La Ritournelle etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
La Ritournelle etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Salı, Ocak 01, 2008

08

Sabah 6 gibi artık uyumaya çalışırken K.'la salondaki kanepelerde, şöyle bir laf ettim:

"2007'ye girdik artık, her şey daha iyi olacak."

Evet ben 2007'ye girdiğimizi sanıyordum oysa ki o an. Nasıl da mutluydum sondaki "7"nin bana şans getireceğini düşündüğümde :) Olsun. "8"i, "7"den daha çok sevdiğime göre, hiçbir sorun yok. Hem "7 is a number in magic" ve ben bu cümleye şöyle devam ediyorum bu aralar "and magic is an illusion in reality". O halde "8" Pluto'nun 2. evimde gezinmeye başlaycağı bu senede benim için ilginç şeyler vaadediyor sanırım. Sonsuzluğu ifade eden "8" zaten numeroloji denen absurd şeye göre ismimin karşılığı. Buradan da türlü türlü zırvalıklar çıkarılabilir ama ben burada bu konuyu sonlandırıp dün gece yaptığımız saçmalıklara geçeceğim.

Alfabetik bir sırayla D, E, G, G, İ, K, Ö, T olarak, mutfak ve salon ikilisi, Absolut, Cardinal, Dimitra ve Efes dörtlüsü arasında gidip geldik. Güzel bir masa, zevkli sohbetler yapıldı. Üzerimde dün ani bir kararla aldığım sweatshirtüm vardı. Şöyle diyor önünde: "Got To Be Bad". 2008'e girerken, özel olarak Oasis - Champagne Supernova açıldı. Birileri La Ritournelle'le girmiş, haberini aldım. Hemen kendime pay çıkarıp mutlu bile oldum.

Sonra bir zaman oldu nerede hangimiz başlattık bilmiyorum ama geçen yılın ilk üç cümlesini seçtik aramızda. Bunları hemen bir kenara not aldım buraya da yazmak için. Ama bu bir sonraki yazının konusu.

2008'in ilk gününde ise 5 senedir bilip, birbirimizi göremediğimiz bir arkadaşımla sabah kahvaltısı için sözleştik. Güzeldi eskilerden olmasına rağmen yeni bir yüzü dahil etmek görsel hafızama. Sonra bir kitapçıya gidilip güzel kitaplar aldım kızkardeşlerime ama o kadar dalgınım ki birine aldığım kitabı zaten geçen yılbaşı hediyesi yapmışım ona. Tamam, kabul ediyorum tüm dediklerinizi.

Bugün ev toplanıp, temizlenecek, yarına kitap değiştirilip evde biraz keyif yapılacak. Sonra ise ayın 8'i beklenecek :) Nedenini sormayın (merak edildiğinden bile şüpheliyim) ama K. bilir ne olduğunu. Öyle...

Bomboş bir ilk gün yazısı ile Imagine Room 2008'e girdi sayemde. Bu senenin aynen bu yazı gibi içimi bomboş hale getirmesini istiyorum. O kadar boş olsun ki hatta, bir sonraki seneye doldurmak için kendimi yeniden olumlu hislerin peşine sürükleyebileyim.

İyi yıllar!

Salı, Aralık 18, 2007

"It's been seven hours and fifteen days..."

Harcanmış şeylerin hepsinin başında mutluluk olması, öforiye tutulmuş insanların onları nasıl da çılgınca bir hızla ve iştahla tükettiklerine bakın sadece.

O kadar mutluydum işte harcanmış hissiyatı veren şeyleri harcarken ben de. Harcayacak bir şey olmadığında ise hayatımın kedim Paul'un hayatından farksız olduğunu ve ufak saçma sapan yün yumaklarının peşinden koşmuş olduğumu görüyorum bazen. Sırf vakit geçsin diye yapılmış şeylerden zevk alamıyorum. Ama Guinness şahane bir şey. Geçende bir arkadaşıma Guinness'in Harry Potter serisindeki kaymak birasına hem tad hem görüntü olarak nasıl da uygun olduğundan bahsettim. O da şaşkınlıkla nasıl bu zamana kadar bunu düşünmemiş olduğunu farketti. Kaymak birası ise harika bir çeviri sanırım. Fonetikle akıldaki imge uyumunun hazzı, signified (kaymak birası imgesi) ile sign ("kaymak birası" sözcüğü) arasındaki boşluğun yok olduğu anda signifier'ın (Guinness) fiziksel teması... Seviyorum böyle rastlantıların farkedildiği zamanları.

Geceyi Guinness ile geçirdim -Muzaffer, kulakların çınlasın istediğimden o güzel iphone'una bir mesaj yolladım. Arkadaşlarımlaydım. Güzeldi. Sonunda birkaç kez üst üste Nothing Compares 2 U dinledim. Benim suçum değil, iPod'umun... Sözleri üzerine epey konuşabilirdim taksiciyle. Ama gecenin bir yarısı susmayı tercih ettim. İyi yaptım sanırım.

Arkadaşıma üst üste aynı şarkıyı yollamaya çalışırken, "kafam iyi sanırım, aynı şarkıyı yolluyorsun sandım" dediğini görüp, kendimin daha sarhoş olduğunu farkettim: Ben aynı şarkıyı yolluyormuşum aslında.

Bugün güzel bir gündü. Sabahtan beri Ankara'nın muhtelif yerlerinde bir orada bir burada oturup bir şeyler yedim, içtim. Arkadaşlarımla sohbet ettim. Yeni insanlar, yeni konular...

Aklıma zamanında çok değer vermiş olduğum insanlar geliyor da... Sonradan nasıl olup da bir anda görünen ama aslında çok çok uzun düşünceler sonrasında onlardan kopmuş olduğum. Hiçbirini nedensiz çıkarmadığımı bilmek içimi rahatlatıyor. Onlara bu nedenleri söylememiş olmak ise arada canımı sıkıyorsa da çok düşünmüyorum bunu. Bazı şeylerin söylenmesi gerekmiyor başkasına; söylenmediği zaman daha iyi anlaşılıyorlar zira.

Bu aralar istediğim tek şey ise şu en son geçen Temmuz'da birkaç gece boyunca açık duran renkli lambalarımı açmak için bir sebep... Bulduğumda ise renkli lambaları açmadan bir kenara fırlatıp yeni ritüeller bulacağım kendime o sebeple ilgili. Hayat bir döngü. Durup durup aynı şeyleri yapıyoruz; yüzler, sesler, renkler ve mekanların farklılığından farkedemiyoruz yaşarken. Yaşarken farketsek yaşamazdık zaten herhalde.

İyiyim; daha iyi olacağım... Yatağımın etrafındaki melekler yerine üstündeki Paul'le takılacağım. Ha bir de yatağımın üzerinde LCD Soundsystem dinleyerek zıplayacağım; Go Slowly ve Last Flowers ile sakinleşeceğim. Belki bir olasılık, La Ritournelle dinleyebilecek hale geleceğim (bu şarkıyı seninle özdeşleştirmemiş olmam, en büyük kişisel başarılarımdan biri sanırım; ilerde bu soru sorulursa, hemen cevabı yapıştıracağım). Belki bu sefer "doğru" biri olur da -ne demekse doğru, o zaman kendiliğinden yapışıp kalır bu şarkı ona. Hopefully ben de...

O zamana kadar kendimi sağlam tutmam lazım. Saklamam sakınmam lazım...

Cumartesi, Mayıs 26, 2007

It's December in May...

Mutlu ve yorgun hissettiğim bir gün. The Clientele denen grubu tanıdığım için mutluyum baya. Müziklerindeki yumuşak tanıdıklık, Lennon benzeri vokal, düşünceleri dinginleştiren, her şeyi slow motion'a almaya yarayan o hafif ağırlık. Tam da bugünüme; son zamanlarıma uygun...

Sanki iki senedir beklediğim zamanlar buymuş gibi geliyor, özellikle de mavi, krem renkli kareleri olan perdeler hafif hafif rüzgardan savrulurken. Düşünüyorum da ne kadar "ilginç" (bu kelimedeki sırrı farkeden bir biz -ben ve o- mi varız acaba? [-hayır, senden çok yaşamayacağım.]) zamanlar yaşamışım ve halen yaşamaktayım. Ben bir retro'yum bu aralar... Ama istemiyorum retroları. "O"nda da olmasın istiyorum. Herkes önündekilere baksın. Önündekilere bakmak "istesin". Kimse kimsenin elinden kayıp gitmesin... Birbirini görebilen insanlar olalım. Sessizce oturup, rahatsız olmayan o "b."lerden olalım.

Geçende, La Ritournelle ile ilgili, günlük gibi kullandığım moleskine'ime bir şeyler karaladım. Hatta sonra buraya da yazayım dedim ama, üşendim tabii... Hemen yazayım istiyorum tam da onu dinlerken.


"I believe in La Ritournelle. It is the song which assures me that I will find the ones i've been looking for, if i keep listening to it."


Bu şarkı kendini aylardır dinletip, soğuklarda, karlarda, içimdeki yürüme aşkını kabartmıştı. En fazla dinlediğim şarkı olmuş bir de baktım last.fm'de. Şimdilik 120... Dinlerken gökyüzüne, dallara, ağaçlara, bulutlara, çocuklara her seferinde bakma isteğiyle dolduğum, dinlerken tüylerimi 122. seferde bile ürperten, her seferinde "evet, biliyorum" dedirten bu şarkıyı hayatımın şarkısı ilan etmişim bile...

Sébastien TellierLa Ritournelle

Nothing's gonna change my love for you
I wanna spend my life with you
So we make love on the grass under the moon
No one can tell, damned if i do
Forever journeys on golden avenues
I drift in your eyes since i love you
I got that beat in my veins for only rule
Love is to share, mine is for you..

"The one" diye tabir edilen, benim uzun süredir unutup umudumu kesip, hayatıma "the one" fikri bile olmadan devam ettiğim zamanları geride bıraktıracak kadar güçlü ve inanılması çok güç ama "gerçek" bir şarkı.

Seviyorum... Her ikisini de.