gerçek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gerçek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Çarşamba, Şubat 25, 2009

"Oh, it's such a perfect day!"

Gözyaşlarını doğru anlara saklamak en mantıklısı. O doğru anların mutluluk içerenlerini hemen olmasını, acı içerenlerinin ise hiç gerçekleşmemesini diliyorum şu andan itibaren tüm kalbimle. Az önce aldığım haberle hayatım boyunca anlamsız şeyer için üzülmelerim geldi aklıma da, baya bir küfrettim kendime. Gerizekalıyım.

Bazen hayal mayal kuramayacak kadar yaşamın içine gömüldüğün anlar olur ya. Sanırım o insanın yaşarken öldüğü zamanlar oluyor. Bu cümleyi yazarken mesela aklıma Trainspotting'den bir sahne gözümün önünde canlandı. Hatta anlatmayayım, teknolojinin güzelliklerinden faydalanıp yutub'tan filmin o kısmını buraya iliştireyim.



İşte tam böyle bir şey olmalı hayallere dalamamak ve gerçekliğin içinde kıvrandıkça kıvranmak. Hatta o kadar çok kıvranmak ki, artık hareket etsen de bunun bilincinde olmayacak kadar acıdan uyuşmak. Gerçi Trainspotting'te gerçeklerden kaçmak için böyle bir noktaya geliniyor belki de ama sanırım kaçsan da her taraf gerçeklik zaten... En azından ben böyle düşündüğüm için hayatım boyunca gerçek dışında başka bir şeyin beni bu noktaya getiremeyeceğini bilip, bu gibi şeyler denemeye kalkmamış olabilirim.

Her neyse... Aldığım haberden sonra böyle hissettiğimi buraya kaydedeyim dedim sadece. Salı'ya kadar vakit nasıl geçer bilmiyorum ama elimde olsa ve işe yarayacağını bilsem o zamana kadar yaşamımı dondurmayı ve 1 hafta boyunca yaşarken harcayacağım tüm enerjiyi G.'ya vermek isterim.

Bok. Ama bu sefer çok sinirli.

Çarşamba, Temmuz 23, 2008

"see myself sing..."

Her şeyin ne gerektiği ne de gerekmediği gibi gittiği bir günün sonunda evin sokağında eve doğru yürürken, karşıma çıkan üç şey günün anlamsız tadını alabildi.

Biri bana doğru koşan minik bir kediydi. Kendisinden büyük kulakları ve uzun tüyleri vardı. Onu severken epeyce gülümsedim, mutlu oldum. Kediler harika yaratıklar zaten. En berbat zamanlarımda bile, herhangi bir kedinin hareketlerini izleyerek gülümseyebiliyorum mesela. Bu bile onları harika olarak nitelemeye yeter.

Sonraysa bizim sokakta sahibiyle sabah yürüyüşlerine arada sırada tanıklık ettiğim ve bugün adının Venüs olduğunu öğrendiğim bir adet husky vardı; onnu gördüm sahibiyle yine. Bu sefer akşam yürüyüşüne çıkmışlardı. Venüs hanımefendi pek bir mağrurdu ama adını söyleyince üstüme atlamaktan kendini alamadı. Huskylerin yüzündeki o donuk ifadeye rağmen, nasıl bu kadar çocuk gibi sevimli görünebildiklerine hep şaşırmışımdır. Tabii bir de sahiplerinin sıcak yaz günlerinde soğuğa programlanmış bir köpekleri aldıklarından dolayı vicdan azabı çekip çekmediğini sorgularım hemen akabinde. Yazık çünkü bu sıcakta ben üstümde minik bir elbiseyle bu kadar bunalıyorken, eksi derecelerde korunmak için kendilerinde varolan o tüylerden nasıl bunalmıyorlar? Bunalıyorlar tabii işte... Yazık o yüzden.

Kedicikten sonra bir de Venüs hanımefendiyle hoşbeş ettim ve yüzümde komik bir gülümsemeyle yoluma devam ederken, birkaç adım sonra 7-8 yaşlarındaki bir kız çocuğunun elinde ufak bir top gördüm. Avuçlarının içinde tuttuğu bu topu mıncıklayıp, karşısında duran 10-11 yaşlarındaki erkek çocuğuna bir şeyler söylüyordu. Şöyle dedi tam ben aralarından geçerken kısık gözler ve korkutucu olmak için garip bir şekle soktuğu sesiyle:

"Bu topla seni çöpe fırlatacağım. Çok canın yanacakkk!"

O an bu cümleler bana o kadar sevimli ve komik gelmiş olmalı ki, kıza dönüp istemsizce, gözlerimi kısarak "Uuuuuuu çok korkuuunç!" dedim yine gülümseyerek. İki çocuk da bana baktılar kocaman güldüler. Süper hiper hissettim bir anda. O mutlulukla 15-20 adımda apartmanın kapısına vardım. O 15-20 adımda ise uzun süredir kulaklarımda müziğim olmadan dışarda adım atmadığımı ve aslında hayatın ben yürürken etrafımda olan biten kısmını kaçırdığımı farkettim. O kadar kendime dönmüşüm ki, yanımda birisi yokken tek başıma etrafta dolanmaya çıktığımda veya bir yerden bir yere giderken en az yürümemi sağlayan ayaklarım kadar normal bir uzvum haline gelmiş kulaklıklarım. Daha dış dünyaya adımımı atmadan kocaman çantalarımdan kulaklığımı ve iPod'umu bulma çalışmalarına başlıyor, sonra onları istediğim konuma getirmeden dış mekanlara çıkmıyormuşum. Çıkınca da kocaman bir köpük baloncuğun içinde hayatı film tadında, fon müzikleriyle algılıyormuşum. Ama bunu yaparken tamamen kurguladıklarım varmış algıladığım. Aslında algıladıklarım kurgularımmış ve gerçekle kurgularımın alakası yokmuş. Hayat gerçekte, adım başı gülümsetebilen bir şey olabiliyormuş arada sırada. Mutlu oldum kendimle ilgili bunu keşfedince. Bundan sonra kulaklarımı içime değil dış dünyaya kabartacağım sanırım bir süre daha.

Kontrollü ve şartlı değil de rastgele gülümseyeyim biraz da. Hem Sigur Ròs ne demiş bir şarkısında:

"the peace was gone
balance leaks out
i fall down
slide forward
through my head
i always return to the same place
total silence
no answer
(but) the best thing god has created
is a new day"

Tam olarak şu şarkısında hatta.

Çarşamba, Nisan 02, 2008

Demon Apple

Güzel güzel haberleşiyoruz onunla. Bu mutluluk verici epeyce.

Dün ve bugün yani aslında dün ve ondan önceki gün iPod'um çıldırdı. Tanrılar öyle çıldırmış olmalı ki sürekli "Low Battery" şeklinde cevap verdi kendisi. Mucizevi bir şekilde, artık tam da ondan ümidimi kesmiş, yeni iPodlara isteksizce bakınırken nette, bir anda kendi kendine canlandı. Tam da tüm umutlarını tüketmiş yeni bir şeylere isteksizce de olsa başlangıçlar yapma isteğindeyken eski sevgilinin araması gibi ilginç oldu bu geri dönüş. Ama tek farkı tamamen mutlu etmiş olmasıydı. Diğerinde türlü saçma hisler birbirlerine girmiş halde olurdu.

Bazen hasta olsam diyorum; böylece yapmak istemediklerim için geçerli bir bahanem olurdu ama maalesef olamıyorum hasta. Yürüyüşler yapıyorum dışarda serin havalarda üstümde çok da bir şey yokken. Olmuyor.

Onun dışında her şey epeyce olağan seyrinde devam etmekte. Ne yazık ki her şey için mantıklı açıklamalarım var ve bahanem kalmamış hiçbir şey için. Saf gerçek neyse onu görüyorum, söylüyorumi algılıyorum. O yüzden de etrafımda çok kişi barındırmıyorum sanırım. Dokuz köyden kovulana kadar da bu böyle sürecek gibi.

Bir gün içindekileri çıkarmak zorunda kalmadığım o biriyle aynı odada olmak, ona gözucuyla baktığımda huzurla dolmak istiyorum.

Cumartesi, Şubat 09, 2008

Deneyim

O kadar konuştum D.'ya. Şu sonuca vardım. Deneyimleyemediğimiz iki şey var. Biri doğmak biri ölmek. Doğmayı o sırada bilinçsiz olduğumuzdan deneyimleyemiyoruz, ölmeyi de sonrasında yaşam olmadığı için... Ve bunlar sanırım hayatın tek gerçekleri. Bu noktadan şu sonuca varıyorum ki o çok acı bir yüzleşme:

Deneyimlediğimiz her şey yalan...

O yüzden acı çekerken insanı ne sonuna kadar götürüyorsa o yol gösterici olmalı. Sigur Rós'ta bulduğum şey de bu olmalı...

Çarşamba, Aralık 26, 2007

Gerçek

Paul Auster'la ilgili bir yazı gördüm az önce sözlükte. Mustefid nickli bir yazar yazmış. "Gerçek onu nasıl algıladığınıza bağlı bir şeydir" demiş kedimin isim babalarından biri olan Auster. Auster bunu böyle anlatıyor güzel. Ama hayatın kendisiyle karşılaşan Daniel Quinn, onlarca karaktere sahipken iki adamı aynı anda takip edemeyeceğini anladığı anda farkediyor bir şeyleri. Evet yüzlerce karakterin olabilir. "Gerçek" skalan her rengi barındırıyor olabilir ama hayatın gerçeği öyle bir şey değil. Tek bedene sahipsin. Bir şeyleri seçerek onu yönlendirmen gerekiyor. Seçtiğin öznel gerçekliğini hayatın gerçeği ile uyumlu hale getirmezsen, bir yerde duraksıyorsun. Duraksama, tıkanıp kalmışlık, hareket edememe hali olarak anlamlandırılan "inertia" kelimesini hem fonetik hem de anlamıyla olan uyumu açısından çok sevmişimdir hep. İşte o "inertia" yakalıyor insanı ummadık anda. Neden bu kadar panik atak vakası var sorusuna bir cevap da bu olabilir. Öznel gerçekliğinin hayatın gerçeğiyle uyumsuzluğunu farkettiği anda insanın içini kaplayan huzursuzluk, "inertia", tıpkı bir Massive Attack şarkısı gibi (bkz: Inertia Creeps) insanı süründürüyor. Sonra gelsin kalp krizi paranoyaları, gelsin nefes tıkanmaları, dışarı adım bile atamamalar...

"Gerçek" öyle kolay kolay algılanabilir bir şey değil yani. Yazının başında sözlükte okuduğumu söylediğim o cümle her ne kadar şık da olsa, o kadar dümdüz ve o kadar ayrıntısız ki, eksikliğinden ötürü insanın reddedesi geliyor.

"Yirtilmis, islevini (islatmamak) kaybetmis semsiyeye niye semsiye, hadi en fazla bozuk semsiye deriz ki?" diye bir kısmı da hemen yazıvermiş bir sözlükçü (nikiforov) Cam Kent başlığına. Her şeyi birincillerden alarak kurduğumuz yaşamda alternatiflere verdiğimiz adlar ve isimler ilklere refere ederek verilmiştir ya ondandır herhalde. Bu noktada hemen "Şekersiz şeker" "kafeinsiz kahve", "kakaosuz çikolata" gibi kavramlardan, süregiden her şeyin içindeki boşalmaya değinen Zizek'e bir selam yollamak isterim ki kendisi şu odada yazıyor olsa, önceki yazdıklarımdan nasıl bir aptal olduğumun analizini yapsaydı diye de içimden geçirmiyor da değilim. Neyse kendisi farklı bir yazının konusu olsun, nasılsa yazmaktan daha iyi gelen başka bir şey yok şu anda hayatımda.

Zizek beyefendi de eğer rastgelirse bu yazıya ona da şu cümleyi yazıp gönlünü alayım: "Mr. Zizek, come and save us!"

Perşembe, Kasım 08, 2007

"Pencereden Uzanıp Bir El Sallasalar Keşke..."

Kablonet'in ve bozulan modemimin beni çıldırttığı bir beş günden sonra, nihayet internete kavuştum derken, aslında hiç de istemediğimi anladım interneti hayatımda. Son 5 saattir bağlıyım internete ve ne kadar abuk, kendimi üzecek şey varsa hepsini yaptım ettim. Mutluyum. Yaptıklarımı ettiklerimi sormayın ama yakın zamanda sağ tarafta verdiğim linklerin arasında duran "Post Secret" adlı blog'da her an görebilirsiniz canımı sıkan gizemli günahlarımı. Evet sanırım bunu yapmanın vakti geldi.

Bugün hayatımda ilk defa bu kadar kendime olan güvenimi yitirmiş hissediyorum. Nedenlerini yazmayacağım yine her zamanki gibi ama yapmak istediğim, olmasını istediğim hiçbir şey kalmadı an itibariyle. Olmayacağını ve yapmayacağımı biliyorum. Biliyorum, evet.

Parmak uçlarımda yürüyerek ilerlediğim, tedirgin bir yolun orta yerinde bu yolun beni bir yere götürmediğini görmek, sonra geri dönüş için çok geç kalmış olduğunu hissetmek... Hepsi ayrı bir yerden saldırıyor bana sanki. Son bir saattir hissettiğim başka bir şey yok. Gülümsemeyi bıraktım, gülümseme öncesindeki abukluktan bile eser yok. Her şey o kadar gerçek ve gözümün önünde ki, keşke "opium smoker" vizyonuma sahip olduğum bir ana geri dönebilsem de ucudan azıcık da olsa bir şey beni öne doğru itse belli belirsiz. Ama ı-ıh.

Hayırlısı...