İstanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İstanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Salı, Nisan 10, 2012

My Brightest Diamond @saloniksv


Zamanında dinleyip dinleyip ağladığım, üzüntüden sesimi çıkaramadığım, kendi içime en kapandığım, buralarda en çok yazıp, aslında hiç konuşmadığım döneme ait Shara Worden ve müziği.

Meğerse benim o dönemki halim gibi sesi güçlü ama kendisi kırılgan. O dönem onun şarkılarını özellikle de Gone Away / The Good & the Bad Guy / We Were Sparkling üçlüsünü, şarkıların içinde kaybolup, hiçbir şey için açmak istemediğim ağzımı sonuna kadar açıp, bağıra çağıra, bazen evde tek başıma bazen de insanların ortasında onları da garip anlarıma dahil ederek söyledim durdum.


Hiç aklıma gelmezdi bir gün ona bu anlardan bahsedeceğim; ifadesiz kaldığım bu gibi anlarda sesim olduğunu anlatacağım; ben ona bunları anlatırken gözleri dolup ellerimi tutacağı; ellerimle yüzünü tutup kocaman gülümseyeceğim.

Ama oldu. Birkaç gün önce.

Ve bir de o an, o şarkı.

Cumartesi, Ağustos 29, 2009

İstanbul ve pabucu

Kendimi bildim bileli istemiş olduğum bir şeyin, beni tam da o şeyi istemiyorken bulması ve yarısını kabul ettiğim, diğer yarısını ise Pazartesi uygun şartlarda kabul edeceğim bir teklifi önüme sunması inanılmaz.

İstanbul aşkımın tükenip gittiğini anlamış olduğum son bir haftada, pabucunun dama atıldığını fark eden salak şehrimiz beni kendine çağırdı. Pazar günü orada olacağım Rüüüü'nün yanında. Pazartesi ise "İyi tamam, geliyorum yatılı kalmaya" diyebileceğim bir görüşme beni bekliyor. Hayat bazen cidden saatlerce bakıp anlam veremediğiniz absürdlükteki bir fotoğraf veya resim gibi. Oraya taşınmak için tüm koşulların tatmin edici olmasını istiyor muyum emin bile değilim. Kalbim başka şehirlerde kalmışken, aklım oralarda dolanıyorken, İstanbul'un bu son ama biraz da geç kalmış hamlesine ne diyeceğimi bilmiyorum.

İstanbul bebeğim, bu hareketinle, terk edileceğini anlayınca sevmediği halde türlü bağımlılıklardan dolayı sevgilisine o zamana kadar vermediği değeri vermeye çalışan bir insana benzettim seni. Haberin olsun, o kadar uzaklara fırlatıldı pabucun, ona göre.

Çarşamba, Ağustos 06, 2008

Pluto

Bugün delice yorgun olmama rağmen görev bilinciyle oturup bir şeyler yazayım istedim. Hemen İstanbul gezisinden başlıyorum o halde.



Cumartesi D. ile beraber otobüs yolculuğumuza çıkmadan Varan terminalinde kocaman gözlüklerimle mutlu mutlu bu fotoğrafı çekildik ve yolculuğumuza başladık. Sonunda İstanbul'a vardığımızda saat 20:30 civarlarındaydı. Ben her zamanki gibi İstanbul'a Gümüşsuyu'ndan başlama sevdalısı biri olarak Şişli'de servisten inip daha rahatça B. ve B.'ın evine gidebilecekken, tabii ki öyle yapmayıp, Taksim'i şöyle bir soluduktan sonra taksiyle Şişli'ye geçtim. D. ise teyzesinin evine geçti ve ertesi gün sabah kahvaltısını beraber yapmak üzere sözleştik. Ben B.'lerin evine vardığımda içerisi fotoğraf stüdyosuna çevrilmişti ve bir kızcağızın yüzünü gözünü beyazlı siyahlı boyayıp fotoğraflarını çekiyorlardı. Ben de zaten yukarıya çıkarken daha merdivenden ikisi eğilip beni inceleyip "Hmmm evet evet bundan Björk olur" "Evet ya gayet olur. Gel bakayım sen buraya" gibi şeyler söylüyorlardı. Velhasıl amaçlarına ulaşamadılar çünkü B. öğleden sonra 2'den beri fotoğraf çekiyordu ve delice yorulmuştu. Ben de Björk olmaktan kurtuldum. Sonrasında McDonald'stan istenen menüye, yemeksepeti'ndek ilave not kutusuna "Kola buzsuz, light kola buzlu olsun istiyoruz. Acı sos ve mayonez istiyoruz. Hatta dünya barışı istiyoruz" gibi bir şeyler yazan B.'a gelen double cheeseburger'in üzerinde McDonald's şube müdürü tarafından iliştirilmiş "O barıştan biz de istiyoruz" yazısı ile gecemiz epeyce şenlendi. Prag'dan getirilmiş içinde ilginç şeyler olan (söylenmez, çok gizli) votka'dan içilip bol bol sohbet edilip yatıldı.

Ertesi sabah E. ile Yeniköy'de kahvaltıya olabilir demiştim ama ne benim canım Yeniköy'e gitmek istedi ne de uykumu bölebildim. Nihayetinde saat 11 gibi kalkıp hazırlanıp, tam da istediğim gibi Bebek yollarına düştük. Dört kişi Bebek'te yolları süpürdük, gittiğimiz mekanlarda tam tam dansları yaptık, tütsülerle etrafın havasını temizledik. Hatta Karma Police adında bir güvenlik şirketi kurup, insanların ilişki ve etiket karmalarını temizlemek üzere eğitimli insanlar tutmayı ve insanların akıl sağlığına yararlı şeyler yapmayı planladım. Tüm karmalar temizlendikten sonra düştük Baltalimanı'na kadar sürecek olan yolumuza. Tabii biz biraz yürüyelim istiyorduk ama o biraz gittikçe uzadı ve uzadı. Bir sonraki seferde Sarıyer'e kadar yürüme sözü bile verdik birbirimize. Yürümeyenle ilgili içinde eşeklerin olduğu bir senaryo düşündük, onu uygulayacağız hatta. Velhasıl şöyle bir başlangıç yaptık. B.'nin bakışındaki pms ifadenin hastası olduk sonra tabii:



Sonrasında sahilboyu yürüyüşümüzde şöyle bir şey gördük. Adı Kaplumbağa'ydı, yeşildi ve satılıktı. Ha bir sallanıyordu. Paraları birleştirip alasımız geldi ama kimse birbirine bir şey söylemedi. Olsun ben eminim içimizden böyle şeylerin geçtiğinin. Yoksa boy boy pozlarını çekmezdik Sayın Kaplumbağa'nın.



Oradan artık ilk bulduğumuz çay bahçesine oturup Türk Kahvesi içmek istediysek de, gittiğimiz yerin güzel manzarasına inat, kahve bir o kadar başarısızdı. 5000 senelik antika muamelesi görebilecek bir kahveyle yapılmıştı. Sertifika verdiler zaten çıkışta böyle bir kahveyi içtiğimize ve ne kadar yüce insanlar olduğumuza dair. Ama biz yine de mutlu ayrıldık mekandan. Boğaz'ın ve hoş sohbetin de etkisi çoktu tabii ama çıkışta kulağına çalınan Kıraç'ın İtalyan versiyonunun söylediği şarkı kadar keyiflendirmedi beni hiçbir şey. Tam da Björk konseri öncesi öyle güzel geldi ki, kulaklarımızı Björk işkencesine karşı ses geçirmez bir tabakayla kapladı falan filan neyse. Bu da o korkunç mekandan ayağımın aradan fırladığı bir foto. Oba Cafe'ye gtmeyin Baltalimanı'nda!



Sonunda oradan çıkıp bir adet taksiye binip, Kanyon'da soluğu aldık. Wagamama'da güzel yemekler sonunda B.'ye alınan bir kıyafet ve D.'nın iPod'una aldığımız, benim iPod şeytanlı iDevil kılıfımla beraber çıktık. Arada G. de geldi beni görmeye. Sona o evine aldığı mantarlarla döndü, biz de dört kişi olarak bol miktarda tekila ile... Sonrası ise malum. Konser için hazırlandık. Üzerimizi değiştirdk, yüzümüze çeki düzen verdik. O sırada B. önceki setlist'lerden şarkıları dizmiş bize Björk dinletiyordu. Oturduk ve tekila shotları bir bir içtik. Sonrası ise kocaman bir eğlence bulutunun içindeydi sanki. Tekila v Björk şahane bir ikiliymiş bir de üstüne İstanbul'da olduğunu bilmenin getirdiği his de eklenince apayrı oluyormuş onu anladık D. ile. O biraz fazla anladı gerçi. kendisine yalvardım sonunda "D. lütfen çok içme 12-13 senedir falan bu konseri bekliyorum" diye. Neyse düzeldi ve çıktık yola. Yola çıkmadan önce şöyle bir foto vardı, unutmadan ekleyeyim. Yay insanlarının hali bambaşka oluyor ve fotoğraftan fırlayacakmış gibi haller ve tutumlar sergileyebiliyorlar heyecan anlarında. Seviyorum B.'ı bu resme her baktığımda daha çok.



Sonrasında ise Beşiktaş iskelesinden Kuruçeşme Arena'ya doğru ufak bir deniz gezimiz oldu. İstanbul'da, karaya indiğinde birkaç adım atıp biletini verip içeri girebileceğin konser mekanına denizden ulaşım sağlanabilme olasılığı D.'yı bile çıldırttı ki yaşadığı yerden nispeten memnun olan kendisi, yolculuk esnasında "Burada yaşamalıyız" dedi tekrar tekrar. Tam yola çıkmışken, önümüzden iki tane yunus hoplaya zıplaya bize eşlik etti. Ben insanlara göstermeye çalıştım ama sanırım herkes görmüş gibi yaptı veya belki de gördüler bilmiyorum. Ama gecenin güzel olacağına dair güzel hislere kendilerinin de katkısı büyük oldu. O sırada E., i. ve Ayça da aradı. Konser alanında buluşmak üzere sözleşildi. Giderken elimde sigaram pek keyifliydim. Ha bir de şu fotolar çekildi tabii:




Sonrasında ise, D.'yı B.'e teslim edip basın masasını bulmam, sonra o sırada biletim olacak mı ve sonradan onu saklayabilecek miyim ki acaba diye kafama takıp üzülmelerimin boşa çıktığını öğrendim ve bana ayrılan bileti alıp bizimkilere yetiştim. D. zaten gelmeyecekti konsere ama son dakikada bendeki fazla bileti alınca, sonradan bana sürekli gelmesinde ısrarcı davrandığım için bol bol teşekkür ettiği güzel bir haftasonu yaşamış oldu. Neyse... O sırada E. aradı onların yanına gitmemiz gerektiğini yerlerinin uygun olduğunu söyledi. Geçtik oraya ve hakikaten de vip için çekilmiş olan setin hemen önündeydik. Sol tarafındaydı sahnenin ve çok rahatlıkla konseri oradan izledik de. İ. aradı onlar da gelmişti kuzeni C. ile. Ayça ise geç kalmıştı zaten. Hatta yarın saat gecikmeli girmişler konsere.

Konser başlamadan önce iğrenç bir müzik ile beynimizi pelte gibi yapma çalışmalarının anlamını hala çözebilmiş değilim. hayatım boyunca dinlemeyeceğimi ve hatta rastlamayacağımdan emin olduğum o saçma şarkılar nasıl oldu da orada çaldı bilemiyorum ama o bile keyfimizi bozmaya yetmedi. Zaten beş dakikaya bir içimizden birisi "Björk göreceğiz biz az sonra. İnanabiliyor musunuz?" dedi, diğerleri de "Evet yaaa" gibi tepkiler verdi. Arada keyifli küfürler uçuştu. Gittikçe daha çok sevindik. Saat 8'den 9:15'e kadarki vaktimiz konuşmak, Björk göreceğimize inanamamak, D.'yı içki almaktan vazgeçirmek, ve tabii ki fotoğraf çekmekle geçti. Hatta hemen bir kaç tane daha ekleyeyim şuraya konser alanındaki o halimizi özetleyen fotoğraflar. Zaten yazmasam da olurdu bu fotoları koyduktan sonra diye de şimdi aklıma geldi ama çok geç. En azından okuyan kaldıya sonraki fotolara bakıp anlayabilir halimizi sanırım.




Neyse sonrasında tam ben elime twitter'a björk izleyeceğimi duyurmak için telefonumu almıştım ve mesajı yazmaya başlamıştım ki Björk sahneye çıktı... Az önceki üç nokta boşa koyulmadı tabii, Earth ıntruders ile neye uğradığımızı şaşırdık. Aklımda Björk'ün bu şarkısıyla ilgili korkunç bir etiket vardı ve bu etiket öyle bir hızla silindi ki artık her şarkıyı kendisinden böyle canlı canlı dinlemek istedim "Temiz Playlistler Operasyonu"m için. Sonrasını anlatmaya gerek dymuyorum ayrıntılı bir şekilde. Wanderlust, Hyperballad, Army of Me, pluto ve Declare Independence ile çıldırdık. Ben bir ara epeydir bu kadar zıplamadığımı ve bu kadar coşkulu bir ruh halinde olmadığımı hissettim daha da iyi hissettim. Sonra arada bir Pagan Poetry ve Joga vardı. İkisinde de epeyce garip hissettim, gözlerim doldu hatta ağladım sanırım. Ama o bile o kadar mutluydu ki ifade edemiyorum işin garipliğini. Seneler sonra taa lise 1'deyken öğle arasında tüm okula yayın yaparken çaldığım It's Oh So Quiet'larla delice sevdiğim kadını karşımda canlı canlı izlemek apayrı bir şeydi çünkü.

Björk ise pek bir dingindi. Gülmedi. Somurttu. Kıyafeti çirkindi. Sürekli Merci dedi. "Aaa Björk Fransız olmuuuş" dedim gözlerimi kocaman açarak dönüp bizimkilere. Sonra sanırım beşinci şarkıdan sonra "Thank you!" dedi bir kez. Kadın Türkçe konuşmuş gibi bizden olduğunu hissettik anlamsızca. Her şeye rağmen Björk'tü işte ve tüm bu olumsuzlukları sadece "Björk bu ya" diyerek haklı çıkarıp umursamayacağımı sonsuza dek biliyorum. Konserden birkaç foto hemen buraya ekleyeyim o halde daha fazla konuşmadan.








Konserin sonunda Declare Independence'ta ise üstümüze şarkı boyunca yağan konfetiler ve şarkının inanılmaz atmosferi bizi salaklaştırmış olmalı ki konser sonunda Ayça'yı nihayet gördüğümde bana 15 yaşında ve ok mutlu göründüğümü söyledi. Hatta sonradan da görev verdi "İstanbul'a taşın!" diye. Sonra herkesle vedalaşıp yine aynı insanlarla denizden Beşiktaş'a geçtik. İskelede tekrardan vedalaştık ve Leb-i Derya'nın yolunu tuttuk D. ile Orada C.'i aradım ve M. ile birlikte Leb-i Derya'nın tepesinden İstanbul'u seyrederek mutlu ve sesi kısık şekilde sohbetler ettik. Oradan da eve geçtik ve uykumuza Björk'ü ölmeden izlemiş insanlar olarak mutlu mutlu daldık.

Ertesi gün ise her yere yayılmış olmasıyla beni epeyce bir şaşırtan Ortaköy'deki The House Cafe'de kahvaltıyla başladık son günümüze. Sonra Ayça geldi. Manos adlı bir Yunan amcaya fal bile baktı kendisi. Günümüzün keyfi de bu oldu zaten. Oradan yorgun argın İstiklal'de bir tur ve sonrasında soluğu tekrar Gümüşsuyu Varan ofisinde aldık. Döndük ve Ankara'ya girerken karanlık olması nedeniyle mutlu bile olduk. Zira ikimizin de o kötü bozkır görüntüsüyle başedecek hali yoktu. Eve vardığımda aldığım kötü haberi böyle güzel bir post'a son yapmak istemiyorum. Sonrakinde yazacağım. Şimdilik siz bunu okuyun veya resimli kitaplarda hep yaptığımız gibi resimlerine bakıp eğlenedurun, ben de geri kalanları yazayım. Son olarak şöyle diyorum:

Excuse me
but i just have to
explode
Explode this body
off me

I'll be brand new
Brand new tomorrow
A little bit tired
But brand new

Öyle.

Pazartesi, Temmuz 28, 2008

"I will take the sun in my mouth and leap into the ripe air with closed eyes"

Hiçbir şey yaşamadığım ama çok şahane yaşıyor gibi yaptığım zamanlarımdan birindeyim yine. Hayatım işten eve evden işe ve hatta alışveriş mekanlarından birkaç mekana gidip gelmekle geçiyor. Eve geliyorum bir şeyler okuyorum güya. Aklım almıyor. Aklım almıyor mu yoksa artık bir aklım hala var mı onu bile bilmiyorum bazen.

Geçen Cuma The Dark Knight'a gittik anlık bir istekle. D. çok istiyordu zaten. Ben de gaza geldim, yapacak daha iyi bir şey yokken gidelim dedim. Öyle çok super kahraman hikayeleri sevmem ben. Fantastik kitaplardan, filmlerden pek hoşlanmam. Bilim kurguyu ise severek okumam ama izlerim her nasılsa. Ama Batman'in yeri apayrıydı. Küçükken bir akşam vakti anne babamın beni götürdüğü Batman filmini anımsadım. Girişte nasıl da heyecanlıydım böyle bi süper kahraman izleyeceğim diye. Halbuki cidden de sevmezdim Superman denen adamı da. Madem bu kadar güçlüsün ve yüzbin tane süper marifetin var, ne diye koca buz kütlelerini yerinden koparıp Afrika'ya atmazsın da ufak tefek gerizekalı New York hikayeleriyle uğraşır durursun diye hayıflanırdım da bol bol. Sonradan birilerinde de aynen bu düşüncelerin olduğunu görmüştüm. Çok şaşırmıştım sanki o zamanlar düşündüğüm şeyler çok özel ve herkesin düşünemeyeceği şeylermiş gibi. Salakmışım.

Her neyse konumuza dönelim. Batman'i Michael Keaton'la, Joker'i de Jack Nicholson'la sevmiştim ben. Hatta heyecn yapıp tekrardan gitmiştim filme mutlu mutlu. SOnraki Batman'lere ise sevmediğim süper kahraman muamelesi yaptığımdan hayatım boyunca tek Batman filmi izlemiş ve süper kahraman kotasını doldurmuş olarak devam etmiştim geçen Cuma'ya kadar. Bu filmi sevmiş olmamın sebebiyse aslında filmin açık seçik Batman değil Joker filmi olmuş olmasıydı gözümde herhalde diye düşünüyorum Jack Nicholson'dan bile kat kat daha iyi, derinlikli bir Joker vardı karşımızda. Siyah-beyaz moronik melodrama karakterler de daha azalmıştı bir de. Gidiniz ve Heath Ledger denen rahmetlinin ne kadar harika bir iş çıkardığını, Christian Bale'ın ise (kendisi benim evrenimde Patrick Bateman olarak anılıyor) Batman kostümü içinde nasıl sinir bozucu bir ses tonuna ve korkunç görünen dudaklara sahip olduğunu görünüz diyorum ben.

Onun dışında, İstanbul'a biletimi aldım geçen gün artık klasikleşmiş, ders sonrası Starbucks'ta Kahve ve Gazete adlı en sevdiğim arkadaşlarımla geçirdiğim birkaç saatten sonra. Yoktu aklımda ama bir anda Varan yazısını görünce karşıda, girdim ve aldım bir çırpıda. Cumartesi akşamı orada olacağım plana göre. Geçen sene de Ağustos'ta gitmiştim İstanbul'a hatırlanırsa. Bugün de kardeşim G. ile Tunus'tan aşağıya doğru inerken, gözümün önüne geçen sene tam da bu aralarda bilet aldığım vakit tam o caddeden yine kardeşim G. ile aşağıya doğru inerken biriyle yaptığım telefon konuşması geldi. O zamanki heyecanlanmalarımı düşündükçe garipsiyorum. O zamanda yaşayan sanki ben değilmişim gibi geliyor ve evet nasılsa aklıma geldi ama hala ellerime bakıyorum sabah uyandığımda ilk iş olarak (tam şu anda da Björk "He offers a handshake, crooked five fingers, they form a pattern, yet to be matched" diyor). Neyse.

Tüm bunlar olurken, Pink Elephant'ımın sonuncusunu konserde içmek üzere saklama kararı aldım. Çok erdemli bir karar bu tabii. herkes bu kadar kolay ve rahatça alamıyor böyle ciddi kararları.

Björk kadar güzel kendimi fiade edebilseydim, hayatımda başka ihtiyaçlarımı umursamayabilirdim gibi geliyor kendisinin Vespertine'ini dinlerken. Sonra kendimden utanıyorum beni benden daha iyi anlatabilen biri olduğu için. Halbuki güya, en iyi yaptığım şey buydu bir zamanlar. Yine sustuğum zamanlardayım herhalde. O halde Björk yazsın benim yerime:

iwillwadeouttillmythighsaresteepedinburningflowers
iwilltakethesuninmymouthandleapintotheripeairalivewithclosedeyes

todashagainstdarkness
inthesleepingcurvesofmybody

ishallenterf i n g e r sofsmoothmasterywithchastenessofsea-girls
willicompletethemysteryofmyfleshwillicompletethemysteryofmyflesh
myflesh

la la la la la la la la la la la la la

Pazar, Mart 23, 2008

"not anymore"

Günler geçiyor... Her şey geçiyor...

Aylardır takılmamış perdem annem gelmeseydi Paul'e yataklık yapmaya devam edecekti. Hızla devam ediyorum her şeye. Ummadık kişilerle görüşüyorum. Ummadık sözler duyuyorum. Yıllar sonra aynı sözleri işittiğime şaşırıyorum. The Dø dinliyorum. Ona buna bağırıp çağırıyorum bazen de. İçimdeki suçluluk hissi azalıyor biraz da olsa bazen. O zamanları seviyorum.

Hayatımda eskisi gibi olan pek bir şey kalmadı sanırım. Kafa karışıklığım bile hayatımı etkilemeyecek düzeye indi artık. Eski o "herşeyerağmenkendiniveren" çocuktan eser kalmadı. Kocaman olmuşum artık herhalde. Hiçbir şey yeteri kadar heyecanlandırmazken, hiçbir şey yeteri kadar üzemiyor. Nasılsa artık iki uç için de son noktayı görmüş olmalıyım diyorum.

Çarşamba sabahı İstanbul'da olacağım. Bir gün boyunca kendi halimde takılacağım. Gece de dönmeyi planlıyorum. Güzel bir gün ve akşam istiyorum bu haftadan.

Sesini unutmuşum bugün salonda uyuklarken farkettim. Bir insanın sesini ve kokusunu unuttuğumda onun hayatımdan silinip tamamen yokolmasına çok az kalmış demektir diye düşünmüşümdür hep. Sonunda bu noktaya gelmişim, uyku ve uyanıklık arasında gidip gelirken farkettim. İyi hissetmekle beraber, uzunca bir süre sadece sesi ve hayaliyle hayatıma anlam katabilen bir şeyi kaybetmiş olmanın ağırlığı da var üzerimde. Artık ne sesi var kulaklarımda, ne de hayali var uyumadan önce. En fazla uyumadan önce yazılan bir yazının içinde birkaç kelime olarak varlığını hayatımda sürdüren bu şey yakında tamamen gidecek gibi bir his var içimde. Nasılsa ruhu duymuyor diyip buraya son noktayı koyayım.

"O yaşadığımız boynumda bilmece gibi bir düğüm" demiş ufak bir kadın bir yerlerde eski bir zaman. Tesadüfen buldum.

Annem iyi ki burada.
Yatıyorum.

Pazar, Mart 09, 2008

Kilit

Hayatta bazı anlar var, sürpriz yapıp yapmayacağımı sorgulayan bir an gibi. O anda mesela, yapmadığım bir şey için pişmanlık duyuyorum hala. Taksiyi durdurup, içinden çıkıp, kapısını çarpmam, bir daha da geriye dönmemem gerekiyormuş ne olursa olsun. Kim sürprizleri sevmez ki?

Bir de İstanbul'dayken bir şeyler karalamışım moleskine'ime. Özet olarak insanların birbirlerine karşı dürüst ve bu yüzden herkesin ilk kriterlerinden birinin dürüstlük olması gerektiğini yazmışım. Sonra da o yüzden insan kendisine karşı olan dürüstlüğüyle canını yakan değil, kendisini mutlu edebilen insanların peşine düşmeli bana göre gibi bir şeyler demişim. İnsan eğer dürüstlüğüyle karşıdakini mutlu edebiliyorsa ne mutlu ona ki sevdiği biriyle beraber demektir diye de buraya bir cümle yazayım dedim. Öyle.

Sonra bir sayfa atlamışım nasıl olduysa. Boş kalmış o sayfa. Aceleyle ders esnasında bir öğrencimin bir sözünü yazmışım. Hatırladım ki o an epey eğlenmiştim bu tespitiyle. Şöyle oldu aslında. D. bana ev sahibinin İngilizce karşılığını sordu. Söyledim. "Landlord" dedim. O da "Hahaha Çokoprens gibi yani" dedi. "Çok sevdim!" demişim bunu oraya yazıp. Hakikaten de pek güzel bir bağlantı.

Bir de bir yerde okudum -yazarını yakinen tanıdığım için belki hoşuma gitmiş olabilir bu sözler ama olsun, şöyle yazıyordu:

"Hiçbir görüntü, hiçbir ses, hiçbir an, hiçbir şey geleceğe açılamıyor. Hepsi anlara kilitlenmiş. Geçmişim şimdiden başlayacak her noktayı engelliyor."

Salı, Şubat 19, 2008

"...don't it make you feel alive?"


Geçenki iPod partisinden bir görüntüyü paylaşayım istedim. Sahnede duran o iki kişi çok eğlendiler hakikaten de. Resimleri görünce tekrardan imrendim.

Onun dışında, bugün dışarıda kendime bir şeyler bakındım. O mağaza senin bu mağaza benim gezinip durdum. Bir sürü müzik dinledim iPod shuffle haldeyken. Bugün güzel müzikler vardı yine her zamanki gibi kulağımda. Keyifliydim. Sırf kabinlerde kıyafet denerken üzerimdekileri çıkarmak zor oluyor diye bir elbise buldum aldım. Böylece plug n play oldum.

İstanbul'a biletimi aldım. Salı akşamı oradayım. Bu arada İstanbul'daki daimi adreslerimden biri olan E. geliyormuş haftasonu. Cuma gecesini ona ayırdım. Mutlu olduk.

Sonra asıl almayı hedeflediklerim dışındaki her şeyle eve geldim. Yemek yedim. Paul'u sevdim. Rüüü bana güzel, keyifli müzikler yolladı. K. ile 2008'i göç yılı ilan ettik. Öyle olacak umuyorum ki.

Yarını evde geçirmeyi umuyorum. Sabah keyifle uyanıp, derleyip toparlayacağım evi. Güzel müzikler açacağım ve hatta Star Wars bile izleyebilirim. Her şey daha güzel olacak o yüzden.

Dolabımda taa eskiden beri sakladığım bir şey var. Onu da olması gereken yere bırakacağım. Daha da güzel olacak her şey.

Son olarak kendimi "enter"a basma sevdalısı, akıcı ve adamakıllı olamamaktan muzdarip köşeyazarları gibi hissettim. Bunu sevmedim.

Pazartesi, Şubat 18, 2008

"caught in a motion that i don't wanna stop"

Bugün sinir stres eşiğimin nerelere ulaştığını görmem için yaratılmış bir gündü sanırım hayatımda. Tüm insanlık bir olmuş "hadi sınırlarını görelim şunun nihahaha" demişler ve etrafıma toplanmışlar gibiydi.

Neyse işte, tüm bunların arasında kendimi uzun süreden beri bir "Yay" olarak hissetmediğimi tam da uzun süredir ilk kez öyle hissettiğim bir anda farkettim. İyi oldu. Gergin gergin oturdum bir İkizler-Oğlak'ın karşısında. Kendimi çok "ben" gibi hissettim. Gerilmem lazımmış demek.

Ruh sağlığım gittikçe iyiye giderken, We Can Have It dinlemeye karar verdim saat 21:00 sularında... Hiçbir şey olmadı. Gözlerim dalmadı. Hatta günlük saçmalıklarla bile uğraşırken yakaladım kendimi. That's a good thing!

Yeni yeni rutinler oluştu hayatımda. Salı geceleri birkaç haftada Sex and The City (filmi gelsin artık) kıvamına geldiğimiz bir grup dişi (İ. E. İ. ve bazen D.), oturup evde rahat rahat müziklerimizi dinleyip, biralarımızı yudumluyoruz ve bu gelenek haline gelen buluşmalardan çok keyif alıyoruz; Cumartesi günleri K. geliyor. Şarap içip güzel şeylerden bahsediyoruz. Cuma geceleri ise belirsiz ama yine de bir hareket olacağı kesin olanlardan. Çarşamba günü de harika bir gün. Nedense severim Çarşamba günlerini eskiden beri. Bir de boş günüm olunca tadından yenmiyor. Evle ilgileniyorum. Alışveriş yapıyorum. Orada burada Americano'mu içip müziğimi dinliyorum. No Alarms and No Surprises o halde diyorum. İyi oluyor.

Haftaya İstanbul'a gidiyorum. Hem de güzel bir şey için. Bu bile günlerin iyi geçmesi için tek başına bir sebep olabilir. Zaten geçen ayki gidişim bir çok şey için bir başlangıç olmuştu. The end is the beginning is the end misali. Uzun süredir görmediğim bir başka İ.'i görmüştüm. C. ile birbirimize sarılmıştık, Y. ile güzel bir tanışma yaşamıştık. E. ile Nevizade'nin o sıralarda (Ocak) bize en acı veren yerlerini keşfetmiştik. İki tane de G. vardı hatta bir güne sığdırdığım. Daha ne olsun... Bu seferki gidişimde de sabah gidip akşam dönmek yerine, bir gün kalacağım. Yine sokaklarında gezip, karma temizleyeceğim.

Her şey iyiye mi gidiyor ne?

Çarşamba, Ocak 09, 2008

Hayalkırıklığı ve Farkındalık Kokteyli

Yazın son ayının ortalarında bir partiden çıkarken yanlışlıkla aradığım birine bugün onca zaman sonra ilk kez telefonla ulaşırken, aklıma gelen imgeler pek çok şey çağrıştırdı bir anda. Bu anı buraya yazmam gerektiğini, tüm o çağrışımlardan başka türlü kurtulamayacağımı farkettim niyeyse. O gece nasıl oldu da indiğimiz merdivenlerde dansetmeye başladık, uyurken nasıl oldu da o hale geldik diye düşünürken, artık mucize denen bir şey olduğuna inanmadığımı da farkettim.

Üzüntü ve muz kabuğu sözcüklerinin açılımının, hayalkırıklığı ve farkındalık kokteyli (veya hayalkırıklığı on the farkındalık desem çok mu iğrenç olur acaba?) olmasını istiyorum bu gece. Nasıl mı hazırlanıyor bu kokteyl? Önce hayaller bir buz kıracağıyla parçalanır. Sonra farkındalık denen, içinde değirmende özenle çekilen acılardan çıkarılmış envai çeşit karar bulunan, absinthe'ten daha keskin ve keskinliğiyle daha da etkili içki karışımının içine atılır. Tek seferde kafaya dikilir. Bir de bir geleneği vardır bu kokteylin, ki o da her içimde bu son artık diye söz verilir. Yaşadıkça daha çok içileceği barizdir oysa ki. Dünyanın en çok satan içkisidir.

Sağlığınıza!

Salı, Ağustos 07, 2007

Dreamt for Light Years in the Belly of a Mountain

Sparklehorse dinliyorum... Hatta başlıktaki şaheserlerini... Şaheserlerini diyorum çünkü zaten ismiyle her nasılsa aklımda bir Dali tablosuyla canlanan bu şarkı bitmeyen tekrarlarıyla, yavaşlığı ve olanca hüznüyle yapıştı bana...

Bir kaç (ne bir kaçı! yarın!) gün sonra yolcuyum... 4 senedir gitmediğim İstanbul'a gidiyorum evet. Bazen şaşırıyorum. Biletimi yanımda taşıdığımı bilen Steve her seferinde bana "Look at your ticket! It's in your bag!" diyip hatırlatıyor bu durumu. Bu hatırlatmaları ara ara "I'm boooooored!" şeklindeki isyanlarımı duyunca da yapıyor tabii. Ben alıp bakıyorum salak gibi her seferinde bileti. Uzuuunca bakıyorum hatta; dalıp gidiyorum... Çok ilginç geliyor hala. O yolu en son tek başıma gittiğim zamanı düşündükçe, yol üzerinde nedensizce pek sevdiğim için belirlediğim ve her seferinde gözümün aradığı kıyıda köşede kalmış ağaçları, evleri tekrardan göreceğimi biliyor olmak, bu şarkıyla daha da anlamlı geliyor... Acaba onları tanıyabilecek miyim? Acaba onları görebilecek miyim? Bunlar da merak uyandıran sorular tabii...

İstanbul'a adımımı yine Gümüşsuyu'nda yapacak olmam (Kozyatağı civarındaki servise binme kısmını saymazsak tabii; neden saymıyorsak?! -anlamı olmadığından mıdır acaba? hmmmm...) bir yana, sırtımda çantam ile yol aldığım ilk rota da İstiklal Caddesi olacak... Orada beni çağıran bir şeyler var, biliyorum. Her seferinde küçüklüğümden beni belimde bir ip varmış da bir şeyler de beni oraya çekiyormuş gibi hissetmemin bir nedeni olmalı ama değil mi?

"Dolls"'u çağrıştırdı bu da... Aman aman... Zaten bugün bir "The Fountain"dan bahsedeyim dedim Dilara'ya, ortalık yerde ağlayacak gibi oldum, zor tuttum kendimi.

Her neyse... Bu sefer, İstanbul'u ben henüz oraya varmadan benim için temizleyip düzenleyecek ve böylece bana hazır hale getirecek olan biri (13 mü deseydim acaba?) var orada. Kulağımızda splitterla ikiye bölünmüş kulaklıklarla İstiklal Caddesi'nde dolaşmanın çok farklı hisler yaratacağını bildiğim birisi... İkiye bölünmek ne güzel bir şey eğer diğer parçan yanında duracaksa... Ama bölünmüş olmanın da bir nedeni var ise eğer, yan yana durmak olmamalı sanki... Hayat öyle bir şey değil gibi geliyor her seferinde.

Yine her neyse... Dalmak istemezken ben konulara, bir şeylerin tutup tutup beni kolumdan (veya evet yine o belimdeki ipten) aşağılara çekmesi beni Stella mı yapıyor acaba? "Stella was a diver and she was always down" diyen Interpol kulağımda her başlangıç yaptığında, neden beni anlatıyormuşçasına dinliyorum o şarkıyı anlamış değilim veya çok güzel anlamış değilim taklidi yapıyorum.

Bu noktada aklıma hemen zamanında bir doktorun bana "Bir kez daha olursa bu, o zaman kalıcı olabilir dikkat et" dediği bir an geliyor. Dikkat etmek istiyorum tabii ama olmuyor... Bazen soğuk yüzüne yüzüne vuruyor insanın; soğuğu severim işte... Ne yapabilirim ki...

İçinde kırmızı bir oda olmayan bir rüya diliyorum herkese.

So it goes...

Salı, Temmuz 31, 2007

08-08-2007

Kişisel tarihimin önemli bir parçası olacak bu yukarıdaki tarih.

Ne mi olacak o gün? 03-09-2003'ten beri gitmediğim ama hayatımı hep orada geçirmek istediğimi bildiğim İstanbul'a gidiyorum. Daha yeni yeni etiketlerinden sıyırdığım bu şehre tekrardan bir tür etiket canavarı olmaya hazır ve nazır bir şekilde gidiyor olduğunu bilmek korkutuyor beni. Yine gidip sokaklar arşınlanacak, orası senin burası benim diye diye dolaşılacak sonra döndüğümde "bizim" diye adlandırdığım etiketlerle ellerim bomboş kalacak. Bembeyaz bir İstanbul beni bekliyor... Umarım çok karalamam bu sefer. Çok değerli çünkü o şehir. 5 yaşındaki divina için neyse İstanbul, öyle kalsın istiyorum orası hep...

Bir yandan da tabii dönüşümde artık daha uzakta kalacak ve bir sonraki görüşmemiz için anları sayacağım birileri olacak gökyüzüne doğru yol almış. Dün kendisiyle ilgili Tunalı'da dolanırken hakkında "Gelirse ancak Aralık-Ocak gibi görebilecek bir sonraki sefer buraları. Bu sefer belki de ilk karda burada olur" diye düşüncelere daldığım bu insan, düşüncelerimin arasında hoplamayı zıplamayı çok seviyor olsa gerek, neye elimi atsam, neyle ilgili konuşsam, kiminle buluşsam, nereye baksam bir şekilde omzuma dokunacak bir el gibi yakın duruyormuş gibi hissettiriyor. Seviyorum bu hissi... Umarım hep severim.

Daha bir çok şey hissediyorum; his ve düşünce skalamın sınırlarını bulmaya çalışıyorum bu konuda bu aralar. :)