eşzamanlılık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
eşzamanlılık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Salı, Şubat 10, 2009

Başlanan işi bitirmek ve başkasına bırakmamak falan filan...

Uzunca süredir adam gibi bakamıyordum buraya. Blogun rengi değişmiş, üzerindeki tozdan bir şey görünmüyor gibi geliyor bana. İşte ara ara işte gelip birkaç kelime edip gidiyorum. Otel gibi kullanıyorum bir nevi; yatmadan yatmaya.

Hava bu aralar tam da istediğim gibi burada. Sürekli yağmur yağıyor, ben evimde veya işte boş vaktimi dışarıyı izleyip, last.fm'in playlistimden benim için seçtiği şarkıları dinleyerek geçiriyorum. Bazen sürekli dolu olan bir odada tek başıma otururken, güzel bir şarkıyla güzel ve bazen de hüzünlü zaman yolculukları yapıyorum. Her şeyin kendiliğindenliğini izliyorum bu aralar. Gördüğüm her şeyi güzel olarak algılayabiliyorum çünkü aklım artık sürekli bir düzen getirme çabası içinde olmaktan bıkmış da sanki, gördüğüm eğri çerçevelere dokunup onları düzeltmek bile içimden gelmiyor. Onun öyle oluşundaki nedenleri düşünüyorum. Aklıma gelen tüm nedenleri bir çırpıda düşünüyoum ve sonunda hep anlamsız bir gülümseme kalıyor yüzümde. Mesela şu anda bir pano üzerinde asılı duran bir kağıdın bir köşesinin sarkmış olduğunu görüp onun üzerine saçma bir şeyler düşündüm ve yine aptalca gülümseyen halimi farkedişimle her şey sonlandı.

Sonra rüzgarın hiçbir engele takılmadan esebildiği bir yerde olmayı düşlüyorum. Hiç olmadığım kadar buna ihtiyacım var. Sırtıma aldığım rüzgarla sonu olmayan bir alanda koşmak istiyorum. Veya tam tersi, ona karşı yürümek, zorlukla adımlar atmak.

Rüyalarımdan biri daha çıktı. Tanıdığım birinin bebeği olacakmış; tam da daha birkaç gün önce onu rüyamda gördüğümü söylediğim şekilde.

Bu seneki Grammy ödül töreninde Radiohead'in çıkıp 15 Step söylemiş olduğunu duyduğum anki anlamsız şaşkınlık ara ara beni yokluyor. İkisi sanki birbirinden alakasız iki şey ve bir arada görünce bir at ile kalemi yanyana görmüş gibi algılayamıyorum neden beraber olduklarını.

Where I End And You Begin adlı garip şarkıyı dinlerken aklıma hep aynı görüntüler ve düşünceler üşüşüyor. Biri eşzamanlılık problemi yaşayan iki kişinin hikayesi olarak bu şarkı, diğeri de biri tükendiğinde onun tükendiği yerden başlayan ve bu şekilde ilerleyen birbirini tamamlayan iki kişinin hikayesi olarak bu şarkı. İlkinde umut yok ama ikincisinde Frou Frou'nun bir şarkısında (bilene ödül mödül yok googlelatmayın bence) dediği türden bir "güzellik" var. Gözümün önünde bu ikinci tür çift için bir imge dahi oluşuyor. Hızla ilerleyen bir çizgi (Nokia'daki Snake oyunu) durduğu yerde toplanıp nokta haline gelmiş diğerine dokunduğu anda mutlu oluyor ama o sırada o ana kadar topladığı tüm enerjiyi o nokta olan diğerini harekete geçirip açmak için kullanıyor. Dolayısıyla birbirlerini tetikledikleri bu dairesel hareket içinde temas edebildikleri zamanlar sadece dokunanın tükendiği dokunulanınsa kendine verilen enerjiyle diğerini harekete geçirmek üzere yola çıktığı anlar. O halde tam buada durup, bu şarkıyı söyleyen ve yazan o nokta olarak eylemsizce durandır diyorum ve kendisine buradan "arkana bak" demek istiyorum.

Şimdilik bu kadar saçmalamayı yeterli görüyor ve işime döneyim diyorum. Sanırım hekes için en hayırlısı bu sanırım.

Pazar, Mart 09, 2008

I go where I please...

Dün gece, Paintball'dan dönerken ve kulağımda müziğim varken, "özlemek"le ilgili bir şeyler aklıma geldi bir anda. İnsan nerede hem ruh hem de bedenen tamamen bulunuyorsa orayı özlüyor diye düşündüm. Hiç özlemediklerimi neden özlemediğimi düşünürken geldi bu aklıma. Böyle bir çıkarıma vardım.

Hani bazen bazı yerlerde veya bazı kişilerle otururken veya beraberken kendinizi orada gibi hissetmezsiniz. Bedenen oradasınızdır ama aklınız genelde farklı bir yerdedir. İşte o anı ve/veya o insanları özlemek diye bir şey söz konusu olmuyor o noktada sanırım. Ama çok sevdiğiniz, yanındayken o anı tamamen yaşamak istediğiniz, hafızanızın karanlık dehlizlerinde saklamak için sonuna kadar içinize çekmeye çalıştığınız ve bir türlü unutamadığınız o adam/kadın, sırf siz tüm konsantrasyonunuzu o anı içinizde bir yere en doğru şekilde resmetmek üzere beden ve ruhunuzu senkronize etmeye harcamış olduğunuz için çok özleniyor. Veya kendinizi tamamen kendiniz gibi hissettiğiniz bir yer düşünün. Oradayken başka bir yerde olmak aklınızın ucuna gelmiyor, geldiğinde ise hemen o düşünceyi kovalıyorsunuz. İşte orası için de aynı durum geçerli olsa gerek.

Ben her an başka bir yerde başka birileriyle nedensiz yere olabilme olasılığımın farkındalığıyla, genel olarak huzursuz bir tablo çiziyorum sanırım yanımdakilerin gözünde. Tam da öyle olduğundan gerçekten de kimseyi özlemiyorum cidden de. Benim için tarafımdan gerçekten özlenebilen bir iki insan oldu hayatımda. Ve evet tek bir yer. O insanların yanındayken tamamen orada onlarlaydım; o yerdeyken de tamamen oradaydım. Çok sevmek böyle bir şey olsa gerek. Bir zaman sonra elinizden uçup giderse, özleme hissini üzerinden yaşamak üzere sakladığınız, titizlikle çizdiğiniz o an resimleri, o anın "şimdi" halinin özü... Sırf çok sevdiğiniz için uğruna her parçanızı bir araya getirip "şimdi"de, bir zaman sonra da sırf özlediğiniz için her parçanızı bir araya getirip "o an"da odakladığınız bir şey bulmak ne kadar zor değil mi? Sanırım hayat kendi içinizde vuku bulan zıtlıkların ve hatta dış dünyayla kendi uyumsuz birliğiniz arasındaki gelgitlerin bir an için bile senkronize olmasını kaldırabilecek bir şey değil. Öyle olmadığına dair anların, anılarım, deneyimlerim, kanıtlarım var. İsteyene gösterebilirim; anlatabilirim uygun bir vakitte.

O yüzden kendinizi sonuna kadar "şimdi"yi yaşamaya çalışırken, o anın mükemmel bir fotoğrafını tüm algılarınız ve sezgilerinizle çekmeye çalışırken yakalarsanız bir gün, vazgeçin bundan derim ben. Nedeni ise sonradan o anları ve anıları şimdiye çağırıp özlemesi pek iyi olmuyor. Aklınızda olsun. Beden ve ruh senkronizasyonu öyle çok da matah bir şey değil. Olduğu an her şeyi tersine çevirmek üzere devreye hayatın ta kendisi giriveriyor. O durumlarda ya o çok sevdiğiniz yerden ayrılıyor ya da o çok sevdiğiniz insandan uzaklaşmak, uzak durmak durumunda kalıyorsunuz. Bir anlık bütünlüğün, tamamlanmışlık hissinin getirisi korkunç bir mesafe oluyor yani. O mesafe de fazla sevginin sonunda neden hep özlem hissine yol açtığının bir nedeni gibi geliyor işte bana.

Aynı nedenle sizi özlemeyen biriyle ilgili, onun sizinle geçirdiği zamanlarda o ruh-beden senkronizasyonunu yaşamadığı gibi bir çıkarım yapılabilir sanırım. Peki, başa dönersek biz o senkronizasyonu hangi nedenden dolayı sağlayabiliyorduk? Yani bunun için önkoşulumuz neydi? Hemen cevap veriyorum: Çok sevmek.

O halde özlenmiyorsa kişi bilmeli ki özlemeyen kişi, onunla geçirdiği anları tamamen deneyimlemek için tüm gücünü seferber etmemiştir. Bunun nedeni ise evet bellidir. Özlemeyen hiçbir zaman çok sevmemiştir. Ruhu ve bedeni arasındaki mesafe sayesinde ilerde bir gün "özlemek" denen hastalıklı zaman yolculuğu aracını kullanmaktan kurtulmuştur.

O yüzden yazının başlığındaki gibi hissetmek istiyorum her yerde, herkesle. Kimsenin ve hiçbir yerin içimde herhangi bir özel durumu, istisnası olmasın. Yıllar önce dediğim gibi, "mesafe gerçekten de her şey"miş!

Çarşamba, Temmuz 18, 2007

Çok Şey

Hayatımın hiçbir döneminde senkronizasyon yüzünden bu kadar canımın sıkılacağını düşünmemiştim herhalde. Çünkü ne yaparsam, bana ne gelirse, benden ne giderse hep senkronize olmuştu. Hmmm bir şey dışında sanırım. Her neyse, bu şey de o şey'in bilmemkaç kat etkisini yapmış olsa da, bekleyip eşzamanlı hale gelmeyi umudediyorum olabilecek en doğru zamanda.

Onun dışında hayat güzel vapurlar falan. Havaalanlarından birilerini yolcu etmek dışında tabii... Odamda oturup sakin sakin yazılar yazmak, derslere girip sakin kafayla öğrencilerime ders anlatmak dışında pek bir şey yapasım yok. Haftasonu ise bir seçim yapmak zorundayım herkes gibi. Seçim yapmakta sorunlarım var o yüzden aceleciyim belki de. Seçilecekler listesini zaman geçirip daha da kabartmayayım diye olsa gerek.

Sonra paranoyalarımla ilgili kaygılarım, başkalarının endişesi, onun derdi, bizim zamanla olan uyumsuzluğumuz derken yaz geçse. Yazıp geçsek.

Ve kış gelse. Eve kapanıp, gömülüp güzel bir Sigur Rós konseri olduğu haberini almak istiyorum. Çılgınca heyecanlandırsın bu beni istiyorum.

Her taraf karlarla kaplı olsa ve ben hiç uyanmasam istiyorum tabii bir de. Ayaklarımı insanla temas etmemiş kara batırsam, sesini dinlesem rüyalarımda. O sesle mutlu olsam, hissetsem içimdekileri zira bir süre daha "Comfortably Numb" bir halde yaşayacağım sanırım. Hislerimle barışık olmadığım bir dönem mi bekliyor beni yine acaba diye içimden geçirmeye başladım bu sabahtan beri. Bakalım...

Merak bitti. Yerine kalıntıları kaldı. Karanlık noktaları, tam bu yazıdan önce buraya eklediğim o yazıyla ilgili kaygılarımı, onların bir anda nasıl bu denli arttığı, nasıl da her aklıma gelenin önüne geçilemez bir şekilde tek tek hayatta yerini bulduğu gibi konulara girmek istemiyorum. Girersem beni kim çıkarır oralardan bilmiyorum.

Önizlemesi olsaymış keşke bazı şeylerin de seçip beğenip bir kolaj yapsaymışız hayatımızı, geleceğimizi. Neleri yaşar, kaydeder, neleri silerdik oralardan acaba?

Uzun lafın kısası, umuyorum ki son zamanlarda yaşadıklarımdan dolayı önüme çıkacak olan şeylerin önizlemesi olsaydı, yaşamayı tercih etmeyeceğim şeyler yaşamamış olayım.