Efterklang etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Efterklang etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Çarşamba, Mayıs 21, 2008

"Now it feels like my body is meant to react..."

Bugün Björk'e biletimi aldım nihayet.

Aldıktan sonra da ilk Björk dinlediğim zamanlara gittim. Hayatımın yarısı bu kadını dinlemekle geçmiş onu farkettim; şaşırdım. Hoşuma gitti kendisini görecek olmam. Gerekirse Kuruçeşme Arena önünde kamp kurarım olabilecek en yakın yerden görebilmek için kendisini. Bu zamana dek sözleri ve ifade şekliyle kendisini İzlanda şubem olarak bildiğim bu küçük kadını dinlerken nasıl bir şekil alacağımı merak ediyorum.

Aklımda başka fikirler de var ama buraya yazmayacağım ki planlarım gerçekleşsin. Öğrendim ki ne kadar çok insanla paylaşırsam planlarımı, o kadar gerçekleştiremiyorum. Efterklang-Kloy Gyn dinlerken şimdi, bu şarkıyı dinlerken ne çok plan yapmış olduğumu da anımsıyorum bir yandan ve sonra o planların, hayallerin nasıl da suya düşmüş olduğunu... "Orada burada anlatırsan, dayanamayıp konuşursan olacağı buydu zaten; biliyordun" diyorum içimden kendime. Kilit takmalıyım ağzıma, ellerime, ayaklarıma bazen.

Kloy Gyn sonunda Antitech gelir. Birbirini tetikler durur bu iki şarkı. Antitech'i dinlerken, sözlükte başlığına sözlerini çıkarıp yazdığım an geldi. Neyse... Hiç girmiyorum böyle şeylere. Hemen bu döngüye dahil etmek için sizi şuralara buyur ediyorum o halde:

Antitech
Kloy Gyn

İyi geceler.

Cumartesi, Nisan 05, 2008

"Sheer Simplicity" ve yaşamak için beklenen bir anının rezervi ile ilgili...

Ef denen grubu gittikçe daha da çok sevmekteyim. Efterklang'a ara ara benzemiyorlar da değil hani. Onlarda varolan sessiz sedasız, belirgin olmayan, silik bir erkek sesiyle şarkıların arasına girip ses etme, bir iki bir şey söyleme durumu Ef'te de var.

Bugün tüm gün iyi bir moddaydım. Arada Tapes 'n Tapes dinledim. Gittikçe daha çok hoşuma gidiyorlar azimle. Sonradan twitter'a bile yazayım bunu dedim. Random'da oturuyordum, K. ve A.'u bekliyordum. Guinness içiyordum tabii bir de. Şaşırdım içimdeki güneşli havaya. Güneşli dediysem de 0'ın altında eksi bilmem kaç derece soğukta, karların üzerinde onları eritemeyecek kadar az etkisi olan bir güneşti o. En sevdiğim hava sanırım böylesi. Ara ara kendimi zorlayıp istemediğim düşünceleri aklıma getrmeye çalıştım. Yoklayıp durdum kendimi. Ama hiçbir şey olmadı. Biraz da olsa bulutlanmadı güneşin önü. Hep böyle kalayım n'olur...

Kendini şarlatanları ortaya çıkarmaya adayan insanlar varmış. Ben de bazen öyle hissediyorum. Birilerine ayna tutuyor olmak, "siz aslında busunuz" demek zor bir şey. Ara ara bana tutulan aynalar da oluyor. Ama bu aynalar bir insandan ziyade olaylar ve durumlar oluyor. Birileri çıksa da bana bir ayna tutsa diyorum bu güneşli halimde. En azından kendime daha iyi davranarak bir şeyleri değiştirmeme bahane olur.

Forget Her diye bir şarkısı var ya hani Jeff Buckley'in. O şarkıyı çok seviyorum. Unutmanın hiçbir şeye çare olmadığını biliyorum. Unutmamak ama unutulması gerektiğ düşünülenleri affetmek gerekiyor sanırım. M. bana bir keresinde uyumadan önce yatakta uzanmışken, bilemm kaç defa "Her şeyi ve herkesi affediyorum" dememi öğütlemişti. Denemiştim ve hiçbir işe yaramamıştı. Ara ara onu dener oldum ama o zamanlardan beri. Şimdi geriye dönüyorum. Baktığımda affettiğim ve şimdi hatırlasam da gülüp geçtiğim ne çok şey varmış diyorum her insan gibi ben de. O salak söz hiçbir işe yaramıyor evet. Ama zaman her zaman her şeyi gerçekten de çözüyor. Eskisi gibi inatla kötü bir anının, içte kalan sözlerin veya hareketlerin peşinden gitmeyi zamanla bırakıyor insan. Tam da öyle bir dönüm noktasındayım sanki belli şeyler için yine. "Don't fool yourself;
she was heartache from the moment that you met her" diyor şarkı, hak veriyorum. Ne güzel bir adammış Jeff, nasıl ona böyle sözler yazdırırlar diye düşünmekten de kendimi alamıyorum.

Şimdi Y.'in yolladığı şarkıları dinleyeceğim ve birazdan yatağıma doğru yol alacağım. Bugün istediğim bir şeyin gerçekleşmesini istiyorum yakın bir zamanda. Eğer olursa "Know How" dinleyerek yapılan bir kahvaltıyla başlanacak olan o günün gecesinde, buraya yazacağım gülümseyerek çünkü. Başlıktaki anı rezervi tam da bu anı işte. Henüz hiç yaşamamış olduğum bir zamanı şimdiden anılaştırdığım için yaşarken ne hissederim bilmiyorum.

Yarın güzel bir gün olsun istiyorum. Sakin, anlayışlı, her şeyin sıradanca güzel görünebildiği bir gün... Basit olanın güzelliğine her zaman güvenmişimdir çünkü.

Cuma, Şubat 01, 2008

"... We are still ab so lute ly quiet shhh"

Son gelişmelerden sonra garip hisler içindeyim. İyi bir şeyler olacak. Susan da öyle demiş.

"Sen olmadan hiçbir şeyin anlamı yok" diyor bir kız tvde olanca duygusallığıyla. Farkında bile olmadan dönüp kahkaha atıyorum ben de. Sonra kendimden korkuyorum. Ama her seferinde o kadar saçma geliyor ki bu tür sözler. Hepsi safsatadan ibaret sanki. Kendi eksikliklerimizi kendimiz karşılayamadığımızı farkedip, bu eksik tarafları başka birilerinde görünce, yapışıveriyoruz o insana. Muhtaç kaldığımız için de böyle sözler söylüyoruz.

Hep aynı hikaye işte. Biri birine aşık olur, diğeri ona aşık değildir. Sevmiyordur bile hatta. Ama seven taraf karşısındakinin eksiklerini kapatacağım diye elinden geleni yapar çünkü aslında onu sevmeyen birine kendini sevdirmeye çalışarak bir tür "challenge" eylemini gerçekleştirmek ister (ayrıca klişe ama kaçan kovalanır vb...). Sevmeyen taraf ise onu delice seven taraftan istediklerini alabilmek için kendini onu seviyor olduğuna inandırır. Hem böylesi ilişki bittiğinde daha iyidir. Bilinçsizce, ileride ilişkiyi bitirdiğinde bunun vicdan azabını çekmemek için kendini gerçekten sevdiğine inandırır kişi. Bu şekilde sevmeyen taraf seven taraftan istediklerini alana kadar sürer gider her şey. Her şey bittiğinde ise "seni sevdiğimi sanıyordum" denilir. Yapılan her şeyden el etek çekilir. Masum masum hayata devam eder sevmeyen taraf. Seven taraf ise bir süre çılgınca kendine eziyet eder genelde. Neden o zaman bitirmemiştim, niye bunu yapmıştım diye kendine kızar durur. Çünkü şöyle bir geriye baktığında sırf ilişkiyi sürdürmek için neleri feda ettiğini, kendinden nasıl ödünler verdiğini görmüştür.

Aslına bakılırsa o da, karşısındaki onu sevmeyen insanla aynı şeyi yapmıştır. Onu sevmeyen insan belki kendisini ve karşısındakini kandırmıştır her "canım" dediğinde. Ama o insan en azından kendinden hiçbir şey vermemiştir ilişkinin devamı veya karşı tarafın huzuru için. Seven insan ise kendini aldatmış olmanın verdiği çöküntüyle yüzleştikçe yüzleşir ilişkinin her anının tekrarı ve her iki tarafın da hayaletleriyle. Asıl özünü ilişkiye yansıtmaması bir yana, ne istediği gibi bir sevgi yansımıştır ona, ne kendini seviliyor gibi hissetmiştir adam gibi ve tüm bunlara rağmen sürekli kendinden eksiltmiştir. Aslında salt suçlu olanın onu sevmeyen taraf olmadığını ve kendisinin ona seve seve suç ortaklığı yapmış olduğunu farkeder.

Ama yine de bu senaryoda bir nokta var ki, o aklıma geldiğinde tüm suçu sevmeyene atıyorum. İlişki esnasında karşı tarafın onu sevmediğini en yoğun halde hissettiği o anlarda içine bir damla umut akıtılan seven taraf, tam da sevmeyenin enjekte ettiği bu umut yüzünden benim gözümde temize çıkıyor. Çünkü o umut tam da "o beni sevmiyor, sevmeyecek de; bitsin bu ilişki" dendiği anda kana karıştırılıyor. Bir anda tüm düşüncelerin seyri değişiyor. "Olabilir aslında evet oluyor gibi hatta" diyor sevilmeyi bekleyen kişi. Ama eminim ki bu umudu veren tarafa bu söylense hemen cevabı şöyle olacaktır: "Ben onu sevdiğimi düşünüyordum ama o zamanlar". Şu anda neredeyse tüm dünya milletlerinin muzdarip olduğu korku politikası benzeri bir şey bu da. Hepimiz biliyoruz ki dış dünyanın onlara saldıracağı hissi yaratılarak insanlar Bush'u seçti Amerika'da. "Nasılsa o bizi korur; her gördüğüne terörist diyor; silah endüstrisi aldı başını gidiyor, e silahımız varsa güçlüyüzdür zaten; allahın demokratı böyle mi yapar?" diyerekten hem de. İşte bu da elindekileri veya ona vaadedilenleri korumak, sahibiyetin devamlılığını sağlamak için en olmayacak şeyleri söyleyen, kendini görmezden gelen veya gelmiş gibi yapabilen sevmeyen tarafın karakteriyle ilgili yapabildiğim en iyi açıklamadır herhalde. Ve ben Bush'a tekrardan başkan seçen Amerikalıların sonuna kadar cezalandırılması taraftarıyım. Sanırım kimin tarafında olduğum belli.

Velhasıl, korku kötü bir şey. Bir ustanın dediği gibi "fear leads to anger, anger leads to hate, hate leads to suffering and suffering is the first path to dark side". O halde korkuyla başlayan, devam eden ve biten işlerden hayır gelmiyor diyelim. Korkaklardan uzak duralım ki bize bulaştırmasınlar içlerindeki o hastalıklı hissi. Hala her şeye rağmen korktuğumuz her şeyin içimizden geçmesine izin verelim ki bizi geçip gitsin. Ondan kaçmak yerine durup içimizden geçip gitmesine izin vermek daha makul bir çözüm gibi gelmekte bana. Çünkü onunla yüzleşmedikçe, onun karşısında zırhlarla durduğumuz müddetçe o daha da büyüyecek ve bir gün mutlaka bizi ele geçirecek eskisinden daha da güçlü haliyle.

O yüzden sürekli taraf değiştiren düşüncelerimle şu anki ülke gündemini yorumlamaya çalıştığımda, bazen laik kesim denen (bazen demokrasi aracılığıyla teokrasiye geçiş yapacak tek ülkenin biz olduğumuzu düşünüyorum maalesef ve hatta yakında şeriat gelsin mi gelmesin mi diye bir referandum yapılacak gibi geliyor), polarizasyonun en alasını sırf bu tanımla yaşıyor olan insanların korkusu haline gelen türban konusunu bazen "bırakalım herkes her istediğini giyinsin, çıkarsın bakalım rahat bırakınca hala takmak isteyecekler mi" derken, bir yandan da izin verilmesin ve türban takmayı tercih etmiş veya ettirilmiş kadınların aklındaki Allah korkusunu önce yoketmek lazım diyorum. Onu yaparsak her sorun çözülecek çünkü ama maalesef dünyada din kadar güçlü başka bir politika veya düşünce sistemi yok. Halbuki yaratana inanıyorsanız, ondan korkmak neden? Sevmek gerekmez mi? Sevgi de başı kıçı kapatmakla gösterilmez, ancak diğer yaratılanları severek mümkün bu. Tam bu esnada aklıma gelen bir sahne oluyor işte: "Perfume: The Story of A Murderer"ın kimin eli kimin cebinde sahnesi (başka türlü anlatamadım spoil etmemek için). İlginç çalışıyor insanın aklı.

Halbuki türban taktıkları için eğitim haklarından olan o kadınlar keşke bir yerlerde toplanıp, kafalarımızdakini siyasetinize alet etmeyin, biz sadece hakkımızı istiyoruz deseler. Erdoğan çıkıp da türbana siyasi sembol dediğinde "hadi ordan" diye tepki verseler. Öylesi hem onlar hem de ülke için daha rahat olurdu.

Biraz akıl fikir diliyorum insanlık ve kendim için.

Cuma, Temmuz 20, 2007

Eveet... Yine bir Efterklang gecesiyle karşı karşıyayız...

Antitech ile başladığım yolculuğa, Kloy Gyn ile devam etmekteyim. Sabahtan başladığım Cardinal Melon'uma akşam da Peppermill'de bir adet daha ekledim. (alt anlam: yazarın anlatmaya çalıştığı şey sanırım kafam güzel ondan böyleyim bakmayın siz benim bu hallerime)

Siz yine de alt anlamları falan bırakıp bakın benim bu hallerime... Sigara tüketimimin had safhada ilerlediği şu günlerde, tek aklıma gelen şey eskilerden bir takım görüntüler oluyor. Karanlık noktalara çekildiğimin gayet farkında olan ben, elinde olmadan bazı yerlere kaydı, bazı şeyler yaptı, mutlu oldu, mutluluğun tadına doyamadı, daha fazla olmak istedi, daha fazla mutlu oldu, yine doyamadı, daha fazla istedi ama Cardinal Melon misali, mutluluk da ufak bir şişedeki uçucu bir sıvıdan ibaretti. Dur dedi birileri. Durdum. Duruyorum. Durmak iyi bir şey olmalı. Sonradan farkedeceğim bunu da umarım...

Ondan, bundan, kitaplardan, yaz gecesinin güzel bir anlama geldiğini farkettiğim o andan, Zero 7'dan, saçlardan, ellerden, Exorcist'ten, göz açıp kapayıncaya kadar geçen Múm'lu 3 saatten, büyüden, sihirden, külden, "paylaşılan bir tabak tavuklu makarna"dan, yemek yaparken farkına varılan bir çift gözden, ayrıntı delisi bir insan olduğumun 1263623863876 defa kendi kendime kanıtladığım o zamanlardan, sabah kahvesinden, pancakelerden, "Tribeca"nın okunuşlarından, Sigur Rós ile dalınan uykulardan, turuncu yeşil perdelerden yansıyan ışığın birilerinin yüzüne ne çok yakıştığından;

tüm bunlardan mutlu mutlu bahsetmeyi isterdim.

İsterdim ama...

Madem yazım bunlarla ilgili olmayacak başka bir şey yazayım dediğimde aklıma başka bir şeyin gelmiyor oluşu da yine o hiç sevmediğim içimdeki o odanın açılıp, hep orada yaşaması gereken içimdeki bir 8 yaşındakinin yanına oyun arkadaşı bulduğu ve onu yanına, o odaya aldığı anlamına geliyor. Ne zaman öğrenecek tek kalması gerektiği gerçeğini; daha ne kadar şey başına gelmesi gerekiyor onun bilmiyorum. Şimdi bana düşen o oyun arkadaşını oradan çıkarması için ona kapıdan yalvarmak. Biliyorum çok zor olacak o kapıyı açması ama "Kinder sürpriz yumurta var elimde, senin için; hadi aç kapıyı" şeklindeki kandırmacalarım hala sürmekte... Bakalım. Merakla bekliyorum. Açınca da içinde envai çeşit düğmelerin olduğu eski bir kutu ve kinder'imle yanındaki çocuğu değiş tokuş etmeye çalışacağım inatla. Bu sefer kazasız belasız atlatacağımıza inanıyorum bu pazarlığı...

Ayça bana zamanında küçük bir adet biblo vermişti, Japonya'dan beni hatırlattığı için bana hediye aldığı... Ona benzetiyorum bazen kendisini. elleri falan yok onun da. Sıkıca sarmalanmış bir kumaş ile. Gözleri minicik görünmüyor. Ağzı ve burnu ise yok neredeyse. Prematüre henüz... Eskiden, çok eskiden böyle değildi. 12 yaşına falan gelmişti sanırım. İlkokulu bitirmiş olmanın haklı gururunu taşıyan bir çocuk gibiydi. Ama şanssız bir sene sonunda bir anda elleri kolları, tüm bedeni ve ruhu yara bere içinde kalmıştı. Bir yerlerden tepetaklak düşmüştü yaramazlık edip, sözümü dinlemeyip. Ama naapsındı... İlk kez hayal arkadaşları dışında harika bir arkadaş edinmiş olmanın verdiği heyecanla dağ tepe demeden dolanıyordu o ufacık boyuna aklına bakmadan... Sonra onun yaralarını sarmaya çalıştığımda farkettim ki yara almamış tek bir yeri yok. Ben de hemen mumyaladım kendisini. Beyaz değildi ama üstündeki bez. Pembeydi. O pembe kumaş onu hareket etmekten alıkoysa da bir gün bir şekilde yaralarını geçirecekti ne de olsa. Sonra şimdilerde uzun süredir dinlenmiş ve büyümüş olmanın verdiği cesaretle, hiç ummadık bir zamanda kollarını oynatıp kapıyı tıklatan ilk çocuğu yanına aldı. Oynadılar ama çok yoruldu. Elinde o çocuğun mavi oyuncağıyla köşesine çekildi. Nefes nefese oturuyor olduğunu biliyorum; gözlerimin önünde çünkü her an. Diğer çocuk ise sıkılmış bir ifade ile kapının önünde her an gitmek için o kızın gözlerinin içine bakıyor hatta. En iyisi çıkıp gitmesi belki de ama kapı açılmıyor. Kızın ikna olması lazım sanırım.

Bir gün ikna edebilmeyi başarabilirsem mutlaka yazacağım son durumu. Bilirim pek "Meraklı Melahat"larsınız hepiniz!

Vehasıl, ufak çocuk konuşmalarını bir tarafa atarsak, yeni müzikler dinleyesim, aklımı onlara verip, dağıtasım var çok feci... Yeni filmler izleyip, yeni anlamlar yükleyesim, hatta anlamsız bırakasım var... Zira anlam konsunda fazla yüklenme yaşıyorum son günlerde. Nereye ne anlam atayacağımı şaşırmış haldeyim. İmdat!

Artık yazıyı bitirmek istiyorum izninizle, daha fazla saçmalamadan.
Son olarak demek istediğim şey, odamdaki rengarenk lambaları tekrardan açmamı gerektirecek bir sebep arıyorum hayatımda. Bulanlar haber versin, bana yönlendirsin.

İyi geceler.

Cumartesi, Temmuz 07, 2007

Efterklang

Efterklang. Evet.

Aklımdaki yeniden keşfetmek adlı kutuya çoktandır dahil olan, ve hatta yeniden keşfedilmek için, tüketildikten bir süre sonra kendi kendini imha eden bir grup. Durum böyle olunca dinlenmeye başlandığında daha da büyük bir zevkle keşfediliyorlar; aralarına alıyorlar insanı. Aralarına diyorum çünkü kocaman kocaman boşlukların içine dahil ediliyor gibi hissediyorsunuz.

Bir albümleri var. İlk albumleri sanırım onların; Springer adında. Oradaki Antitech diye isimlendirilmiş, benim aklımda ise binbir şekilde ve binbir renkte varolan şarkının, kişisel tarihimde bir yerde önemli bir rol oynayacağını düşünmekten kendini alamadığım bir yanı var. İlk defa algıladığım bir şeyin arkasında fon müziği olacakmışçasına dinliyorum her seferinde onu. Anlamlandıramadığım için "çok" güzel olarak etiketlendirdiğim bir şarkı bu.

Üstteki paragrafın özeti:
Anlamlandıramadığım şeyleri seviyorum evet.

Benim tarafımdan sevilmek niyetinde olan her şeye tavsiye ediyorum bunu o yüzden. Anlamlanmasınlar, anlamlarını ifade etmek derdinde olmasınlar. Öylece dursunlar karşımda. Ben yükleyeyim her şeyi onlara aklımdaki ve içimdeki kırıntılarla. Kırılmış bir aynanın önünde duran bir objenin yansıması gibi kolaj haline getireyim ben onları kendimden bulduklarımla.

Üstteki paragrafın özeti:
İflah olmaz bir "abstract tutkunu" haline geliyorum gittikçe.

Beni tanıyanlara sormak isterim bir de (evet hatta sorayım) canımın sıkkın olduğunu nereden anlarsınız diye. Cevabı buralarda gizli işte. Ama kimsenin okumayacağını düşündüğüm bir introspektif yazının ortasındayken hemen vereyim cevabı:

Odamın düzenli oluşundan.

Zizek'i çocuğunun oyun odasındaki sadelikten ve oyuncakların oraya buraya saçılmışlığına karışmayışından ötürü de ayrıca sevmiştim hakkındaki belgeseli izlerken zaten. Annemin çılgın düzeni yüzünden sanırım hiç öyle bir odam olmamıştı. Ben de ilk fırsatta, şimdilerde odamın bir köşesinde duruyor olan, o zamanlar ise anneannemlerdeki kullanılmayan odada hep beni bekleyen düğme kutusuna saldırırdım. 4-5 yaşındayken o teneke "dagi" kutusunu açıp içindeki düğmeleri oraya buraya saçıp, onları türlü türlü başlıklar altında tematik klasifikasyonlara maruz bırakmak en sevdiğim şeydi. Hiç canım sıkılmazdı onlarla uğraşırken, hatırlıyorum da. Küçüklüğüme dair mutlulukla hatırladığım şeylerden biridir sanırım bu da. Sonra bütün düğmeleri bir anda eski dağınıklığına getirmek ve onları bir sonraki seansa kadar öyle bırakmayı istemek en büyük zevkimdi hatta. Ama hiçbir zaman öyle olmadı bu. Annem anneannemden almış olmalı bu düzen merakını. Halbuki ne vardı onlar orada, hiç kimsenin bir işine yaramayan, benden başka kimsenin içeri girmekten benim kadar istekli olmadığı o odada dağınık kalsalardı da ben her seferinde onları bıraktığım gibi bulsaydım...

Küçüklüğüm demişken, bir fetiş objem vardı o zamanlar benim...

Galata Kulesi

Babamın teyzesi "Nezahat teyze"nin o güzel eski evi, tam da kulenin duvarlarına bakıyordu. Evin salonu kule duvarına bakarken, tam karşı ucundaki oda balkonu evlerin çatılarına, şu anda ne olduğunu hatırlayamadığım koca bir reklam panosuna, onların ardında ise denize ve iskelelere bakıyordu. O ev benim kişisel "cennet"imdi sanırım. Ne zaman hatırlasam orayı gözlerim doluyor, tüylerim yerçekimine inat dikleniyor, yüzümde nostaljiyle karışık özlem dolu bir gülümseme oluşuyor. Her gün birilerine sessizce görev veriyordum ben sanki o zamanlar. Görevleri ise beni Galata Kulesi'ne çıkarmaktı. Hatırlıyorum da babam bir kez beni kucağında çıkarmıştı tepesine kulenin; asansörü bozuk olduğu için. O kulenin tepesine çıkmak benim için, dünyadan alınabilecek en büyük hazdı o zamanlar (belki de hala öyle) ve başka hiçbir zaman veya mekan hatırlamıyorum ki, pencereden baktığımda gördüğüm duvar beni bu kadar mutlu etsin. O küçücük aklımda, ufacık his dünyamdaki beni en mutlu eden şeylerden biriydi bu. Kulenin tepesinde ise kendimi bırakıveriyordum İstanbul'un kollarına. Sanki sahibiydim oranın da herkese deklare ediyordum o anlarda bunu. Kulenin tepesinde daire çizerek koşturmak, bir yere bakınca diğer yerleri göremiyorum diye üzülüp hemen diğer taraflara koşturmak gibi bir eğilimim de vardı.

Sonradan, biri beni farkında bile olmadan onlarca sene çıkmadığım o Kule'ye götürmüştü daha kendisiyle olan ilk İstanbul gezimizde. Ben bu durumun verdiği şaşkınlığın sahnesinde, kendimi yine o çocuk gibi hissetmiştim. Yine koşmak istedim daireler çizip ama büyümüştüm ve utandım. Adımlarımı hızlandırdığımı hatırlıyorum olanca gücümle. Yürüyormuş gibi yapıyordum, ayak bileklerimde bir anda varolduğunu farkettiğim "Hermes" kanatlarıyla... Küçükken ne güzelmiş her şey diye düşünmüştüm...

Yine birileri beni tutup götürmeden o kuleye artık kendi başıma çıkmayı denemeliyim o kuleye ilk İstanbul gezimde. Artık büyüdüm... Kanıtı ise "Özledim" kelimesini kullanabiliyorum. Zamanında yazmıştım "insanın masumiyetini yitirdiği anla eş zamanlı olarak anlamını kavradığı kavramdır özlemek" gibisinden bir şeyler... "Bilmek", "algıladığını fark etmek", "tatmak"tır ya hani. Tüm bunları arada cismini bilmediğin bir şeylerle bağlantılı olarak hissetmek ise hayatıma yeni girişini yaptı. Bu da apayrı bir yazı konusudur herhalde.

Bu gecelik bu kadar diyip, bu introspektif yazıya son noktayı koymak istemiyorum ama sanırım öyle yapmalıyım kurgu gereği.

Yakın bir zamanda "New York" temalı bir moleskine'i sahibine kavuşturmak istiyorum diyorum son olarak da.