eluvium etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
eluvium etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Çarşamba, Mayıs 15, 2013

Eluvium - Don't Get Any Closer

Aynı hissiyatları takip ettiğimizden emin olduğum pek yetenekli Matthew Robert Cooper'ın projesi, 2007'den beri kalbimin en güzel yerlerini parsellemiş Eluvium'un gözlerde manasız dalışlara sebebiyet veren, hayatı yavaşlatan Don't Get Any Closer'ı hemen aşağıda. Nightmare Ending adlı yeni albümü henüz dinlemedim ama bunu dinledikten sonra hayal kırıklığına uğrama şansımız yok gibi.


Pazar, Ocak 16, 2011

Matthew Robert Cooper - Miniatures


O gün tek istediğim kahvemi içip uyanabilmekti. Uyanmaya değer bir sabah değildi sanırım ama bekleyen işlerin zorlamasıyla uyanmak durumundaydım işte. Neyse, arada uzun süredir yazmadığım için ve hatta uzun süredir kendimi yeni müziğe, seslere de farkında olarak/olmayarak kapattığımdan, böyle alıp da en yakın arkadaşlarımın bile olamadığı kadar kalbime yakın tuttuğum bazı sanatçıların çıkan albümlerini kaçırmış olduğumu fark ediyorum tabii. O sabah da, inanın hatırlamıyorum ama bir şeyler beni Matthew Robert Cooper dinlemeye itti. Bir yerlerden mi gördüm/duydum bilmiyorum -kesin öyledir tabii daha ne olacaktı ya- ama ofiste masama oturduğum ve bilgisayarımı açtığım anda yaptığım ilk şey bu ismi Grooveshark'ta aratmaktı.

Bu yeteneği vücudundan taşan insanın dı hiç de yabancı gelmediğinden bir defa da Google'latınca zaten kendisinin bitmeyen kredili sanatçılar listemde Eluvium olarak var olduğunu fark ettim. Güzel bir andı zira 2008'li Miniatures albümünü daha ilk şarkıdan kucaklamıştım. Uyanmıştım da çünkü en azından sabahımı güzelleştirebilecek ve uyanmamı sağlayan bir güzellik bulmuştum. Miniature 1 benim için o andan itibaren zaten An Accidental Memory in the Case of Death albümünün içine dahil olabilecek kadar Eluvium olarak yapılan işlerle bütünleştirebileceğim türden bir şarkıydı. Aslına bakılırsa Eluvium'un klasik müzik yakınsamasını Matthew Robert Cooper kendi adyla çıkardığı işlere pek bulaştırmak istememiş. Demek istediğim Eluvium albümlerindeki saf piyano burada kah distort edilerek, kah reverblerin ardına saklanarak servis ediliyor bazı bazı. Sanki Matthew sadelikten sıkılmış da yoğun ses bulutlarının griliğini bu albümde vermeye çalışmış gibi (burada şair ilk üç parçadaki sisli havaya değinmek istemiş)

Dönem dönem ben de belli türlere daha yakın hissediyorum tabii ve tam da bu aralar "Hayatımı sadece tek bir tür dinleyerek geçirebilirim sanırım. O tür de ambient olur olursa" deyip duruyorum. Dolayısıyla Miniatures bana bu türün müstesna bir örneğini sunmuşken iken albümü geç de olsa buraya eklememek, kendi kişisel günlüğüm olan bu blogda bir kaç kişiye de olsa bulaştırmamak ağır bir yük olurdu.

Sizin için ellerimle tek tek hazırladığım dört şarkılık Miniatures albümü dinletisi. Dinlerken hep beni anımsayın.

Cuma, Aralık 04, 2009

Eluvium - The Motion Makes Me Last


Uzunca bir süredir reader'ımdaki müzik sitelerini ziyaret etmeyi bırakmıştım. Bugün sabah sabah temizlik yapıp, elimde kahveyle bilgisayar başına oturduğumda bir hevesle hepsini dolanmaya başladım. İlk gördüğüm ise harika bir haber oldu.

Duyduğum anda büyülenmiş gibi dinlemeye başladığım Eluvium, yine sesleri dantel gibi işlemiş, bize de bu el işi ses nuru örtüleri televizyonun, bilgisayarın üzerine örtmek kalmış. 23 Şubat'ta çıkması planlanan Similes adlı albümden ilk şarkı yayınlanmış. Bu sefer Portland'lı Matthew Cooper'ımız sadece güzel kafasıyla değil sesiyle de kulaklarımızın pasını silecek gibi. Şarkıyı gördüğüm yerde, dinlerken gözlerinizi kapamanız ve mutluluğa ulaşmanız tavsiye ve garanti edilmiş. Ben denedim, oldu.

Eluvium - The Motion Makes Me Last

Cuma, Temmuz 03, 2009

"I'm too busy to be ..."


Oradan buradan haberler vs şeklinde başlamak istiyorum. Akabinde bakılan bir kahve falından sonra her şeyin 180 derece dönebilmesi ihtimalinin tam da ön görüldüğü gibi karşıma çıkması. Ne yapmam gerektiğini her karar veriş arefesinde olduğu gibi bilmiyorum.

Eluvium'u ne çok dinlerdim. Hala dinliyorum. Yalnız dinlemeyi daha çok tercih ediyorum. Etrafımda kimse olmasın. Aklımda kimse olmasın... Ancak öyle zamanlarda kafam kaldırıyor.

Yarın annem ve kızkardeşim buraya teşrif edecekler. Kardeşim bölüm birincisi olarak mezun olmuşmuş. Hiç de gitmek istemiyordu yarınki kep törenine ve fakat anne tribi sebepli fikir değiştirdi. Yarın G.'nin suratsızlığı ve annemin yüzündeki mutlu ama gücenmiş ifadeyle dolu bir akşam ve en az bir hafta sonu geçireceğim demektir bu da. Yarın ayrıca gerek sabahtan 3'e kadar dersim olmasıyla, gerekse 3:30'daki toplantıyla ve hatta ve hatta pasaport için bankaya para yatırmaya çalışmak zorunda oluşumla gönlümde apayrı bir yere de sahip şimdiden. Yarına karşı içimde çılgın bir sempati besliyorum. "Sempati beslemek" hem de "evde" demişti birisi. Taa 15 Eylül'lerden 2007'lerden reader'ımda kalmış. Anıyoruz kendisini burada eğer hatırlarsa.

Saçlarımı kestirdim. Kleopatra denilen türden, küt müt oldu. Sonra küt derken, pat küt oldu ve birileri bana kafa göz dalma girişiminde bulundu. Sonraysa yemeye karar verdi. Ne hoş.

Garip bir adamla tanışmıştım birkaç hafta önce. Bana kitaplar da verdi. Onları kafamı toparlayabilirsem okumayı düşünüyorum bu hafta sonu. Bir de yeni şeyler dinleyip buraları hep müzik yapasım var. Şimdilik sizi Fifths of Seven'a çokça benzettiğim pek bir şahane Clorinde'gilleri dinlemek için Bozuk Kaset'e alalım. Yazısı için de Reset'e.

Pazar, Haziran 07, 2009

Eluvium - The Well-Meaning Professor



Günler, saatler bazı şeylerin varlığında-yokluğunda çok yersiz ve zamansız geçiyor. Sanki benim dışımdaki her şey çok umarsız. Birkaç an kalıyor her günün sonunda o güne dair aklımda. Aklım zaten olduğu anda ve yerde işlevini yerine getirebilecek kadar yerinde değil. Üzerimde korkunç bir ağırlık oluyor bazen. O ağırlığı nerelere, kimlere, fırlatsam bilememekteyim. Artık vicdanlı olduğumdan mı, yoksa başka kimsenin anlamayacağını düşünecek kadar kibirli olduğumdan mı bilinmez kimseye o ağırlıktan ufacık bir parça bile vermeye istekli olmuyorum. Bu zamana kadar nasıl geçtiyse yine geçecektir düşüncelerimin ağırlığı diye tekrarlıyorum içimden. Ben yine her şeyi doğru yerlerine oturtacağımdır diyorum. Sonra da madem önceki ağırlıkları da doğru yerlere dağıtmıştın, niye hala ve tekrar onları sırtında hissedebiliyorsun diyorum. Sonra hiçbir "constant"ımın olmadığını fark ediyorum. Fark etmemle beraber burnumdan ağzımdan kanlar akıyor. Gözümü bir açıyorum, hepimiz başka bir yerdeyiz. Hatta soruyorum "Hangi zamandayız?".

Aklımın doğru yerlerde doğru zamanlarda gezinmesi/bulunması dileğiyle, bu aralar beni dinlendiren ve yarın akşama doğru aynı işi tekrar yapacak olan bu fotoğraftaki yer için yanlış zamanların fon müziği Eluvium'dan gelsin o zaman:

Cuma, Nisan 04, 2008

Talk is cheap!

Bugün yani daha doğrusu dün, ilk kez bir soruya öyle bir cevap verme yürekliliğini gösterdim. Kendimle gurur duydum.

Genel olarak vasat bir gündü. D. ile alışveriş maceramızdaki (ilk kez ayakkabı numarasına bakmadan ayakkbıları alıp ayağına geçirmeye çalışan birini gördüm sayesinde) eğlendiğimiz zamanlardan sonra eve gelip sakin sakin yerime kuruldum. Tüm gün yağan yağmuru hissetmiş olacak ki iPod'um harika şarkılar seçti. Balmorhea, Eluvium, Radiohead, Herbert derken camdan dışarı izlediğim bir yolculuk sonunda eve ulaşmış olmak harika hissettirdi. Bir şeyler yerinden oynadı sonra daha da iyi oldum. Arada güzel ve üstümdeki günlük sorumlulukları yük olmaktan çıkaran bir haber daha aldım tabii. Bunları da unutmamak lazım. İnsanların neden kendileriyle barışık olmadığını daha rahat kavrayabildiğim bir gün sonu yaşadıktan sonra, şu anda bulunduğum noktada uzun süredir bulunmamış olmam ne garip demeye başladım şimdi de. Bu kadar dengeli bir yer bulamamış olmam ne büyük kayıp olmuş. Ama iyi de oldu tabii. En azından bir şeyler öğrendim. Öğrenmenin yaşı yok.

Kısa bir film fikri aklıma geldi bugün sabahki gülüşmelerimiz esnasında. İsminde saklı konusu da zaten aslında: "Demode". Konusu da biraz ayrıntılandırırsak -ki öyle ayrıntısı falan yok aslına bakılırsa, ben abartıyorum, alışveriş dünyasında kendini kaybeden bir genç kızın demode zevklerinin farkına varması gibi bir şey. Maksat eğlenmek zaten, ki Ayça geldiğinde çekmek üzere sözleştik bile. Hatta Ayça ve E.'in farklı bir film projeleri daha varmış. Ona bile dahil olabilirim eğer hala isterlerse.

Sanırım bugün de bana ayrılmış vaktin sonuna geldik. Yarın yine aynı saatlerde buluşmak üzere diyor ve kendimi A. M.'ın sohbetine adıyorum. Si ya.

Çarşamba, Ocak 02, 2008

Perfect Neglect in a Field of Statues

Öncelikle başlığımız pek manidar ama anlayana. Eluvium'un bir şarkısı bu. Müziğimi paylaşmaktan ilk kez ve son kez bu kadar mutluluk duyduğum o insanın bu şarkının içine onu her dinleyişimde Bebek'teki bir sabah kahvaltısıyla umarsızca atlayıvermesi ne zaman sonlanacak acaba? İçimde bir yerlere değmese sorun yok ama olmuyor.

Bir arkadaşım bir ilişkisinden bahsetti dün gece bana. Sakin sessiz, huzurlu bir ilişki olduğundan ve hiçbir sorunun yaşanmadığından da bahsetti. Beraberken geçen hiçbir kötü anlarının olmadığını, her şeyin güzel güzel ilerlediğini ama artık belli nedenlerden ilişkinin bitmesi gerektiğini söyledi. Sonra da dedi ki, "Ayça'nın bu videosunu izlerken veya böyle güzel bir müziği dinlerken, güzel bir anı yaşarken aklıma gelen kişi o değil hep daha sorunlu bir ilişkimizin olduğu "x" ". Kabullendim ben de. Benim için de aynı şey geçerli.

O kadar doğru ki midem bulanıyor artık "ilişki" lafını duyunca bir yerlerde. Kimseyle beraber olmak istemiyorum bu yıl. Kimseyle öyle bir ilişkim olmasın. Kimse bana "Seni seviyorum." demesin çünkü zerre kadar inanmayacağım. Ne de olsa zamanı geldiğinde her sözün ardına bir bahane saklayacak hale geliyor herkes. Bunu biliyor olmak bile rahatlatıcı; ya bazıları gibi sürekli "bilmiyor" olsaydım.

Sinirliyim çok. Kendime ama. Hala bir şeyleri takip etmemdeki salaklığa sinirleniyorum. Hala sözcüklerin ardına canımı delice yakacağını bilsem de anlam yerleştirmeye çalışmama sinirleniyorum. Başkaları istediğini yaşasın. Bir şeylerin hacimleri, kütleleri ağırlaşıp hafifleşedursun. Bunları takip ediyor olduğum için "Allah da benim belamı versin" dedim Korhan'a. Evet ya; versin.

Ama sanırım bir amacım var bunları yaparken. Ne kadar yol aldığımı görmek için dönüp dönüp geriye canımı acıtmaya çalışıyorum. Canım hala eskisi gibi mi acıyor yoksa daha mı az onu deniyorum.

Durum o kadar da kötü çıkmadı. Suyun içinde şişen pirinç misali, içine yerleştirdiğim sulu anlamlarla daha da büyüyen bir metni okurken, içimdeki acının eskiye göre daha da hafiflediğini kanıtladım kendi kendime. Dağılmam gereken anlamlarla, sadece uflayıp puflayarak başedebildim. Ağlamadım. Bir an için, "ben bu kadar anlam yüklüyorum, öyle değiller aslında senin düşündüğün kadar acı verici değil durum" diye düşündüm. Ama bu düşüncenin beni hiçbir yere götürmeyeceği belliydi. Ne olacaktı ki benim düşünüp de üzüldüğüm kadar olmasa hiçbir şey. Tamamen benim kendime acı vermek için kurduğum bir öykü olmasa noolurdu?

Allah benim belamı vermesin o halde. Ama illa ki bir şey vermek istiyorsa, sabır, akıl gibi aklı başında öğeleri katabilir hayatıma zira kendileri bir süredir bir şeyleri dindirmek için güçlerini sömürdüğüm kaynaklar. Her an tükenecekler diye endişelenmekten yoruldum.

Her şeyi bırakıp 8 Ocak'ı bekliyorum. Bir öngörü ustasının dediği sözler dışında bir beklentim olmasın istiyorum.

Ha bir de aklıma gelmişken, Schopenhauer'ın bu dönemde yaşasaydı, "emo" olacağını biliyor muydunuz?

Şaka şaka. Gülün hadi.

Cumartesi, Aralık 08, 2007

They'll Only Miss You When You Leave

Sürekli yazmak istiyorum; kendimi durduramıyorum. Dün How I Met Your Mother izlemeye çalışırken sabah, bir bölümde iki eski sevgilinin zamanında yaptığı aptal ve kimse tarafından sevilmeyen esprilerinin arkadaşlıklarında nasıl devam edemediğini izledim. Sonra ama bir anda söyleyiveriyorlardı eskiden olduğu gibi aynı anda aynı şeyi... İlk cümlemden sonra "Adeta bir devrim" yazmak istedim ama yazamadım. Az önce yazdım işte evet ama zamanı değildi. İçim buruk, bir yarım alıp başımı gitmiş gibi hissediyorum. İçimde birbirleriyle kavga edip duran, ayrılan başka bir çift daha var sanki. Adam aldı başını gitti işte...

Dün gece girdiğimiz ilk yerde Love Song çalmaya başladı bir girer girmez. Buna ne diyeceksin sevgili Imagine Room? Daha ne kadar bu algıda seçicilik zırvasına tahammül edebilirim bilmiyorum ama bulunduğum her mekanda çalınmaması için fetvalar veresim var bu şarkıyla ilgili... Daha da uzun bri liste var ama şimdi burada, şu anda bunu yapmak istemiyorum.

Carissa's Wierd diye bir grup var. Var evet. O yüzden Haavi'ye sonsuz teşekkürler tekrardan.

O grubun bir şarkısı var, "September Come Take This Heart Away" diye... Daha ne diyeyim bilmem ki. Onunla Eluvium'un "Perfect Neglect in a Field of Statues"unu karıştırınca çok vurucu bir kokteyl hazırlanabiliyormuş. Şimdi farkettim. Halbuki ikinci şarkının ne güzel anıları vardı bende... Bolu'daki bir molanın ardından Red Sea'den hemen sonra dinlenen şarkıydı hep. Veya Bebek'te bir sabah kahvaltısında paylaşılan bir kulaklığın her iki tarafında çalan bir şarkıydı... Hem de senin tarafından açılmıştı hatırlar mısın bilmiyorum; ben çok iyi hatırlıyorum.

Bunu söyleyebileceğim aklımın ucundan bile geçmezdi ama keşke diyorum Eternal Sunshine of the Spotless Mind'daki hayal gerçek olsaydı. Hiç düşünmezdim bu sefer. Artık kötü şekilde amacından saparak kullanılmış bir hafızanın üzerine yeni anılar ekleyemiyorum, kaydedemiyorum. Bellek read olamıyor herhalde.

Keşke mouse'umu çaktırmadan saklayan biri olsaydı burada. Elimi attığımda mouse'u bulamadığımda şaşırıp, yüzüne bakıp gülümseseydim ama artık telefondan gelen mesajlar bile gülümsetmiyor. Diyorum ya, lazım öyle bir şey; evet.