deprem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
deprem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Çarşamba, Eylül 24, 2008

Feelings For Something Lost

Pitchfork'ta az önce Mogwai'nin The Hawk Is Howling'ine yapılan review'ı okudum. Kendileri utanmadan Sigur Ròs'un son albümüne 7.5 verip, bu albüme 4.5'u uygun görmüşler. Sürekli öngörülebilir olmak ve fazla bilinçli müzik yapmakla suçlamışlar grubu da. Bok yesinler.

Onun dışında bugün bugün alakasız olarak, sabah 4,6'lık br deprem yaşamışız ve fakat ben duşta olduğum için hissetmemişim. Annem arayıp söylemeseydi farkına bile varmayacaktım.

Gün boyu dingin müzikler dinledim bugün sanırım. Sabah sakin sakin yapılan bir kahvaltı, gerçek renklerin şimdiden soluk gün ışığıyla aydınlanması, sonra Rachel's... Şimdiyse Ólafur Arnalds ki kendisini çok kişiden duyup bir türlü dinleyememiştim. Uyumadan önce terapi niyetine iyi gelebilen bir müziği varmış.

Bugün derste as if, as though diye anlatırken, kredi kartlarıyla insanların daha çok parası varmış gibi yaşamalarıyla ilgili bir örnek cümle kuruverdim. Ders sonrasında da kendi kendime birçok insanın bu yüzden şizofren hayatlar sürdürdüğünü düşündüm. Tam o esnada Fake Plastic Trees'i uygun gördü iPod'um. Sağolsun kendisi hal hatırdan anlıyor bilindiği üzere.

Ayça dün bana artık duvarlarım olmadığını birkaç soruyla kanıtladı. Bunu da farkına varmadan verdiğim cevaplarla kanıtlamış olması pek harika oldu hatta. Çok yol katetmişim çok zamanda. Sindirerek yaşanan mutluluk da acı da bu dünyada başka bir denkliğe sahip değil herhalde. İyi ki olduğum gibi bir insanım diye düşündüm bugün. Bunu hala ara ara düşünebiliyor olduğum için güldüm kendime bir de.

Yarına kadar güzel rüyalar görmek dışında hiçbir şey istemiyorum. Yarınsa sanırım kendi halinde ilerleyen hayatımı bir boş günde ne kadar aktivite varsa yaparak geçireceğim. İnsanı dış dünyada oraya buraya harcanan enerji kadar sağlıklı kılan başka bir şey yok sanırım. İyi geceler.

Perşembe, Mayıs 08, 2008

Arvo Pärt üzerine...

İnsanın içinde arada hayatın gidişatına kapılıp hissetmediği boşlukları vardır ya hani...

Arvo Pärt onları o hengamenin içinde öyle bir hissettiriyor ki, bazen ondan başkası kesmiyor. Açıyorum Cantus in Memoriam Benjamin Britten'ı. Sessizce başlıyor her şey. Farkında bile olmadan. Sonra yavaş yavaş ilerliyor. Sigur Rós'un bu adamdan etkilendiğini duyduğumda hiç şaşırmamıştım zaten. Gülümseyerek, "biliyordum" demiştim çok iyi anımsıyorum. Yaylılar giriyor devreye sonra, çan sesleri arada yankılanıyor içinizde o boşlukların her zerresini hissettirecek kadar yayılıyorlar... Birer birer hiç de yaşanmayan, yaşansa gerçek olmayacağını bildiğiniz ama illa ki olsun istediğiniz o uç noktaları arıyorsunuz... Ama hayır... Vermiyor size istediğinizi. Gittikçe yükselen sesten başka bir şey yok onun müziğinde. Sadelik ve ortalarda gezinmenin tepe noktasındaki güzellik var. Aralarda heyecanlanıp "Evet, o an bu" diyorsunuz ama hayır... Tabii uçlarda yaşarsak acımızı daha çabuk tüketiriz ya. 9 şiddetinde depremler olursa içimizde mesela 10 saniyelik, o 10 saniyede tüm gerginliğin gideceğini bilerek o depremi bekler dururuz. O ana kadar içimizde ufacık sarsıntılara yer bile vermeyiz. Yok işte Arvo'nun müziğinde bu. Her şarkı orta şiddetli bir deprem. Bazıları koskoca altı dakika on bir saniye sürüyor, bazıları sekiz dakika on altı saniye... Onlar sonlanana dek o depremlere katlanmak gerekiyor. İnsanın bacağını tatlı tatlı kaşırken artık acısa bile kaşımaktan aldığı hazzı sürdürmek için acıya katlanması gibi... Sarsıntılar sonlanınca sanıyorsunuz ki hiçbir şey tam olarak yıkılmayacak ve yıkım olmadıkça da yerine yenileri inşa edilmeyecek. Sallanırken sizle beraber her şey, sıkıntısını yaşıyorsunuz bu tatminsizliğin. Halbuki öyle değil... Tam da böyle uzun süren orta dereceli bir depremle yıkılır yıkılması gerekenler. Hangimizin kırık dökük ilişkileri çok büyük nedenlere ihtiyaç duydu ki sonlanmak için... Bir anlık bir kırılma, ufacık bir söz, saçma sapan bir bakış ama hepsinin ardında zamana yayılmış ayrı ayrı detaylar silsilesi... Bu kadar ortalama şeyler yetiyor gereken yıkımın gerçekleşmesine...

Biri altı dakika on bir saniye, diğeri sekiz dakika on altı. Biri Benjamin anısına, birisi ayna içindeki aynaya... İkincisi için şöyle demişim sözlükte, özlemenin ne demek olduğunu anımsadığım ama yine de güzel olarak hatırlanan bir günün geceyarısında:

"düşünce ve hislerin kenarına köşesine değmeden sizi tam olmanız gerektiği hale getirebilen arvo pärt şaheseridir. sade ve yalın tınıları ve dengeli iniş çıkışlarıyla kendi kendinize sağlayamadığınız iç dengenizi sağlamanıza en büyük yardımcıdır. tarafımdan birpazaröğledensonrasıhuzursuzluğuvaktinde, yanyanayken yalnızlığını özlemeyen iki kişi olarak, karşılıklı bakışarak dinlenmek istenendir."

Bense şu anda Spiegel im Spiegel dinlerken, yalnızlığımı özlüyorum tek başıma oturduğum yerde. Artık o son cümlenin gerçekleşeceği zaman, öyle bir kişi diye bir şey varsa, her "mucize" dediğimde aklıma geliyor o an. Eskiden yalnızken bile yanımda olan melek diye bilinenler hayalete dönüşüyor bazen. Etrafımda dolanıp duruyorlar. Dolanırken elim ayağım buz kesiyor. Bir Mayıs gününde battaniyeme sarınıyorum. Kulağımda on altı dakika yirmi iki saniyelik Silentium, sallanarak uykuya dalmak için odama doğru ilerliyorum...

Pazar, Mart 16, 2008

"i wish to melt into you"

Hala Ay'a bakıp gecenin bir saati yürürken o şarkıyı mırıldanabiliyorsam daha almam gereken biraz daha yol var demektir. Hızlı olmak lazım.

Ayrıca A. D. master yapmış ve İngiltere'de çalışıyor olmasına rağmen(!) "ki"leri ayrı yazmıyor ve türlü türlü dilbilgisi ve yazım hatası yapıyor. Bu kısım da benden ona gitsin. Bana "yasçı" diyen birinden intikamımı böyle alırım :)

Ha bir de üstümde ipincecik bir elbise ile dışarı çıkmış olmama henüz hiç kimse bir açıklama getiremiyor. Yavaş yavaş...

Sabah sabah 4.9 şiddetinde bir deprem yaşadık. Ben hissetmemek bir yana, deprem olduğu söylendiğinde "hani nerde?" gibi absurd bir tepkiye ek olarak yere baktım bir süre. Belki sallantıyı görürüm(!) ümidiyle yaptım onu sanırım ama ne kadar şapşallaşmış olduğum sadece bu salak hareketten anlaşılabilir herhalde. İki gün önceden beri aklımdaydı zaten bu da. O da ayrı absurd bir durum. Bir ara yazarım belki bu isabetli tespitimin kaynağını buraya ki insanlar depremin önceden belirlenmesi için kullansınlar diye.

Daha fazla saçmalamadan yatayım diyorum ben A.D ile konuştuktan sonra. Bakalım.

İyi geceler.

Cuma, Aralık 28, 2007

Baykuş

Dün zevkli bir gece geçirdikten sonra çılgın bir duygu patlaması yaşadım. Tam da bunun orta yerinde bir sallandık ki sormayın. Dünya benim etrafımda dönüyor ya (Ayça, senden bir tane daha var artık :) ), depremi bile kendime bağladım. Şimdi baykuş gibi bekliyorum gelecek sarsıntıları.

Bireyselliğimin keyfini çıkarmaya başladım nihayet. Aklımda başka biri olmadan hayata yeniden tutunmak zevkli bir şeymiş. Ayn Rand kişisini takdir ediyorum bu bağlamda :)

Bugün yeni yıla girme eşiğinde, içsel ve dışsal sarsıntıların ortasında bir çam ağacı aldım. Aslında gerçek değil, imitasyon bir ağaç. Ama olsun, çok sevdik; evimizin baş tacı yaptık. Yarına süsleyeceğiz kendisini. Pek heyecanlıyız. Bakalım...

Bugünün güzel bir yanı güzel bir yemek yedim. Güzel sohbetler ettim. Güzel haberler aldım. Birileri geliyor. Uzun süredir görmek istediğim iki insan haftasonu burada olacaklarmış. Ayrı ayrı aldım haberlerini.

Artık daha fazla sarsılmayalım istiyorum. Ne taa derinlerden ne de yer kabuğunun bilmem kaç kilometre dibinden. Uyumak istiyorum sakince, yatağımın bir kısmına kıvrılmadan. Başka birini beklemeden. O yatakta sadece "ben" yatıyorum diye mutlu olayım ki dünden beri içsel olarak epey bir değişim geçirdim. Sadece deprem kaldı. O da bir durulsun, nasıl rahatlayacağımı bir ben biliyorum.

Dark side konusunda da evet, sanırım geçiyorum yavaş yavaş. "Hahahaha" diye gülümsüyorum. Hatta Caner'in deyimiyle "Nıhahaha" şeklinde hain hain gülümsüyorum. Bu durumun ilk fiziksel emaresi de gözümde belirdi dün gece. Gözümde belirgin bir kızarıklık var ve sanki hep orada duracakmış gibi geliyor. Durmaz tabii ama olsun. Ben çok eğleniyorum artık kırmızı bir gözün ortasında siyah bir gözbebeğine sahip olmamla. Herkes eğlensin istiyorum.

Dans etmek istiyorum bir de dünkü gibi haftanın belli günlerinde. Gelecek vaadediyorum sanırım bu konuda. Hareket vakti geldi de geçti sanırım benim için. Arayı kapatmak lazım derim ben.

Baykuş da ne süper bir yaratıktır. İçinde bir kedi, bir baykuş, bir de koala barındıran bir hikaye yazayım ben en iyisi.

İyi geceler.