the walkmen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
the walkmen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Salı, Kasım 11, 2008

The Walkmen - The Rat



you've got a nerve to be asking a favor
you've got a nerve to be calling my number
i know we've been through this before
can't you hear me, i'm calling out your name?
can't you see me, i'm pounding on your door?

you've got a nerve to be asking a favor
you've got a nerve to be calling my number
can't you hear me, i'm bleeding on the wall?
can't you see me, i'm pounding on your door?

can't you hear me when i'm calling out your name?

when i used to go out, i would know everyone that i saw
now i go out alone if i go out at all

when i used to go out i'd know everyone i saw
now i go out alone if i go out at all

when i used to go out i'd know everyone i saw
now i go out alone if i go out at all

you've got a nerve to be asking a favor
you've got a nerve to be calling my number
i'm sure we've been through this before
can't you hear me, i'm beating on your wall?
cant you see me, i'm pounding on your door?

Çarşamba, Kasım 05, 2008

Sıradan bir günü "cool" hale getirmenin yolu



Bu insanlarla bir röportaj beni bekliyor gibi görünmekte. Günümü bu haberden daha çok aydınlatabilecek başka ne olabilirdi ki?

Salı, Eylül 30, 2008

"drink sangria in the park"

Akşam yemeğe gitmeden önce, orada burada dolandık durduk K. ile. Epey de eğlendik zira kendisiyle Orhan Pamuk'la ilgili çılgın konuşmalar yaptık. Daha açılış cümlesiyle kendi kalesine gol atan bir adammış; tescilledik gün itibariyle. Onun Nobel almasını sağlayan çevirmenlerini ve PR ekibini kutluyorum buradan. Ha bir de bugün Nobel alanlara ısrarla Oscar aldırtıldığı gün olarak tarihe geçsin hatta.

Diğer yandan bugün Aslı Erdoğan'ın CERN'de çalışmalar yaptığını, K. ile anlam veremediğimiz bir şekilde "Saatleri Ayarlama Enstitüsü"nü okumak isteyip bir türlü kitabı alamadığımızı, Ayn Rand kitaplarının önsözünü Sinan Çetin'in yazmasının zaten kötü kapak tasarımı olan o tuğla kitapları çok çok itici kıldığını farkettik. "Sen bunu okudun mu?" "Peki ya bunu?" şeklinde birbirimize edebiyat imtihanları yaparken ve tam da taa üniversitenin ilk yıllarında çok severek okumaya başladığım İhsan Oktay Anar'ı K.'a tanıtırken, K. bana dönüp aşağıdaki raflarda duran Adalet Ağaoğlu kitaplarını gösterip "Sen Adalet Ağaoğlu okudun mu?" diye soracaktı ki ben hemen cevap verdim "Hayır, ama gördüm, dinledim." Hazır cevap bir insan ve hatta biraz da salak olduğumu kabul ediyorum.

Banyo yaptıktan sonra soğuk havalarda dışarı çıkmamam gerekiyor ama her nasılsa her banyodan sonra dışarı çıkmayı başarıyorum. Halbuki yaz aylarında gayet de dikkat ediyordum çıkmamaya. Kendime kastım var, evet.

Onun dışında geçende The Walkmen'le ilgili bir yazı yazdım Reset'e. İsteyen olursa gidip baksın ama ben sıkıldım okurken. Yazarken sıkılmamıştım oysa ki.

İki tane komik ve çok akıllı kızkardeşim var benim bir de. Onlarla konuşmaya dalıp buraya yazı yazdığımı unutmuşum. O yüzden burayı bırakıp onlarla sohbete geri döneyim diyorum.

İyi geceler!

Cuma, Eylül 19, 2008

"To shut yourself up is the hugest crime of them all"

Nedense bu aralar pek yazmıyorum. Sanırım yoğunluktan ama tam olarak bu da değil herhalde. O yoğunluklardan ötürü sürekli ertelenen düşünceler içine ancak yatağa uzandığımda girebiliyorum ve bu da ancak uyumadan 15 dakika önce olduğu için, hiçbir düşünce sonlandırılamıyor veya çözülemiyor.

Bu hafta neler oldu diye düşününce, Ma geldi tek değişiklik olarak. Geç saatlere kadar oturuldu, yarasalardan bahsedildi. Nada'daki grubun Come As You Are yorumuna bol bol bok attı kendisi. Güldük. En son kendisini uyandırmaya çalıştım ama uyanmayınca artık işe gitmeye karar verdim ve kendisine istediği zaman uyanıp çıkabileceğini söyledim. Akşam geldiğimde beklediğim gibi yoktu. Ha evet bir de artık kendisinden bana kalan bir paket Pink Elephant'ım var.

İşle dolu bir haftasonu beni bekliyor ama bugün güzeldi. En azından 30 Ağustos'tan beri ilk kez evden çıkmadığım bir gün yaşadım. Çok ilginçti. Ama özel ders verdiğim öğrencim geldi ve işe devam ettim. En azından kendi evimdeydim ama. Arada öğrencimin beyni sulandığı vakitlerde müzikler açtım, kendisini dinlendirdim.

Bu aralar Ankara'nın havası çok güzel. Sabahları üzerime nispeten daha kalın şeyler alıyorum. En azından sabah ve akşam serinliklerini kesebilecek şeyler... Tam sevdiğim havalara giriş yaptığımız günlerdeyiz. İstanbul'a gitme isteğim gitgide artıyor. Bu duruma en kısa zamanda bir çare bulmak istiyorum ama "Nereye divina hanım, nereyeee?!" diyorum. Bu kadar ders dururken nereye hakkaten?

Bazen de her şeyi burada bırakıp çok absurd bir yere gideyim diyorum. Bu bu hafta en sık aklıma düşen fikirlerden biriydi. Ama öyle haftasonu falan değil, temelli bir gidiş bu. Aklımdaki çözülmemiş zımbırtıarı bile gülerek ve heyecanla kendiliğinden bana unutturacak bir yerlere. Arada da All is Full of Love dinliyorum. Sözlerine bu kadar zamandır nasıl bu kadar kayıtsız kalmışım diye şaşkınlıklar geçiriyorum. Sonra bazen küsüp, sevmediğimi söylediğim ne varsa hayatıma dahil edeyim, onlarla barışayım diyorum. Ama bazı şeyleri içim kaldırmıyor. Duruyorum o anda. Zorlamak istemiyorum kendimi. İyi yapıyorum.

Flaş Flaş Flaş!!! The Walkmen 2008 Eylül'üme damgasını vuran grup oldu bir de!

Son zamanlarda her post'ta bunu sayıklıyorum evet ama elimde değil. Kendilerinden başka bir şey dinleyesim yok. Açıp dinliyorum sürekli öyle. Bir de Fujiya & Miyagi dinliyorum aralarda da. Eski albümlerini daha çok seviyorum onların da. Birisi çok şaşırmıştı bir ara Last.fm'deki overall listemde ilk onda onları görünce. Ben hiç şaşırmıyorum.

Dün gece Hartfield adında Japonya'dan bir grupla tanıştırdım kendimi. Grubun elemanlarının Terazi burcu olduğundan mıdır artık bilmiyorum ama L.I.B.R.A adında bir albümleri var. Ben bir albüm yapsam kendi burcumu isim olarak seçmezdim herhalde ama çok da güzellermiş. Shoegaze seviyorum evet, bu grup da tam sevebileceğim türden. Geçen sene Ulrich Schnauss'un Look At The Sky'ına benzer şarkıları var. Hatta pek çok sevdiğim, Asobi Seksu'ya da epey bir benzerlik göstermekteler. Yine gitarlarla örülü, sivri uçları törpülenmiş bir müzik tabii ki. Shoegaze olunca başka türlüsü olmuyor çünkü. Dreampop denen şeyin güzelliği, bahar aylarına yakışması gibi bir gerçek var. Kabul etmek lazım. Myspace sayfaları'na bakmak lazım. Bakın o zaman.

Bir de Pneumonia denen şarkının güzelliğini yeni yeni keşfediyorum. Utanıyorum bundan da. Bir seneyi mi aldı diye sorabilirsiniz ama şarkı öyle anlarıma denk geliyor ki, su seslerinin arasından fısır fısır kendisinin "get over the sorrow girl, the world is always going to be made of this, you can trust in it unless you breathe in bravely" dediğini duyunca silkiniyorum "Sen kork Pnömokok!" diyorum ama bir yerlerde bir alakasızlık seziyorum. Olsun ama düşen omuzlarım dikleşiyor. En azından korkaklığımı bir an olsun defediyorum. Gittikçe susan bir insan haline gelmiş olmaktan utanıyorum, sıkılıyorum. Sonra da diyor ki o yine "understand so clearly, to shut yourself up is the hugest crime of them all". Kendi içsel ülkemin İçişleri Bakanı atadığım Björk'ü Dışişleri'ne geçirsem daha mı başarılı bir seçim yapmış olurum acaba diye düşünüp duruyorum. Sanırım tüm kabineyi elden geçirmek gerek diyor; işe şimdiden başlıyorum.

Pazartesi, Eylül 15, 2008

"DVNO, four capital letters"

Geçen haftanın bir gelişmesi de, Reset Magazin adlı oluşumda yazmaya başlamamdı sanırım. Ama hhaftasonunun yoğunluğu içinde arada kaynayıp gitmiş. İlk yazımı Mogwai - The Hawk Is Howling üzerine yazdım. Bu hafta başka bir yazıyı daha yollamam lazım. Hazır zaten, sadece birkaç gün daha bekletip, içim rahat etsin istiyorum. İsteyen gidip bakabilir buradan.

Yine The Walkmen ve Justice ile kulaklarımı beslediğim bir akşam geçirdim. Yarına belki Ma gelecek. Pink Elephant'larımı da getirecek umudediyorum ki. Bu hafta yine yoğun ama o gelirse daha eğlenceli geçeceğe benziyor. Hatta aynen bu arkı ve klibi gibi keyifli zamanlar geçirmeyi umuyorum. Çok şey umuyorum. Hmm...

Pazartesi, Eylül 08, 2008

"And my heart’s in the strangest place..."

Geçen yazdığım posttan sonra hiçbir şey yazasım gelmedi.

Cuma gecesi bir anda beliren dışarı çıkma fikri, beni D.'ya yönlendirdi tabii. İtalya'dan geldiğinden beri görüşmemiştik ki bir hafta önce onun alerjik durumları yüzünden ertelemiştik Cuma gecesi eğlencemizi. Velhasıl yine malum yerler, malum insanlar... Ne zamandır Minna'sa gitmiyordum. Son iki haftadır tekrardan gider oldum. Canım şarkı söylemek istiyor tabii kış aylarına yaklaşırken. Gidip bir saat içinde üç şarkı söyleyip, dönüyoruz genelde asıl gitmek istediğimiz yere. Bu sefer gittiğimde tanımadığım herkes neredesin diye sordu yine. Önceki gidişimde de aynısı olmuştu. Hatta bir buçuk hafta önce anne-babam buraya geldiğinde babam bir arkadaşının beni Minna'sta gördüğünü söyledi. Epey ünlüyüm Minna's insanları arasında diye düşünmeye başlamam çok da abuk gelmiyor artık.

Oradan her zamanki bir başka mekanımıza geçtiğimizde ki söylemeye bile gereksinim duymuyorum adını, daha dakikasında en olmadık insanları çektik etrafımıza. Onlarla eğlenmeye başladık ki, taa liseden bir arkadaşıma rastladım. Birbirimize baktık, gülümsedk, konuşmaya başladık. Eğlendik ettik işte kısacası. Oradan absurd bir eve dönüş hikayesi yaşadık ki burada değinmeye bile gerek görmüyorum. Sonra bir saate yakın süre boyunca bana kız arkadaşından bahsedip de sonra benden çok hoşlandığını söyleyen bir adama yaptığı şeyin ne kadar anlamsız olduğundan bahsettim. Trkçe'yi iyi kullanan ve ağzı iyi laf yapan bir insanmış kendisi. Bir yandan benim dediklerime hak veriyordu bir yandan da aynı şeyleri söyleeye devam ediyordu. Kafasının karışık olduğunu ve beni araması için tek bir sebep olmadığını söyleyip, telefonumu kendisine vermeden eve dönünce anlamıştır diye düşünüyorum yaptığını.

Sonrasında ise ölü gibi göründüğüm bir Cumartesi ve on saatlik uykudan sonra -ki bu benim için çok çok çoooook uzun bir süre evet, Pazar günü koşturmasını da atlattıktan sonra, bugün saat 6'dan sonrasını kendime ayırdım. Sakin sakin odamda oturdum, güzel müzikler dinledim. Flica diye Malezya'lı bir grup vardı geçende bahsettiğim japon mixtape'inden gördüğüm. Onların albümünü dinledim ve hatta hala dinliyorum. Siz de dinleyin onları. Mùm seviyorsanız özellikle...

Bugünse merdivenlerden çıkarken Pink Elephant'ımı bana yollasa keşke diye içimden geçirdiğim Ma'nın buraya geleceğini öğrendim; mutlu oldum hatta. Ne zamandır görüşmekten bahsedip, bunu bir türlü yapamıyorduk. Bakalım.

Yine çok yoğun geçecek olan bu haftayı atlatmayı diliyorum. Kulağımda muhtemelen çok sevdiğim The Walkmen albümü You & Me olacak. Arada Mogwai dinleyeceğim kendimi çökmüş hissettiğimde. Ha bir de bugün, bu aralar farkında olmadan sürekli dinlemiş olduğum Leaves adlı İzlandik grubu hakikaten de seviyor olduğumu farkettim. The Angela Test diye bir albümleri var. Arayan bulur diye düşünüyorum. Bulamayan da bana ulaşsın yeter.

Ayrıca son olarak bu aralar kafamı işten kaldırdığımda, bir adet mixtape yapmayı planlıyorum zira sözkonusu mixtape beni epece heveslendirdi. Güzel bir hadise bu. Bu zamana kadar kimseye yapmamış olduğumu farkettiğim bir şey ayrıca. O yüzden ben birilerine özenerek böye bir şey yapmadan herkesin dinleyebileceği bir şey yapmalıyım ki mixtape denen güzel hadiseye de kötü ve saçma etiketler yapıştırmayayım zira her en sevdiğim şeyi yoketmeye, elimden kaçırmaya eğilimliyim. Hatta öyle ki nerede buharlaşacak şey var onu seviyorum, ona özeniyorum. O halde bekleyiniz ve hatta sözümü tutmazsam da dürtünüz oradan buradan.

İyi geceler!

Salı, Eylül 02, 2008

"my head is full of dreams, it's nothing new"

The Walkmen'in son albümü You & Me'nin öyle içten bir güzelliği var ki, dinlerken bir yandan yapmam gerekenlere odaklanmaya çalışıyorum ama bir yandan da şarkılarının hüzünlü sözleri ve o sonbahara benzeyen paslı müziklerinden kendimi alamıyorum. Her dinleyişimde bu albümün hakikaten de bu sene dinlemiş olduğum albümler içinde en iyilerinden (hatta evet ilk üçte) olduğuna kanaat getiriyorum. Bir ara tüm bu şarkıları toparlayıp birbirine bağlayıp, yazacağım albüm hakkında sanırım. Ama şimdilik bu fotoğraftaki çerçeve içinde akıtılmış gözyaşlarının nasıl da iplikler arasında korunmuş olduğuna dikkatinizi çekmek istiyorum ve albümün en güzel şarkılarından biri olan "If It Were True"nun sözlerini buraya geçiriyorum ki dinlemek isteyin siz de.


if only it were true
i'd go with you
if only it were true

i'd say i do

and all the things that we do
i could face today
and now, you love me too
if only it were true

my head is all full of dreams
it's nothin' new
but maybe dreamin' is all
a man can do

so don't come callin' for me
cause baby my dream ain't true
and when, when i've had enough
oh, well then i'll die in dreams of you

Pazar, Ağustos 24, 2008

"What happened to you"

Son zamanlarda dinlediğim en güzel albümü dinlemekteyim. Henüz tüm şarkılar bitmedi ama dinlediğim kadarıyla The Walkmen'in You & Me'si çok güzel. Bir yandan gürültülü ve fekat anlamadığım bir şekilde de sakin bir albüm. Vokal Hamilton Leithauser'in sesi ara ara sözlükte de birkaç kişinin söylediği gibi Paul Banks ama bana göre daha ziyade Liam Gallagher'a yakınsıyor. New York'tan çıkma bir grup olarak İngiltere'den çıkan bir soundları varmış. Dinleyiniz bu albümü mutlaka ve The Blue Route'a dikkat ediniz zira kendisi ilk anda albümün en sevdiğim şarkısı olmakla beraber, şu anda bitiriyor olduğum bu paragrafın ve bu yazıya başlamamın sebebidir

Bu sabah Meso Meso albümü bulundu. Bir önceki post'un yorumlarında sevgili ma bey bana Romanya'lardan at(a)madığı kartpostal yerine araştırıp ekleyivermiş ve beni çok mutlu etmiş. Onu da dinleyiniz. Buradan bir kez daha teşekkür ediyorum kendisine şu anda cnbce'de filmini izlerken o sakin sakin.

Yine eskiden görüşüp de bir süredir görmediğim insanlardan biri olan B. tam da "Ne yapsam acaba az sonra?" diye kendime sorduğum anda aradı beni akşama doğru. Beraber Tribeca'da bir yemek yedikten ve bol bol konuştuktan sonra eve döndüm. Dünkü hastalığım ara ara beni yoklasa ve menapoz teyzeler gibi bir anlık terlemelerle "ben buradayım, hiçbir yere gitmedim" dese de sabah kalktığımdan beri yoğun bir halde hissettiğim mutluluk ve bulunduğu yerden ve andan memnun halim bozulmadı. Sabah sabah dışarı çıktığımda, havadaki dinginlik ve bizim mahallede balkonda oturup, kahvesini içerken gazete okuyan 50li yaşlarındaki teyze kendimi nedense çoluk çocuk ve had safhada aktif kitlenin öğleye kadar uyuduğu bir tatil yerinde, sabah erkenden kalkıp 7-8 gibi denizde günün ilk yüzme seansını tamamlayıp, huzurluca balkonlarında kahvaltı keyfi yapabilen insanların hissiyatına soktu. Bu hisler içinde olmamın nedenleri içinde, dün 12 saat uyumuş bir insan olarak bugüne başlamamın etkisi sandığımdan daha büyük olabilir. Sistemimden kendiliğinden atılmış olanların yoklukları sayesinde beni mutlu edebilmeleri ise en az 12 saat uyuyabilmiş olmam kadar ilginç bir neden tabii.

Bir de artık spora da bir süredir gitmeyen bir insan olarak, bunun yerini tutacak bir şeylerin hayatımda varolması gerekliliğinin farkındalığıyla hareket etme vaktim gelmiş. Bunu anlayabilmem bile gerçek bir mucize olabilir. İnsan bekleyince ve kendini zaman içinde marine edince, "won't" ile kurulmuş inat ve "be going to" ile kurulmuş niyet cümlelerinin anlamsızlığı karanlıkta parlayıp yolunu aydınlatıyor ve çıkış yolu daha çabuk bulunabiliyor. Çabuk olmasa da yavaş yavaş ama daha emin ve sindirerek... Sadece bekleyebilecek kadar bilincini korumak, kendi saçmalıklarının tuzaklarına, pes edişlerine kendini kaptırmamak gerekiyor. "Time will ease your pain" anlamı olan tek tük kendiliğinden gerçekleşecek olana dair kesin yargılardan biriymiş aslında; o görülüyor ve iyi oluyor!