydim? :)

Kontrbasçıları Ralf'ın ise her halinden sıkı bir post-rock dinleyicisi olduğu belliydi. Ben D.'ya bazı anlarda A Silver Mount Zion titreşimleri aldığımı söyledim, D. da bana Mogwai dedi. Kendisinin pek spektaküler duruşu olmasa da, tüm müziği tamamlayışı açısından başarılıydı oldukça. Nitekim sonradan Cymin üyeleri tanıtırken bizlere, "Benimle tanışana kadar caz nedir bilmezdi, ağır bir rock dinleyicisiydi" sözleri bizi haklı da çıkardı. Kalıbımı basarım post-rock delisi olduğuna kendisinin.

Gelelim grubun en can alıcı noktası olan davulcumuza. Grubun Hint asıllı Ketan adındaki davulcuları tüm gece dudaklarımı kemirmeme neden olurken, Cymin'in güzel olduğu ama yaptıkları müziğe uygun olmadığı kesin olan sesini duymazlıktan gelmeme yardımcı olabildi. Hayatımda gördüğüm en başarılı davulculardan biri olarak sayabilirim gönül rahatlığıyla kendisini, zira attığı soloların benim gibi piyano, trompet ve bas aşığı olup da vurmalı çalgılarla pek arası olmayan birinin ayağa kalkıp arada da bağırarak alkışlamasına neden oldu konser boyunca. Onun da çok iyi bir post-rock dinleyicisi olduğunu düşünmekteyim.

Gecenin sonunda her caz dinleyişim esnasında ve sonrasında olduğu gibi cazın olabilecek en güzel aletlerle çalınan harika bir müzik olduğu fikri yankılanıp durdu zihnimde. Sonrasında ise açtım Mogwai'mi, Sigur Ròs'umu, mutlu mutlu en sevdiim müziği dinledim. Kendime geldim. "Caz maz bir yere kadar" bile dedim; o derece. O absürd ve afilli gibi görünen başlık da burada devreye giriyor ama yazı bitiyor.

Cumartesi, Eylül 27, 2008

Take Me Somewhere Nice

Bu çok garip bir şarkı. En son sözlükte şöyle bir şey yazmışım onunla ilgili:

"isminin şarkısıdır. hep eksik gedik vakitlerde dinletmesinden midir bilinmez, o anda etrafınızda bulunmayan ne kadar güzel şey varsa aklınıza üşüşüverir. sizi alıp götürür en güzel anlara. bir anda anılar arasında gezinen bir ruh ile, oturduğu yere çakılmış tamamlanması imkansız bedeninizin senkronizasyon bozukluğunu farkettirir içinizi yakarak. geçip giden zamana mı, yoksa gelecekte görünmeyen mutlu anlara mı üzüleyim diye iki tane ucu var ya hani bu şarkının, o iki uç arasında gidip gelen orasına burasına vurulmuş tenis topuna dönersiniz. aman diyeyim."

Bazen last.fm'de "aşağılık şarkılar" diye bir tag açasım geliyor. Başlıca sebebi bu şarkıdır. Tutuklayın lütfen.

Çarşamba, Eylül 24, 2008

Feelings For Something Lost

Pitchfork'ta az önce Mogwai'nin The Hawk Is Howling'ine yapılan review'ı okudum. Kendileri utanmadan Sigur Ròs'un son albümüne 7.5 verip, bu albüme 4.5'u uygun görmüşler. Sürekli öngörülebilir olmak ve fazla bilinçli müzik yapmakla suçlamışlar grubu da. Bok yesinler.

Onun dışında bugün bugün alakasız olarak, sabah 4,6'lık br deprem yaşamışız ve fakat ben duşta olduğum için hissetmemişim. Annem arayıp söylemeseydi farkına bile varmayacaktım.

Gün boyu dingin müzikler dinledim bugün sanırım. Sabah sakin sakin yapılan bir kahvaltı, gerçek renklerin şimdiden soluk gün ışığıyla aydınlanması, sonra Rachel's... Şimdiyse Ólafur Arnalds ki kendisini çok kişiden duyup bir türlü dinleyememiştim. Uyumadan önce terapi niyetine iyi gelebilen bir müziği varmış.

Bugün derste as if, as though diye anlatırken, kredi kartlarıyla insanların daha çok parası varmış gibi yaşamalarıyla ilgili bir örnek cümle kuruverdim. Ders sonrasında da kendi kendime birçok insanın bu yüzden şizofren hayatlar sürdürdüğünü düşündüm. Tam o esnada Fake Plastic Trees'i uygun gördü iPod'um. Sağolsun kendisi hal hatırdan anlıyor bilindiği üzere.

Ayça dün bana artık duvarlarım olmadığını birkaç soruyla kanıtladı. Bunu da farkına varmadan verdiğim cevaplarla kanıtlamış olması pek harika oldu hatta. Çok yol katetmişim çok zamanda. Sindirerek yaşanan mutluluk da acı da bu dünyada başka bir denkliğe sahip değil herhalde. İyi ki olduğum gibi bir insanım diye düşündüm bugün. Bunu hala ara ara düşünebiliyor olduğum için güldüm kendime bir de.

Yarına kadar güzel rüyalar görmek dışında hiçbir şey istemiyorum. Yarınsa sanırım kendi halinde ilerleyen hayatımı bir boş günde ne kadar aktivite varsa yaparak geçireceğim. İnsanı dış dünyada oraya buraya harcanan enerji kadar sağlıklı kılan başka bir şey yok sanırım. İyi geceler.

Pazartesi, Eylül 15, 2008

"DVNO, four capital letters"

Geçen haftanın bir gelişmesi de, Reset Magazin adlı oluşumda yazmaya başlamamdı sanırım. Ama hhaftasonunun yoğunluğu içinde arada kaynayıp gitmiş. İlk yazımı Mogwai - The Hawk Is Howling üzerine yazdım. Bu hafta başka bir yazıyı daha yollamam lazım. Hazır zaten, sadece birkaç gün daha bekletip, içim rahat etsin istiyorum. İsteyen gidip bakabilir buradan.

Yine The Walkmen ve Justice ile kulaklarımı beslediğim bir akşam geçirdim. Yarına belki Ma gelecek. Pink Elephant'larımı da getirecek umudediyorum ki. Bu hafta yine yoğun ama o gelirse daha eğlenceli geçeceğe benziyor. Hatta aynen bu arkı ve klibi gibi keyifli zamanlar geçirmeyi umuyorum. Çok şey umuyorum. Hmm...

Pazartesi, Eylül 08, 2008

"And my heart’s in the strangest place..."

Geçen yazdığım posttan sonra hiçbir şey yazasım gelmedi.

Cuma gecesi bir anda beliren dışarı çıkma fikri, beni D.'ya yönlendirdi tabii. İtalya'dan geldiğinden beri görüşmemiştik ki bir hafta önce onun alerjik durumları yüzünden ertelemiştik Cuma gecesi eğlencemizi. Velhasıl yine malum yerler, malum insanlar... Ne zamandır Minna'sa gitmiyordum. Son iki haftadır tekrardan gider oldum. Canım şarkı söylemek istiyor tabii kış aylarına yaklaşırken. Gidip bir saat içinde üç şarkı söyleyip, dönüyoruz genelde asıl gitmek istediğimiz yere. Bu sefer gittiğimde tanımadığım herkes neredesin diye sordu yine. Önceki gidişimde de aynısı olmuştu. Hatta bir buçuk hafta önce anne-babam buraya geldiğinde babam bir arkadaşının beni Minna'sta gördüğünü söyledi. Epey ünlüyüm Minna's insanları arasında diye düşünmeye başlamam çok da abuk gelmiyor artık.

Oradan her zamanki bir başka mekanımıza geçtiğimizde ki söylemeye bile gereksinim duymuyorum adını, daha dakikasında en olmadık insanları çektik etrafımıza. Onlarla eğlenmeye başladık ki, taa liseden bir arkadaşıma rastladım. Birbirimize baktık, gülümsedk, konuşmaya başladık. Eğlendik ettik işte kısacası. Oradan absurd bir eve dönüş hikayesi yaşadık ki burada değinmeye bile gerek görmüyorum. Sonra bir saate yakın süre boyunca bana kız arkadaşından bahsedip de sonra benden çok hoşlandığını söyleyen bir adama yaptığı şeyin ne kadar anlamsız olduğundan bahsettim. Trkçe'yi iyi kullanan ve ağzı iyi laf yapan bir insanmış kendisi. Bir yandan benim dediklerime hak veriyordu bir yandan da aynı şeyleri söyleeye devam ediyordu. Kafasının karışık olduğunu ve beni araması için tek bir sebep olmadığını söyleyip, telefonumu kendisine vermeden eve dönünce anlamıştır diye düşünüyorum yaptığını.

Sonrasında ise ölü gibi göründüğüm bir Cumartesi ve on saatlik uykudan sonra -ki bu benim için çok çok çoooook uzun bir süre evet, Pazar günü koşturmasını da atlattıktan sonra, bugün saat 6'dan sonrasını kendime ayırdım. Sakin sakin odamda oturdum, güzel müzikler dinledim. Flica diye Malezya'lı bir grup vardı geçende bahsettiğim japon mixtape'inden gördüğüm. Onların albümünü dinledim ve hatta hala dinliyorum. Siz de dinleyin onları. Mùm seviyorsanız özellikle...

Bugünse merdivenlerden çıkarken Pink Elephant'ımı bana yollasa keşke diye içimden geçirdiğim Ma'nın buraya geleceğini öğrendim; mutlu oldum hatta. Ne zamandır görüşmekten bahsedip, bunu bir türlü yapamıyorduk. Bakalım.

Yine çok yoğun geçecek olan bu haftayı atlatmayı diliyorum. Kulağımda muhtemelen çok sevdiğim The Walkmen albümü You & Me olacak. Arada Mogwai dinleyeceğim kendimi çökmüş hissettiğimde. Ha bir de bugün, bu aralar farkında olmadan sürekli dinlemiş olduğum Leaves adlı İzlandik grubu hakikaten de seviyor olduğumu farkettim. The Angela Test diye bir albümleri var. Arayan bulur diye düşünüyorum. Bulamayan da bana ulaşsın yeter.

Ayrıca son olarak bu aralar kafamı işten kaldırdığımda, bir adet mixtape yapmayı planlıyorum zira sözkonusu mixtape beni epece heveslendirdi. Güzel bir hadise bu. Bu zamana kadar kimseye yapmamış olduğumu farkettiğim bir şey ayrıca. O yüzden ben birilerine özenerek böye bir şey yapmadan herkesin dinleyebileceği bir şey yapmalıyım ki mixtape denen güzel hadiseye de kötü ve saçma etiketler yapıştırmayayım zira her en sevdiğim şeyi yoketmeye, elimden kaçırmaya eğilimliyim. Hatta öyle ki nerede buharlaşacak şey var onu seviyorum, ona özeniyorum. O halde bekleyiniz ve hatta sözümü tutmazsam da dürtünüz oradan buradan.

İyi geceler!

Cumartesi, Ağustos 30, 2008

The Precipice

Korkuyorum birçok şeyden. Olasılıklardan... Oldukları zaman kendimi kaybetmekten. Olduklarında ne yapacağımı bilememekten. Olduklarında delice mutlu olmaktan veya olamamaktan.

Tüm gece eğlenirken bir yandan da insanların çift olarak uyumlu görünmeleri gerektiğine ve bu uyumla birlikte gelen belli bir seviyede cool görünmeye ihtiyacı olduğuna kanaat getirdim. Düzgün cümle kuramamaktayım zira şu anda başım dönüyor ama yine de korktuğumu hissedecek kadar kendimdeyim. Mogwai sağolsun, soğuk duş etkisi görebiliyor bazen. Günde iki kez dinlediğimde son albümü, iki kez duş almış gibi hisedebiliyorum mesela. Soğuk bir duştan sonraki sulu sepken halime dönüşebiliyorum bazen.

Sonra übercool yaratık var bir tane. Kendisi Nada civarlarında benim gibi oradan oraya zıplamakta. Ama übercool Devendra tabii. He's the property of D. ve bugün kendisi benden birkaç kez bir şeyler isteyip, benimle çok kez göz göze geldi. Hatta ne zaman baksam bir şekilde bana bakar haldeydi. Daha çok korkar hale gelirim sanıyordum böyle durumlarda ama beni korkutan şeyler daha farklı şeyler. Saçmalamayayım bu halimle daha fazla.

Bazen kendi içimde bulunduğum durumdan soyutlanıp başka birinin ruh halini anlamak, satıraralarında saklanmış olan defektlerini bulmak o kadar zorlaşıyor ki kimseyle tek kelime konuşmayayım istiyorum çünkü konuşmak o insanla kendini bütünleştirmek demek benim için. O yüzden zamanında birkaç ay boyunca hiç gitmediğim yerlerde dolaşmışım gibi hissetmişliğim bile oldu. Sonra hiç gitmediğim bir yere karşı sevimsiz hislerle kalakaldım gerçi. O orada yaşarken ben de onunla yaşıyordum. O bütünleşmişlik hissi ne kadar güzelse aynı oranda korkutucu işte. Şimdi istemiyorum öyle korkunç şeyler. Dolabımdan Monsters Inc. yaratıkları fırlamasın. Herşey son zamanlardaki saçmalığı, gözden çıkarılmışlığı, umursanmamışlığı ile devam etsin. Taa ki artık merdivenden inerken dinlenen ve saçma sapan dansedilen Getting jiggy with it gibi gerizekalı şarkıların karmasını temizleme ihtiyacı hissetmeyene kadar.

We Can Have It dinlerken Cardinal Melon'uma buz kırmaya çalıştığım ve şarkıyı gülümseyerek dinlediğim o günkü kadar sıradan bir hayat diliyorum kendime. Öyle büyük heyecanlar ve saçma sapan, sonradan oramı buramı incitecek ve hatta tabiri caizse ağzıma sıçacak hisler içinde kalmayayım yeter ki. We Can Have It denen şarkıyı hayatıma sokan sayın Ma... Size sesleniyorum. İçime yerleştirdiğiniz gibi çıkarınız şu şarkıyı hayatımdan zira ölebilirim kan kaybından.

İyi geceler.

Pazartesi, Ağustos 25, 2008

Mogwai - The Hawk is Howling

Sözlüğe şöyle bir şeyler yazdım Mogwai'nin The Hawk is Howling albümü üzerine. Limbo-Pillow'un'ki kadar kapsamlı olmasa da şöyle dedim:

"mesela senenin bu zamana kadar dinlendiğinde tam puan alabilen tek albümü diyebiliriz bu albüme diye düşündük biz*. sigur ròs aşığı bir insan olarak onların ismini hala bilmediğim ve sadece bir kere dinleyip bir köşeye fırlatıp üvey evlat muamelesi yaptığım, beklentilerime kocaman bir hayalkırıklığıyla karşılık vermiş son albümlerinin ağzımda bıraktığı kötü tattan sonra bu albüm bana güzel sözlerle buyur edildiğinde kendimi beklentilerimi daha aşağılara çekmem yönünde telkin ettim. ama zaten önceden etrafta dolanan ep'lerindeki birkaç şarkıyı dinleyip epeyce yükselmiş olan o çıtayı indirmek albümün bana gelişi sırasında pek mümkün olamadı ve bastıramadığım heyecanımla ilk şarkıdan itibaren zevkten dört köşe bir halde, hayalkırıklığından çok çok uzaklarda tüketiyor olduğum albüm oldu the hawk is howling.

öncelikle kabul edelim mogwai hepimizin hayatında 50 derece sıcakta kavrulduğumuz yaz günlerinde klimasız yerlerde çektiğimiz azap gibi, acı duyduğumuz yerlere ait etiketlerin üzerinde yazan isimlerden biriydi. yine aynı sıcakların bunalttığı günlerden olan bugün bu albümü dinlerken artık o karanlıkların içinde kaybolmak bir yana, grubun liderliğinde şarkıların içinde bir o yana bir bu yana gidilebildiğini farkettim. evet yine içinizi acıtıyor bazı şarkılar. örneğin albümde ilk seferde beni en çok etkileyen i love you and i'm going to blow up your school, killing all the flies'ın dikkatlice ve tane tane çıkılan basamaklarına sahip. şarkıyla başladığınız bu basamaklı yolculukta daha ilk adımlardan anlıyorsunuz çıktığınız yerden sizi, olanca gücüyle itekleyecek olan bir ses yoğunluğuyla karşılaşacağınızı. ama aynı albümün içinde the album leaf albümünden çıkabilecek kadar naif ve fakat mogwai'nin ustalıkla post-rock denen sınırları çizilmemiş bu janrın aslında sınırsız olabileceğini bize kanıtlayacak şarkısı the sun smells too loud bir anda düşülen yerden sizi kaldırabilecek ve en tepelere koyup sizi yatağınızda huzurlu uykulara daldırabilecek güçte. bu yüzden de albümdeki şarkılar birbirlerinden farklılık göstermekte. sanki hiçbiri birbirine benzemiyor ve önceki mogwai albümlerindeki o tuğlamsı bütünlük hissinden daha çok, şarkıların ayrı ayrı limitsiz bir alanda oraya buraya saçılan ama bulundukları noktalar birbirine bağlanınca altın oranı verecek kadar iyi bir bütünlükte bir albüm yarattığını söylersem abartmış olmam diye düşünmekteyim.

mogwai kendi janrı içinde bu janrı sınırsız kılabilen ve giderek daha da ustalaşan tek grup sanırım. dinleyiniz. itinayla ve defalarca."

Mogwai'ye gidip gelememek üzerine...

Mogwai dinliyorum yastık kardeşim sayesinde. Kendisi ilk benimle paylaştığı bu albümle beni Sigur Ròs'un huhdfsdf dsfıosdfuıs dsfjkhsdkjfhs (!) adlı son albüm faciasından sonra (evet kişisel tarihimde bir faciaydı, bu kadar büyük beklenti ve bu kadar ne idüğü belirsiz bir albüm) epeyce ihya etti. Kendisi zaten güzel bir yazı yazıyordu en son albümle ilgili. Önce ona bakın yan taraftan bence. Ondan sonra bir ara ben de yazacağım bu muhteşem albümle ilgili mutlaka. Bakarsınız belki.

Onun dışında sakin sakin, hiçbir yerimi yara bere içinde bırakmayıp, kendiliğinden ilerleyen hayatımla epeyce uyumlu bir halde yaşamaktayım son birkaç haftadır olduğu gibi. Senkronizasyon denen şeyin doğasının ne kadar güzel ve muhteşem bir şey olduğunun gittikçe daha çok farkına varıyorum. Mogwai dinlerken aklıma başka bir şey getiremiyorum. Susuyorum.

Perşembe, Temmuz 17, 2008

Finally We Are No One

İki gündür hayalet gibi gezinmem dışında, arada yaşıyor gibi hissettiğim vakitler de olmadı değil. Spor yaparken insan oldum mesela. Bugün Ayça'yı dinlerken insan olabildim. "Gay Parade"de giyilebilecek bir kıyafetle ilgili yorum yaparken iyi hissetmiştim. H. beni aradığında insan oldum sanırım bir de her seferinde. Sanırım kendimi unutmam lazım normal halde yaşayabilmem için.

Mùm dinliyorum. Tüm gece Mogwai döndü durdu. Mùm'un başlıktaki albümü ise zamanında "temmuz gecelerini kışa, yalnızlığı beraberliklere bağlayan albüm" olarak değerlendirilmiş tarafımdan. Açtım ben de bir umut ama dördüncü şarkıdayım, hala bir hayrını göremedim. Kendine kalsın tüm hayrı zaten aslında.

Bazen inanamıyorum zamanın nasıl geçtiğine...

Uyandırsın birileri beni lütfen yoksa iyiye gitmiyorum sanırım.

Perşembe, Temmuz 03, 2008

The Sun Smells Too Loud

Mogwai'yi ne kadar sevdiğim biliniyordur herhalde burayı okuyan birkaç insan tarafından. Yeni bir şarkılarını dinledim az önce. Eylül-Ekim gibi zaten albümlerinin çıkacağını okumuştum bir yerlerde. Şarkı ilk başladığında "bu mu Mogwai?" diyor insan ama Sigur Ròs'tan (ismini her seferinde üşenip yazamadığım son albümlerinden bahsediyorum) daha başarılı bir iş çıkaracaklarına dair bir inanç oluşuyor insanın içinde bu şarkıyı dinledikten sonra. Her zamankinden daha çok olumlu hisler yaratan, zevkli bir şarkı. Böyle bir The Album Leaf havası sezmedim değil ama tabii ki yine her zamanki gibi yunik munik, çok güzel bir Mogwai şarkısı The Sun Smells Too Loud.

Dinleyinnn!

Salı, Mayıs 06, 2008

"... there is really no-one left at all..."

Yeni klavyemden sevgiler.

Dün gece Paul klavyeme koca bir bardak suyu boca edince, bugün kendime yeni bir klavye aldım. Çok sevmedim ama olabildiğince ufak ve sevimli. Çok sevdiğim denizanaları gibi beyaz ve hatta mavi ışıkları da var. Alışacağım bir süreliğine artık kendisine. Teknolojik saçmalıklar peşimi bırakmıyor. Buradan Merkür'e sesleniyorum: Kendine gel!

Az önce sigara üstüne sigara yaktım. Killing All the Flies çalıyor olması da ilginç tabii... Tamam, Mogwai hususunda yazmayacağım daha bir süre. Merak edilmesin. Açınca susamıyorum hem.

Arada Rüüüü'nün dediği bir şeyden oluyorum: Hateful bitch. O halim ne bulsa gıcık alıyor ama olsun, o da gerekli. Ayça da az önce bir süredir bende bir Fransızlık olduğunu söyledi. Aynısı zaten.

E. can sıkıntıma bir çare bulmamı istedi az önce.

Wolf Parade'in At Mount Zoomer'ı hiç de dikkatimi çekemedi ilk iki dinleyişte. Hep aynılar sanki (ne bekliyorsam artık?! sanki ben çok çabuk değişebiliyorum da).

Bugün bir an beklerken bir şeyi, çok özüme dair bir şey yakaladım. Gözlerim doldu. Yıllardır bu kadar sade bir his/düşünce yüzünden gözlerimden tek bir yaş gelmediğini farkettim. Son iki aydır doğru düzgün ağlamadım bile - The Dolls anlarını saymıyorum. Salt kendime dair bir şey yüzünden böylesine hüzünlenebilecek kadar aslolana inebildiysem hayatımın şu noktasında bundan daha ilerisini düşünmeme gerek yok demektir diyor ve gittikçe bir adet Ayşe Arman yazısına dönüşebilecek, gündelik hayat zımbırtılarını buraya yazarak rezil olabilecek bu post'u da burada sonlandırıyorum.

Perşembe, Mart 06, 2008

Tintinnabulation

Bugün eve dönerken kulağımda Mogwai vardı. Post-rock denen şeyin sınırsızlığı bir yana, şarkılarda sözleri kullanarak insanın içindeki düşünce ve hisleri eğip bükme devrinde sözler olmadan müzik yapabilmek her grubun harcı değil. Bunu adamakıllı yapabilen gruplardan biri de Mogwai. Evet, kabul ediyorum, artık önümüzde onlarca ve hatta belki yüzlerce aynı işi yapan grup var. Ama onların yeri her şeyden önce tarifsiz Cody ile kodlanmış bende. Seneler önce -sanırım 2000- Rüzgar sayesinde tanıdığım bu grup hala dinlediğimde beni güzel yerlere sürüklüyor. Güzel kavramımın Edgar Allan Poe'nunkini andırdığı göz önünde bulundurulursa, nasıl yerlere götürdüğü de tahmin edilebilir belki. Her neyse, işte Mogwai, bu genelde sözsüz olan müzikleriyle 1900lü yılların başlarında abstrakt resimleri, heykelleri yapanlara benziyor. O zamanlarda Brancusi'nin Bird in Space'i anlaşılamamıştı belki veya şekli ve figüratif olan her şeyi sanat objesinden uzaklaştıran, artık objeyi değil de onu yerleştirecek alanı sorgulayan hiçbir şey sanattan sayılmamıştı ama sağolsun o zamanın sanatçıları, bizi bu konuda öyle güzel etkilemişler, bu zamanların "sanat" kavramını öyle doğru bir yerden yakalamışlar ki, grubu genelde 21. yüzyılın başında (böyle diyince tarihi bir şeyden bahsediyoruz hissi oluyor gibi geldi ama işte sene 2000 falan) dinlemeye başlamış olan insanlar olarak, hiç de yadırgamadan, uzun süredir unutulmuş olan bir kapının anahtarını bulmuşçasına merak içinde dinledik bu grubu. Yapılan şeyin soyutluğu yüzünden çoğu insanın algı eşiklerindeki eleklerine takılı kalmıştır tabii tam bu yüzden ama yerinde olan her şey çoğunluk tarafından görmezden gelinmiştir en iyi ihtimalle. Aynı şey bazen Sigur Rós için de geçerli ama daha çok Mogwai.

Böyle düşünceler geçerken aklımdan, inmem gereken yeri kaçıracaktım neredeyse... Hemen kendime geldim. İndim. Evime geldim. O zamandan bu zamana kadar aklımda kalanlar bunlardı. Alnımı ve burnumu yüzümden çıkarabilseydim dediğim bir günün sonunda, ancak bu kadar yazabildim. Sonradan daha iyisini yazana kadar bu burada dursun. Gözüme kötü veya eksik gelene kadar -ki farkındayım öyle olduğunun, yazıyı düzenlemeyeceğimi biliyorum. Evet en iyisi burada durması.

Onun dışında tüm gün Zuma oynadım. Bu oyunu delice oynadığım eski zamanlara geri dönüş yaşadım. Hatırlıyorum da bir gün içinde 2 defa bitirmiştim bu oyunu. Bütün dünyayı ağzımdan fırlayan toplarla yok edebileceğimi bile hissetmiştim. Meğerse Zuma'dan aldığım zevk tükenmemiş de, ben farkında olmadan "save" etmişim o zevki. Bugün yükledim o halimi yine. Canavar oldum.

Arabella diye bir ismi küçük bir kız çocuğuna isim yapabilen insanı merak etmekteyim son olarak.

Uyuyayım ben en iyisi.

Çarşamba, Şubat 13, 2008

R u still in it?

Mogwai dinliyorum delice.

Cepa'da gördüğüm bir adama aşık oldum. Evet aşık oldum. Desperately seeking him. Aşk öyle bir şey olmalı. Bir anlık ve karşılık olmadan. Uzun sürmemeli. Bir anda hissedilip tüketilmeli. Son kullanma tarihi var çünkü. Ama gerçekten aşık oldum ben. Birilerine hala aşık olabildiğini hissetmek şahane!

Pazartesi, Şubat 11, 2008

"Ghosts in the photograph never lied to me..."

Bugün içimde birini daha Apple ailesine katacak olmanın mutluluğu vardı. Kızkardeşim Apple'a attığı tüm o boklardan sonra bir gün elinde 16lık (yaş gibi oldu değil mi) iPod Touch ile geldiğinden beri hayatta herkesin bir gün bir Apple oyuncağı olacak diyordum ki D. dün bana bir iPod'da kendisinin istediğini söyledi. Ben de onu yalnız bırakmadım tam da onun istediği gibi. Cepa'ya gidildi. Apple Premium Reseller'dan 80 gblık bir iPod almayı umarken, 160'lıkla çıkıverildi. Çocuklar gibi şendik. Bana neyse artık.

Sonra... Birkaç gündür Lost'un 4x02'sini izlemeye çalışıyorum. Evet, bu kişisel Lost tarihimde bir ilk. Tam izleyeceğim diye oturuyorum başına, takriben yirmi dakika sonra uyuklamaya başlıyorum. Yorgunum çok. Ne kadar uyusam yetmiyor. Geçen on aylık sürede çılgınca ayık geçirdiğim gün ve gecelerin ("What was that for?") acısı çıkıyor sanırım.

Esenboğa'ya beş dakikalık mesafede bir yerlere gidiyorum son bir aydır. Her gidişimde o camisiz minarelere gözüm takılıyor. Arada kulağımda "Ben otelde kalacağım" diyen bir ses yankılanıyor. O yolda, üzerindeki tüm anıları tüketene kadar gitmek istiyorum ve sanırım başarılı olacağım.

Biri var Koç burcu. Bir yerde tek sevdiğim adam kendisi. Verdiği ayarlarla, söylediği sözlerle beni çok eğlendiriyor. Pazartesi ve Perşembe günlerini tek eğlenceli kılan kişi o. "The Fountain" diyince ben, o Duchamp diyor. Daha ne olsun! İyi ki var işte.

Geçende Medea rüyalarımla ilgili ilginç bir çıkarım yaptı. Onunla ilgili daha net noktalara vardığımda yazmak üzere kendime bir hatırlatma bırakıyorum bu yazıya ve artık yatayım diyorum.

Uyku hiç bu kadar güzel gelmemişti.

Pazar, Şubat 10, 2008

"He messed up forsaking our love"

Her hafta "The Fountain" izliyorum ben. Birileri beni durdursun. Gelip de bana beraber izleyelim istemesin kimse bu filmi. Artık kare kare biliyorum herhalde ve maalesef bu iyi bir şey değil.

Birine şarkılar yolladım. Sözlerine bakmamıştım. Görünce ilginç seçimler olduğunu kabul ettim kendi kendime. Başlık ise bu şarkılardan birinin sözleriymiş. Hoşuma gitti; maalesef.

Uzun süredir bir ne istediğini bilmeyen, bir de hayatta ne istemediğini bilen biri olarak boşlukta salınıp duruyorum. Bugün hatta bir saat önce olabilir, ne istediğimi buldum bir anlığına. A Lily'nin bir şarkısına sakladım bu isteğimi. Yine bir şeyleri yeni ve bilinmedik birileriyle paylaşmak üzere saklamaya başlamam mutluluk verici; arada bir umudun kendini göstermesi ise ilginç.

Dün ise insanların ortasında kısıtlı bir zamanda başımı gömdüğüm, zorluğu "inanılmaz" diye nitelendirilen sudoku kitabımın üzerine "Killing All the Flies" yazdım şarkıyı zorla kendime dinletirken. Zorla kendime Mogwai kürü yaptım (nasıl bir kürse o artık!). Take Me Somewhere Nice dinlettim kendime dört beş defa (ayrıca alakasız ama Happy Songs For Happy People ne güzel bir Mogwai albüm ismidir. Gerçekten de mutlu insanlar için mutu şarkılar olabilir o albümdekiler). Tabii bunu yapmamın nedenleri vardı. Hatta eminim az sonra yine aynı nedenlerden yapacağım aynını. Dün iki saat boyunca S. ile konuşurken ve hatta bunun öncesinde bir yerde oturup kendi kendime yazılar yazarken, içime çektiğim her koca nefesten sonra içimden bir şeylerin çıkması gerektiğini hissedip, onlar he ne ise artık söz olarak çıkmaması içimden... Madem sözsel olarak ifade edemiyorum dedim, açtım ben de o ruh halimi en iyi ifade edecek şarkıyı. Benim yerime notalarla, enstrümanlarla ve sözlerle ifade etmişler sağolsunlar. Adını da Türkçe'ye özensiz çevirisiyle "beni hoş bir yerlere götür" koymuşlar.

Şarkı beni gerçekten öyle hoş yerlere götürdü ki, o sırada bedenimin bulunduğu yerle ruhumun gezindiği yerler arasındaki fark, beni sırasıyla tuvalete, balkona (bu soğukta evet) ve son olarak da sudoku kitabına yüzümü gömüp, kimsenin o ifadeyi görmeyeceği şekilde oturmaya yönlendirdi. Tuvaletteyken aynada gördüğüm yüzüm hiç iyi değildi. Braque bu halimi görse ne güzel çizerdi beni şimdi dedim hatta içimden. Hiçbir şeyin bir kez daha aklıma gelen görüntüler kadar güzel olmayacağını, aslında o güzel olan ne varsa her şeyi sadece tek taraflı yaşadığım gerçeğini insanlardan sürekli sakladığım gözlerimin içine sokup durdu şarkı. Sözlerle ifade edemediğim anda farklı yollarla kendimi ifade edebildim sanırım özellikle de bu şarkı sayesinde.

Bu kadar güçlü etkileri olan şarkıları yaratma hakkını kim veriyor bu insanlara?

Perşembe, Ocak 03, 2008

Mogwai ve Yan Etkileri

Take Me Somewhere Nice çalarken yine anlamsız yerlere gidiyor aklım. Bu kadar çabuk nasıl olabilir böyle şeyler diyorum. Bu şarkıyla gittiğim hiçbir yol iyi olmuyor; hiçbiri doğru yerlere gitmiyor. Kendindeki melankoliyi yola bulaştırdığından mıdır nedir bilinmez, takside kulağımda son ses onu dinlerken, arada gözgöze geliyoruz şöförle. Bana baktığını görüyorum. İçinden bu şarkıyı nasıl dinleyebiliyor olduğumu bile düşünüyor olabilir. Ama gittiğimiz yollarda hep gözyaşları oluyor.

Bir sonraki iç karartıcı şarkımız ise yine Mogwai'den geliyor: Burn Girl Prom Queen. Şarkının öyle bir havası var ki ufacık bir kız çocuğuyken içimde taaa hayatımın en başlarından beri biriken tüm üzüntü verici, hüzünlü anıları birer birer topluyorum. Şarkı bitene kadar, hepsini koca bir kartopu haline getirmeyi diliyorum hepsini sürükleyerek yerlerde. Hepsi birbirine yapışıyor. Kartopu gittikçe daha kocaman oluyor. Ama şarkı öyle bir yerde bitiyor ki, yukarılara çıkarıp dağın diğer tarafına atmaya çalıştığım kartopu bir anda daha ilerleyemez hale geliyor. Orada kalıyor. Nasıl tutacağımı bilemiyorum. Daha fazla bu ağırlığa dayanamıyorum. Sırtıma almayı deniyorum. Olmuyor. Şarkı beni dağın tepesine çıkarsın diye dinlemeden hemen önce topluyorum tüm o olumsuz hisleri. Bu sefer hazırlıklıyım diyorum. Açıyorum ama bir türlü olmuyor. Şarkı bitiyor en olmadık yerde. Ben Atlas gibi, hayatımın o noktasından sonrasına o kartopuyla devam ediyorum.

Sonra Close Encounters var. Yine Mogwai sahnede. Diğerlerine nazaran daha umut vaadeden bir şarkı. Ama hiçbir zaman umutluyken dinleyemiyorum. Yine yer hizasında seyrederken ruh halim, açıyorum kendisini. Artık hiçbir zaman kuramayacağım "close encounter"larımın hayali için dinliyorum.

Killing All the Flies var bir de. Hani uzun süre bırakılmış çöp üstüne üşüşen sinekler var ya. İçimde bir süredir kokuşmuş olan o çöplüğün üstündeki sineklerin sesi var bu şarkıda. "One day I'm gonna grow wings" diyip, hep erteliyorum çöpü dışarı çıkarmayı. Haz erteleyici olduğumu söylemiştim değil mi? Peki ya bunu sadece hazzı arttırmak için değil de daha çok canımı yakmak için de yaptığımı söylemiş miydim? Peki artık borderline'dan muzdarip biri olduğumu düşündüğüm, hatta şizofrenler gibi içimde iki insanın yaşadığını düşündüğümü söylemiş miydim? Onların benden tek farkı şizofren veya borderline olduklarını bilmemeleri, söylense bile inanmamaları ki en çok imrendiğim yanları da bu. Neyse, konumuza dönelim, artık o her neyse.

Stop Coming to My House ile Mogwai merkezli yazımı bitireceğim sonra da bu gece nasıl uykuya dalabileceğim konusunda düşüncelere dalacağım, deneyler yapacağım. Şair burada bana seslenmiş sanki. Kendine gel diyor güçlü bir sesle hem de. İçinde rahatsız olduğu eve gider mi insan, değil mi? O zaman gitme diyor. Patlat o evi diyor ki zamanında onunla gördüğüm bir rüyada gittiğimiz her yeri bombalamıştı bizi öldürmek istercesine aynı şair. Ya da en azından, gitme!