See more Natalie Portman videos at Funny or Die
natalie portman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
natalie portman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Salı, Kasım 04, 2008
Pazartesi, Temmuz 21, 2008
"When there's nothing left to burn, you have to set yourself on fire."
Son yazdığımdan beri neler yaptım neler! (!)
Değişiklik yapıp(!) Nada'ya gittik Cuma gecesi D. ile. Sonra Muzo ve arkadaşı D. de katıldı bize. Mystery Boy edindik kendimize bir tane. Bol bol stalkerlık yaptık. Devendra Banhart'ı seven Natalie Portman'la empati kurduğuma sevindim. Nihayet anlayabiliyorum kadının adamda neyi sevdiğini. Dansettik mansettik. Muzo'ya sinir oldum "You used to be alright what happened?" yazılı t-shirt'ü yüzünden. Ben de alacağım! Ha tabii bir de hala çıkarmadığı Rock Werchter bilekliği var. Her bakışımda Radiohead ve Sigur Ròs gözümün önüne geldi, gece gece asabım bozuldu.
Sonrası ise Cumartesi günü, bol pizza ve trailerlı bir öğleden sonrayı Mamma Mia ile bitirmek ve sonra Cepa'da alışveriş turuna çıkmakla devam etti. Mamma Mia müzikal olduğunu bilmeden gittiğim bir filmdi. D. gidelim deyince, yapacak daha iyi bir alternatif planı olmayan ben, hemen "oluuur" dedim. Müzikallerden nefret ederim. Öyle ki Moulin Rouge'a gitmiştim en son, yarısında çıkmıştım salondan beni fırlatmışlar gibi. Ama bu seferki çok tadındaydı Meryl Streep'ten midir, yoksa içimi açacak görüntüleri ne zamandır göremeyişimden midir bilmiyorum ama filmi epeyce beğendim. Özellikle bir sahnede bir grup Yunan insanı dönüp birilerine gülüyordu ve tam o anda içimden geçen "Türk işte ya" tepkisinin yansımasını önümde oturanlardan "Türk style" olarak duyunca keyiflendim. Sonra filmdeki karakterlerden biri, bu insanlara dönüp "It's very Greek!" dediğinde de katlandı tabii bu keyif. Epeyce güldük. Arada gözlerim bile doldu bazı sahnelerde. Coşkulu bir film; yazın iç açıcı bir şeyler izlemek ve keyiflenmek için birebirmiş. Tavsiye ediyorum.
Pazar günüm ise, U. ile oradan oraya savrulmakla geçti denebilir. Ama keyifliydi. Alışveriş yapmak için binbir zorlukla gidilmiş alışveriş merkezinden sadece pembe bir allık alarak çıktım. Mutlu ve gururluyum zira artık birilerinin alışveriş hususunda beni durdurması lazım.
Sonra dün harika bir haber aldım. Eğer olursa ve dahil edilirsem, buradan mutlu mutlu ilan edeceğim bu güzel şeyin ne olduğunu. Bu sene hiçbir şeyi bu akdar çok istemmeiştim ama; şimdilik böyle diyeyim...
Yarına hayatımda farklılık yaratacak bir şeyle ilgili yaşanacaklar ve konuşulacaklar var. O bile Björk'le ilgili beklentiyi geçemiyor.
Buraya yazacak o kadar çok şey biriktirmiştim ama ve fakat ve lakin hepsi birer birer uçtu gitti aklımdan. Şimdilik bu post dursun burada; geri döneceğim zaten.
Değişiklik yapıp(!) Nada'ya gittik Cuma gecesi D. ile. Sonra Muzo ve arkadaşı D. de katıldı bize. Mystery Boy edindik kendimize bir tane. Bol bol stalkerlık yaptık. Devendra Banhart'ı seven Natalie Portman'la empati kurduğuma sevindim. Nihayet anlayabiliyorum kadının adamda neyi sevdiğini. Dansettik mansettik. Muzo'ya sinir oldum "You used to be alright what happened?" yazılı t-shirt'ü yüzünden. Ben de alacağım! Ha tabii bir de hala çıkarmadığı Rock Werchter bilekliği var. Her bakışımda Radiohead ve Sigur Ròs gözümün önüne geldi, gece gece asabım bozuldu.
Sonrası ise Cumartesi günü, bol pizza ve trailerlı bir öğleden sonrayı Mamma Mia ile bitirmek ve sonra Cepa'da alışveriş turuna çıkmakla devam etti. Mamma Mia müzikal olduğunu bilmeden gittiğim bir filmdi. D. gidelim deyince, yapacak daha iyi bir alternatif planı olmayan ben, hemen "oluuur" dedim. Müzikallerden nefret ederim. Öyle ki Moulin Rouge'a gitmiştim en son, yarısında çıkmıştım salondan beni fırlatmışlar gibi. Ama bu seferki çok tadındaydı Meryl Streep'ten midir, yoksa içimi açacak görüntüleri ne zamandır göremeyişimden midir bilmiyorum ama filmi epeyce beğendim. Özellikle bir sahnede bir grup Yunan insanı dönüp birilerine gülüyordu ve tam o anda içimden geçen "Türk işte ya" tepkisinin yansımasını önümde oturanlardan "Türk style" olarak duyunca keyiflendim. Sonra filmdeki karakterlerden biri, bu insanlara dönüp "It's very Greek!" dediğinde de katlandı tabii bu keyif. Epeyce güldük. Arada gözlerim bile doldu bazı sahnelerde. Coşkulu bir film; yazın iç açıcı bir şeyler izlemek ve keyiflenmek için birebirmiş. Tavsiye ediyorum.
Pazar günüm ise, U. ile oradan oraya savrulmakla geçti denebilir. Ama keyifliydi. Alışveriş yapmak için binbir zorlukla gidilmiş alışveriş merkezinden sadece pembe bir allık alarak çıktım. Mutlu ve gururluyum zira artık birilerinin alışveriş hususunda beni durdurması lazım.
Sonra dün harika bir haber aldım. Eğer olursa ve dahil edilirsem, buradan mutlu mutlu ilan edeceğim bu güzel şeyin ne olduğunu. Bu sene hiçbir şeyi bu akdar çok istemmeiştim ama; şimdilik böyle diyeyim...
Yarına hayatımda farklılık yaratacak bir şeyle ilgili yaşanacaklar ve konuşulacaklar var. O bile Björk'le ilgili beklentiyi geçemiyor.
Buraya yazacak o kadar çok şey biriktirmiştim ama ve fakat ve lakin hepsi birer birer uçtu gitti aklımdan. Şimdilik bu post dursun burada; geri döneceğim zaten.
Etiketler:
15 step,
björk konseri,
devendra banhart,
mamma mia,
meryl streep,
natalie portman,
o,
Radiohead,
rock werchter,
Sigur Rós,
stars,
your ex lover is dead
Pazar, Nisan 20, 2008
Closer
Closer'ın başladığını Twitter'dan gelen Muzo update'leri sayesinde öğrendim. Sonra açıp, o sırada konuştuğum A. M.'ın kafasını şişirdim şu aşağıdaki Closer yorumlarımla.
"ben bu filmin şu yönünü çok seviyorum sanırım
sanatçı olarak hayatta varolmaya çalışan iki kişi var julia roberts ve jude law
ve bu ikisinin haatla alakası yok.
o kadar hayali ütopik, çılgın fikirlere sahipler ki
naif naif ama hayat ve insanlar öyle bir naiflikte değil. hatta o kadar adice ve kabaca bir şey ki ancak natalie ve clive gibi doktor, striptizciler falan hayata dokunabiliyorlar. onlar da bu yüzden tamamen bedensel ve down to earth işler yapıp öyle yaşıyorlar.
hayalleri yok gayet basit ve görüleni istiyorlar. görülenin ardındakilerin farkındalar ama görüldükleri gibiler onlar.
bu noktada jude law'un gerçek gerçek diye kendini paralaması da ayrıca komik çünkü gerçeği duyduğu anda tuzla buz olabiliyor ve hatta gerçeği duyunca gerçek hayat ona o kadar da albenili gelmiyor.
ve hatta tam bu yüzden hiçbirinin ilişkisine değinilmemiş
film ilişki filmi
ama ilişkiden eser yok
lacan'ın kadın yoktur demesi gibi "ilişki yoktur" diyor bu film.
o yüzden ilişkilerin hep başlayış ve bitişleriyle ve aldatmalarla dolu.
aradaki hiçbir dönemden bahsedilmiyor.
aslında bizim jude ve julia'nın aradığı çılgın elevated aşk ilişkisi denen şeyin işlevsiz ve gerçek hayatta fonksiyonsuz kaldığı ve bu nedenle böyle sanatsal duygulanımlara sahip olanların bile ancak clive ve julia gibi gerçekle direk bağlantısı olan kişilerle "gerçek hayat" dediğimiz ve onların direk reddettikleri basitlikteki yaşamlarda sürdürebilecekleri ilişkileri olabilir.
clive owen'ın julia'ya bağırdığı çağırdığı o evdeki sahneye hayranım o yüzden
bu kadar güzel gerçeklerle yüzleştirilemezdi çünkü aldatmanın adiliğini ve basitliğini aşkmış gibi gösteren bu artsy fartsy tiplerin hayattan ne kadar anlamadıkları üzerine şahane bir sahnedir.
"yüzüne boşaldı mı?" sahnesi. karşısındakini sıradan bir ankete tabi tutar gibi söyledkleri ve sordukları... julia ve jude'un aksine ne kadar hayatın içinden gerçeklere sıkı sıkıya bağlı olduklarının göstergesi bu sahne sanırım. natalie de hemen o esnada jude'la benzer diyaloglar yaşıyordu tabii.
bu bu kadar basit bir şeydir diyor işte.
senin saçma dünyada kendi kendine anlamlandırdığın o aşk denen şey ağzına boşalmaktır benim için iyor
süslemelerin anlamı yok sonunda zaten benim olacaksın o kadar eminim diyor
ve yani bu filmde de gerçek olan sevgi dediğimiz şey bu kadar güçlü halinde ancak clive ve natalie'ninki.
onu anlatamıyorum ben insanlara sanırım :)
çok süslüyor insanlar her şeyi
clive ve natalie'nin strangers adlı sergide yaptıkları konuşma ise tam bu dediklerimi destekliyor sanırım hatta. herkes görmek istediklerini görüyor. herkes süslü bir gerçeklik istiyor çünkü böylesi hayatı daha güzel gösteriyor. halbuki hiçbir şey bu kadar süslü ve makyajlı değil. o yüzden natalie ve clive ihaneti anlamıyorlar. saf olan, süssüz gerçek ve basit sıradan sevgiye tutunmuşlar. ihaneti duyduklarında "bir insan bunu diğerine nasıl yapabilir" diyor. o kadar gerçekle içiçe olmalarına rağmen başka birini sevme ve birini severken başka birini sevmeye inanmıyorlar çünkü. cidden de yok öyle bir şey yok. julia ve jude ise bu gerçek sevgilerin sıradanlığından ve gerçekliğinden sıkılıp aynen o sergideki yüzler gibi heyecanlı ve daha güzel buldukları kocaman yalan ve gerçekdışı o "aşk" dedikleri şeye tutuluyorlar ama tabii iki taraf da yalan olunca sürdüremiyorlar. hatta jude julie'nin eski kocasıyla yattığını öğrendiğinde "we're not innocent anymore" diyor. burada çok gülüyorum çünkü kim masum ki zaten? bunu böyle kabul edemiyorlar işte! sonunda ikisi de gerçeğe geri dönmek durumunda kalıyorlar. o gerçek de clive ve natalie oluyor. sonu ise belli...
o yüzden sanırım ilişkilerin filme alınacak, abartılacak bir yanı yok. her şey sıradan, basit olduğu kadar gerçek. öyle parıltılı görünürse bilmek lazım ki bir şeyler saçma gidiyor. film tamamen bunu anlatıyor herhalde."
"ben bu filmin şu yönünü çok seviyorum sanırım
sanatçı olarak hayatta varolmaya çalışan iki kişi var julia roberts ve jude law
ve bu ikisinin haatla alakası yok.
o kadar hayali ütopik, çılgın fikirlere sahipler ki
naif naif ama hayat ve insanlar öyle bir naiflikte değil. hatta o kadar adice ve kabaca bir şey ki ancak natalie ve clive gibi doktor, striptizciler falan hayata dokunabiliyorlar. onlar da bu yüzden tamamen bedensel ve down to earth işler yapıp öyle yaşıyorlar.
hayalleri yok gayet basit ve görüleni istiyorlar. görülenin ardındakilerin farkındalar ama görüldükleri gibiler onlar.
bu noktada jude law'un gerçek gerçek diye kendini paralaması da ayrıca komik çünkü gerçeği duyduğu anda tuzla buz olabiliyor ve hatta gerçeği duyunca gerçek hayat ona o kadar da albenili gelmiyor.
ve hatta tam bu yüzden hiçbirinin ilişkisine değinilmemiş
film ilişki filmi
ama ilişkiden eser yok
lacan'ın kadın yoktur demesi gibi "ilişki yoktur" diyor bu film.
o yüzden ilişkilerin hep başlayış ve bitişleriyle ve aldatmalarla dolu.
aradaki hiçbir dönemden bahsedilmiyor.
aslında bizim jude ve julia'nın aradığı çılgın elevated aşk ilişkisi denen şeyin işlevsiz ve gerçek hayatta fonksiyonsuz kaldığı ve bu nedenle böyle sanatsal duygulanımlara sahip olanların bile ancak clive ve julia gibi gerçekle direk bağlantısı olan kişilerle "gerçek hayat" dediğimiz ve onların direk reddettikleri basitlikteki yaşamlarda sürdürebilecekleri ilişkileri olabilir.
clive owen'ın julia'ya bağırdığı çağırdığı o evdeki sahneye hayranım o yüzden
bu kadar güzel gerçeklerle yüzleştirilemezdi çünkü aldatmanın adiliğini ve basitliğini aşkmış gibi gösteren bu artsy fartsy tiplerin hayattan ne kadar anlamadıkları üzerine şahane bir sahnedir.
"yüzüne boşaldı mı?" sahnesi. karşısındakini sıradan bir ankete tabi tutar gibi söyledkleri ve sordukları... julia ve jude'un aksine ne kadar hayatın içinden gerçeklere sıkı sıkıya bağlı olduklarının göstergesi bu sahne sanırım. natalie de hemen o esnada jude'la benzer diyaloglar yaşıyordu tabii.
bu bu kadar basit bir şeydir diyor işte.
senin saçma dünyada kendi kendine anlamlandırdığın o aşk denen şey ağzına boşalmaktır benim için iyor
süslemelerin anlamı yok sonunda zaten benim olacaksın o kadar eminim diyor
ve yani bu filmde de gerçek olan sevgi dediğimiz şey bu kadar güçlü halinde ancak clive ve natalie'ninki.
onu anlatamıyorum ben insanlara sanırım :)
çok süslüyor insanlar her şeyi
clive ve natalie'nin strangers adlı sergide yaptıkları konuşma ise tam bu dediklerimi destekliyor sanırım hatta. herkes görmek istediklerini görüyor. herkes süslü bir gerçeklik istiyor çünkü böylesi hayatı daha güzel gösteriyor. halbuki hiçbir şey bu kadar süslü ve makyajlı değil. o yüzden natalie ve clive ihaneti anlamıyorlar. saf olan, süssüz gerçek ve basit sıradan sevgiye tutunmuşlar. ihaneti duyduklarında "bir insan bunu diğerine nasıl yapabilir" diyor. o kadar gerçekle içiçe olmalarına rağmen başka birini sevme ve birini severken başka birini sevmeye inanmıyorlar çünkü. cidden de yok öyle bir şey yok. julia ve jude ise bu gerçek sevgilerin sıradanlığından ve gerçekliğinden sıkılıp aynen o sergideki yüzler gibi heyecanlı ve daha güzel buldukları kocaman yalan ve gerçekdışı o "aşk" dedikleri şeye tutuluyorlar ama tabii iki taraf da yalan olunca sürdüremiyorlar. hatta jude julie'nin eski kocasıyla yattığını öğrendiğinde "we're not innocent anymore" diyor. burada çok gülüyorum çünkü kim masum ki zaten? bunu böyle kabul edemiyorlar işte! sonunda ikisi de gerçeğe geri dönmek durumunda kalıyorlar. o gerçek de clive ve natalie oluyor. sonu ise belli...
o yüzden sanırım ilişkilerin filme alınacak, abartılacak bir yanı yok. her şey sıradan, basit olduğu kadar gerçek. öyle parıltılı görünürse bilmek lazım ki bir şeyler saçma gidiyor. film tamamen bunu anlatıyor herhalde."
Etiketler:
aşk meşk,
clive owen,
closer,
jude law,
julia roberts,
natalie portman,
sevgi mevgi
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
