paul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
paul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Perşembe, Kasım 20, 2008

"These are a few of my favorite things..."



Bugün Paul Bey'in veteriner günü. Birbirimizle böyle bakışıyoruz kendisiyle arada. Ben onun hastasıyım, o da benim hastam sanırım. Arada bir anda girdiği deliklerden çıkıp koşarak yanıma geliyor ve burnumu yalamak için üzerime atlıyor. Bu onun sevgisini belli etme yolu. Bir de mırlayarak mutluluğunu paylaşması o sırada ne kadar sinir sıkıntısı varsa insanın yok ediyor, sevimlilikte sınır tanımıyor.

Bunun dışında Little Joy adlı güzel de bir grup dinliyorum bu birkaç gündür G. Bey sağolsun. Naif bir havaları var. Bilindik Indie Pop havalarında, isimleri gibi ufak zevkli zaman kırıntıları sunuyorlar. Bazen Audrey Hepburn filmlerinin arkasında güzel durabilecek şarkılar duyuyorsunuz hatta; müzikte sevimlilik üzerine iyi bir örnek teşkil etmekte albüm bu bağlamda. Öğrendiğime göre Strokes'un davulcusu boş vaktinde benim gibi blog yazmak yerine grup kurmuş da çıkmış bu grup ortaya. Herkes boş işler peşinde değil benim gibi tabii. Aynı adlı albümlerinden Play The Part'a tıktık ediniz ve aşağıdaki videoyu izleyiniz.

Cuma, Ağustos 15, 2008

We can't have it and I don't give a shit! Yay!

Son birkaç günde neler oldu diye sorulursa, buraya yolladığım yazılardaki müzikler dışında, L. buradaydı. Bende kaldı ve çok eğlendik. O kadar eğlendik ki artık koca bir dosya dolusu kimsenin görmesini istemediğimiz vukuatımız var. Neyse ki saklamayı iyi biliyoruz. Bununla beraber, L.'in gözlerinin bu kadar parladığı bir an görmemiştim kendisinin "Ne içelim" sorusunu sorarkenki halindeki gibi. Beraber Kieslowski'nin geçen seneden beri odamda sürünen "A Short Film About Love"ını izledik. Her şeyin bir anda nasıl tersine çevrildiğinin tanığı olduk. Tutku denen şeyin aşkın mayası gibi bir şey olduğunu anladık (en azından ben anladım ki inanmayın anladım dediğime, anlam veremiyorum aşk meşk işlerine hala) tutkusuz hiçbir işe girişemememin ne kadar ömre ömür katıcı ve ömürden ömür götürücü bir şey olduğunu hatırladım. O günün sabahında ise kalkıp güzel bir kahvaltı ve sonrasında orada burada konuşarak gezinme turlarımızı da sonlandırdıktan sonra ben veterinerde olan Paul'u ziyarete gittim. Ayağı kırıldıktan sonra ilk kez elime alınca mırlamaya başladı. O sırada dünyanın en mutlu insanı oldum ki zaten bir gün önce de sargıları açılmıştı.

Paul'un iyileştiği o gün yani bu üç gün öncesine denk geliyor, buralara kısacık bir yazı iliştirdim diye hatırlıyorum ki o yazının dedikleri hala geçerli. Hayatımda ilk kez bu kadar sağlıklı olduğumu hissederken bir yanım da aslında belli şeylere sağlıklı tepkiler vermiyor ama sakin kalıyor. Bu iyi bir şey. Son iki haftada öğrendim ki kırılan kemiklerin kaynaması kadar mucizevi bir şey yokmuş.

Sonra dün tüm günü ve geceyi de Ayça'yla geçirdik. Zevkle gecenin bir yarısı ayaklarımızda sandaletler üstümüzde ev içi kıyafetlerle sanki yazlık marketine giden insanlar gibi içki almaya çıktık. Cardinal Melon'la başladık geceye zaten. Ben Ayça'yı Broken Heart'ımla komaya sokmayı amaçlarken, bir yandan müziği dinleyip, bir yandan buzları bardaklara koymaya çalışıp bir yandan da sanki 7-8 ay önce dinlerken komaya giren insan ben değilmişim gibi sözleri mırıldandım. Sonra bu duruma ayıktığımda çok şaşırdım. Gurur bile duydum kendimle. Sonra oradan buradan derken benim tam anlamıyla "sap" gibi olduğu söylenen yazılarımdan, onun yazılarımın "sap" gibi olduğunu söyleyen tanıdığından bahsettik. Üstüne kahkahalarla güldük. We Can Have It adlı aşağılık (!) şarkının sonunu bile eğlenceli kılan yorumlar yaptı Ayça. Kendisinin sırf bu yüzden hastasıyım. Ve son olaak evet "O benim kardeşim bir kere." olmuşuz biz dedik ve mutlu olduk. Akşam Ma Bey'le de biraz konuşmayı ihmal etmedik neredeyse her gece olduğu gibi.

Bugünse D. ise dışarı çıkıp, o İtalya'ya gitmeden önce alınacak olanları alma günüydü. Taa hafta başından sözleşmiştik. Çıktık ama alışverişe başlayan ben oldum ve evden çıkmadan önce Ma'nın yolladığı videonun dediklerinin aksine aışveriş yaptım. Ama kötü ve sağlıksız bir alışveriş değildi. Gayet şık ve eğlenceli kıyafetler, bir çift ayakkabı ve çok sevimli bir çanta ile günü tamamladım. D.'ya da benim aldıklarımdan aldık ve farklı şeyler de aldık ki bu ilginç bir gelişmeydi zira onun mor sevgisi dışında bütün zevklerimiz birebir tuttuğundan genelde kasaya çifter çifter gidiyorduk bugüne kadar.

Her neyse, oradan dönüşte Paul'u artık evine taşıdım. Şimdi uslu uslu oturuyor. Delice mırıldıyor. Yarına dikişlerinin alınmasını bekliyoruz. Kafasındaki huniyi yalıyor kendini yalıyormuşçasına. Paul ile eşzamanlı iyileşmek, bu eşzamanlılığın başka bir zaman çakışmasına denk düşmüş olmasının verdiği şaşkınlıkla birlikte beni epeyce mutlu etti. Artık "sap" yazılar yazmayacağım. Kendini "sap" gibi hissetmeyenler okumasın zaten yazdıklarımı. Keşke önceden hatırlatsaydım gerekli insanlara zira bazılar düşünemeyebiliyormuş (içses: ahahhaha).

Bu kadar.

Ha unutmadan M. sağolsun; Villeneuve dinleyin!

Perşembe, Ağustos 07, 2008

"take a walk take a rest taste the rest..."




Paul'u bugün veterinerden aldım. Kediciğimin arka iki ayağına yapılan operasyon başarılı geçmiş ve görüldüğü üzere üstüne bir de sarılmıştı sıkı sıkı ayakları. Eve getirdiğimde sürüne sürüne gitmesi gereken yerlere gitti. Bağırdı. Canı sıkkın zaten bu çok belli yüzünden. Sadece yüzünün fotoğraflarını çeksem ve birine durumu anlatmadan göstersem bu kedinin sıkıntısı nedir diye sorabilir. Ama olsun daha iyi olacağını ve önümüzdeki hafta her şey yolunda giderse sargılarının çıkacağını bilmek harika.

Bugün tatilim başladı bir de. Yalnız tatilde yerimden kımıldamayacağım çünkü Paul'e özel ilgi, alaka ve sevgi kürü uygulamayı planlıyorum. Bu arada hazırlamam gereken dersleri ve okumam gereken kitapları aradan çıkarıp hayatıma dingin şekilde devam etmeyi düşünüyorum.

Hayatın çok acaip yerlerde bana dokunduğunu ara ara farkediyorum. Özellikle güzel bir müzik dinlerken ki şu ara Downliners Sekt adlı Barcelona çıkışlı bir grubu tüketmekteyim (albümlerine linkten ulaşabilirsiniz zira oradan bedava indiriebiliyorlar), karşıma çıkan şeylerin daha anlamlı olabildiğini düşünüyorum. Evet kabul ediyorum, o sırada kafamdaki tag bulutundan bir şeyler çıkarıyorum o hislerle ve karşıma çıkanlara hiç sormaan onları öyle algılıyorum. Ama olsun... Bu iyi hissettiriyor.

Bir de bugün son sınavlarını verirken öğrencilerime, son bir haftadır hayatıma bakış açımın epeyce bir değiştiğini farkedince gülümsedim kendi kendime. Daha sakinim ve sanki uzun süredir içimde biriktirdiğim saçma sapan enerji yoğunluğunu kötümserliğe değil de iyi bir şeylere harcadım. İçimdeki o mayın tarlasında düşünmeden dolandım durdum ve eskiden olsa aman yüzüme gözüme patlamasın diye itinayla yaklaşacağım içi su dolu karolara, düşünmeden bastım. Üstüm başım su oldu ama hızlı hareket edince, biraz da rüzgarın ve Ağustos güneşinin yardımıyla hızla kurudu. Karma temizleme operasyonlarım pek bir başarılı geçmiş olmalı ki, aklımda saçma sapan düşünceler olmadan geçirdim son birkaç günü. Bir de daha somut şeyler için üzülmenin daha mantıklı olduğunu anladım nihayet yeniden.

Tüm bunlar dışında, bugün Bant dergisine biraz göz gezdirdim. Fena bir dergi değil kendisi aslında ama birilerinden duyduklarımla epey soğumuştum. Bu ay tek şarkıyla parlayıp sonra sönen gruplarla ilgili bir dosya hazırlamışlar ve birkaç kişi diyaloglarla yorumlamışlar. Ona bir göz gezdirmenizi rica ediyorum. Bazı yorumlar epey eğlenceliydi ve bu gibi birkaç yazı yazmak istiyorum buraya ilerleyen günlerde. Ben bunu ne zaman desem yapmıyorum söylediklerimi biliyorum, ama olsun bu sefer nasılsa koca bir on günüm var ve boş vaktim bol bol olacak kafamı toparlamak için.

Aklımda onlarca şey vardı yazacak ama şimdilik bu kadar. Aslında hiçbiri zaten yazmayı düşündüğüm şeyler de değildi ama olsun. Bu da böyleymiş.

Çarşamba, Ağustos 06, 2008

Kırık Ayaklar ve Yorgunluklar

Bu arada az öncki post'taki tüm fotolar D.'nın sayesinde oldu; belirtmeden geçemeyeceğim.

Neyse, eve vardığımda kardeşlerimi görüp onlara tüm heyecnımla her şeyi anlatmak istiyordum. D. da benle geldi. O gee bende kalıp sonra sabah benl evden çıkıp evin dönecekti. Kızlarla mutlu mutlu otururken Paul'un nerede olduğunu sordum ki, aldığım cevap tüm mutluluğumu ve heyecanımı kaçırdı ve hatta delice üzdü. Paul beyefendi Pazartesi sabahı, yani o sabah 4. kattaki evimizden aşağıya düşmüştü. Bunu bir kez daha yaşamıştık ve ufak tefek bir iki sıyrıkla atlatmıştı ama bu sefer durum ciddiydi. Hemen sokağn başındaki veterine kliniğe götürmüştü kızlar Paul'u ve arka iki ayağında eklem yerlerine yakın yerlerden kırıklar vardı. Hemen gidip görmek istedim. Gittim ama göstermediler heyecanlanmasın diye. Uyuyormuş zira. Ertesi gün dersten çıkıp hemen yanına koştum. O zaman gördüm ve daha da kötü oldum. Beni görünce ayağa kalkmaya çalıştı ama yapamadı. Onu alıp oradan kend veterinerimize götüreyim dedim Götürdüm de. Sonra ameliyat olması gerektiğini ve kırıkların çok kritik yerlerde olduğunu söylediler. Ama bana öyle bir ameliyat masrafı çıkardılar ki kendi ayaklarımı yüzbin yerden kırsam ve her tarafına platin takılacak olsa o kadar para ödenmezdi eminim. Sinir olup Ankara Üniversitesi'nin Veterinerlik Fakültesi'ni araştırayım istedim. Araştırdım ve sözlükten birkaç insan da bana sağolsunlar yardımcı oldular. Hatta yine sözlükçü bir veteriner bulduk üniversiteden. Bugün gittik Paul ile kendisini görmeye ve kendi veterinerimin ameliyatı yapacağını söylediği profesör ile o rakamın üçte birine anlaştık ve yarına Paul sabah 09:30 itibariyle ameliyata girecek. Umarım iyileşecek zira önümüzdeki hafta boyunca tatilde olduğumdan kendisine yoğun bakım ve ilgiyi göstereceğim zaten. O yüzden rahat da içim. Ama bu veterinerlik işinde neler döndüğünü çok daha iyi anlıyorum. Özel klinikte 1,5 milyar civarında söylenen rakam nasıl oldu da o fiyata bir anda indi fakültede ona hala şaşırıyorum. Siz siz olun böyle bir durumda hemen can havliyle üzüntüden tamam demeyin. Araştırın. Aklınızda olsun.

Geldiğimden beri beni delirten, üzen şey de buydu ve bunun da hallolmuş olmasının verdiği rahatlıkla bugün eve geldiğimde yatakta uzanmış Diggnation izlerken uyuyakalmışım. Tüm haftasonu ve sonraki iki günün yorgunluğunu 15 dakikalık o kesitirmeyle atıverdim. Şimdi ise birkaç saattir bu postları yazıyorum ve bir yandan da birilerinin yönlendirmesiyle bir adet Sigur Ròs videosu izliyorum, dinliyorum. Konser videosuymuş ve güzelmiş de. Alakasız şekilde yine kendisine teşekkür etmek istedim ne olursa olsun.

Şimdilik benden bu kadar sanırım. Birkaç gün daha bir şey yazar mıyım bilmiyorum ama okunmayacağını düşünüyorum zaten yazsam da. O yüzden iyi geceler dileyip, konserime devam ediyorum.

Cumartesi, Temmuz 05, 2008

Fortified Emptiness

Bugün canım yanıyor biraz. Tüm günün hafif huysuzluğuyla eve geldiğimde sinir küpü olmuş haldeydim. Nedenini bilmiyorum. Biliyorum da bilmiyorum veya bilemiyorum...

Yeni bir şeyler dinlemeye çalıştım, ona buna sataştım, yine de geçmedi bu halim. Gelirken de akşam eve, yeni ay varmış onu gördüm. C. de dedi zaten yeni ay var diye. Yeni olan ay dışında hiçbir şeyin yeni olmaması çok canımı sıkmış olmalı ki, az önce çamaşırları sererken dinlediğim müziğin de etkisiyle bir anda ağlamaya başladım. Sonra Paul miyavladı, ben buradayım der gibi. Durdum bir anda. Ona bakıp gülümsemeye başladım. İyi ki var.

Pek iyi olmayacağım sanırım bu aralar. Hayatımı gitgide daha da darlaşan bir çemberin içine hapsetmiş oluğumu düşünüyorum. Her şeyi yalnız başıma planlıyorum. Her şeyi hep böyle olacakmışım gibi düşünüp, ayarlıyorum. Bazen hayatımı gereğinden fazla tek başına yaşanılacak bir hale getiriyorum sanırım. Her şeyi gereğinden fazla mı yapmak zorundayım diyorum hatta. Hayatıma aldığım ne varsa onları gereğiden fazla seviyorum, gereğinden fazla önemsiyorum, gereğinden fazla nefret ediyorum, gereğinden fazla hep işte... Gereği nedir ne kadardır onu kestiremiyorum. Bilen varsa söylesin lütfen.

Önümde I'm Not There yazan bir cd görüyorum sonra. Keşke orada olmasaydım dediğim zamanlar geliyor gözümün önüne. Bugün sabah aklıma gelen şeyleri düşünüyorum. Önceki ilişkilerinden kalan korkularıyla başedemeden başkalarını hayatına dahil eden insanların hastalıkları onlara da bulaşabilir noktasındaki düşüncesizliğini Aids olduğunu bile bile karısıyla yatan adamlarınkine; sonra da karşısındakinin korkularını bile bile yaraları sarabilmek ve daha da mutlu olabilmek için ellerindeki sevgiye güvenen ve tutunan insanların aptallığını da "Bize bir şey olmaz" diyerek hastalıklı kadınlarla yatıp kalkan adamlarınkine benzetiyorum. Her iki tarafa da ayrı ayrı sinirlenerek, geceyi kapatayım diyorum.

"Oradaydım maalesef ama beni daha da endişelendiren ve üzen şey burada olamamam."

Pazar, Mart 23, 2008

"not anymore"

Günler geçiyor... Her şey geçiyor...

Aylardır takılmamış perdem annem gelmeseydi Paul'e yataklık yapmaya devam edecekti. Hızla devam ediyorum her şeye. Ummadık kişilerle görüşüyorum. Ummadık sözler duyuyorum. Yıllar sonra aynı sözleri işittiğime şaşırıyorum. The Dø dinliyorum. Ona buna bağırıp çağırıyorum bazen de. İçimdeki suçluluk hissi azalıyor biraz da olsa bazen. O zamanları seviyorum.

Hayatımda eskisi gibi olan pek bir şey kalmadı sanırım. Kafa karışıklığım bile hayatımı etkilemeyecek düzeye indi artık. Eski o "herşeyerağmenkendiniveren" çocuktan eser kalmadı. Kocaman olmuşum artık herhalde. Hiçbir şey yeteri kadar heyecanlandırmazken, hiçbir şey yeteri kadar üzemiyor. Nasılsa artık iki uç için de son noktayı görmüş olmalıyım diyorum.

Çarşamba sabahı İstanbul'da olacağım. Bir gün boyunca kendi halimde takılacağım. Gece de dönmeyi planlıyorum. Güzel bir gün ve akşam istiyorum bu haftadan.

Sesini unutmuşum bugün salonda uyuklarken farkettim. Bir insanın sesini ve kokusunu unuttuğumda onun hayatımdan silinip tamamen yokolmasına çok az kalmış demektir diye düşünmüşümdür hep. Sonunda bu noktaya gelmişim, uyku ve uyanıklık arasında gidip gelirken farkettim. İyi hissetmekle beraber, uzunca bir süre sadece sesi ve hayaliyle hayatıma anlam katabilen bir şeyi kaybetmiş olmanın ağırlığı da var üzerimde. Artık ne sesi var kulaklarımda, ne de hayali var uyumadan önce. En fazla uyumadan önce yazılan bir yazının içinde birkaç kelime olarak varlığını hayatımda sürdüren bu şey yakında tamamen gidecek gibi bir his var içimde. Nasılsa ruhu duymuyor diyip buraya son noktayı koyayım.

"O yaşadığımız boynumda bilmece gibi bir düğüm" demiş ufak bir kadın bir yerlerde eski bir zaman. Tesadüfen buldum.

Annem iyi ki burada.
Yatıyorum.

Perşembe, Şubat 07, 2008

"You're either in the club, baby, or you're not"

In Rainbows'un ilk yarısındaki Bodysnatchers'ı tamamlayan şey albümün ikinci yarısındaki Bangers & Mash. Ha bir de Guinness! Bu şarkı çılgınca intikam kokmakta. Sözleri küçükken uyumadan önce kendime yarım saat umutla vampir ve uzaylıların gelmesini beklediğim zamanları anımsatıyor (sanırım o zamanlarda hayal ede ede kaptım onlardan bir şeyler). İçimdeki başkasını ısırmamak için bastırıp durduğum yanımı tetikliyor. Bu şarkı fondayken vampir dişlerimle ısırdıklarımı gerçekten de kötü hale getirebilirim. Dikkat ediniz.

Bugün evimde Guinness içiyorum. Mutluyum. Kedim çoraplarımı kemiriyor. Ev kemirilmiş ve bir yana fırlatılmış çoraplarla dolu. Özellikle de odam. Ne yapacağım bu kemirme konusunda bilmiyorum. Kendini fare sanan bir kedim olduğunu düşünmek bile mutlu ediyor beni bugün.

Bir şeyler oluyor yine. Umutluyum 27'den ilk defa.

"i'm taking you down
i'm taking you down
i'm standing in the hall
i'm puking at the wall

yeah because you bit me, bit me, bit me, ow
the poison
i got the poison
i got the poison now"

diyor Thom. Bense bu şarkıya delice eşlik ediyorum her seferinde; bazen bağıra çağıra bazen sessizce insanların ortasında.

Salı, Aralık 25, 2007

"hit the bottom and escape"

Ben normalde böyle biri değilim.

Böyle biri hiç değilim. Rahatım, sakinim, kimseye karışmam, bulaşmam. kimseye böylesine hayalkırıklıkları için kızmam çünkü kimseyi hayatımda hayallerimi kıracakları noktalara koymam. Onlarla ilişkilerimi hep doğru yerlere koyarım. En azından öyleydim birkaç ay öncesine kadar.

Sonra ne olduysa bir şeyler oldu. Böyle kapkaranlık bir oda haline geldi burası da içim gibi. Mesela ben bu kadar içmezdim. Hiçbir şeyi bu kadar da beni dağıtacak yerlere koymamam gerektiğini öğrenmiştim bir şekilde. Şimdi iyileşmem lazım acilen diyorum ama acilen yapılan hiçbir işi sevmiyorum. Attığım her adımdan korktuğum bu zamanlarda ise iyisinden bir arınma programına sokmam lazım kendimi. Hem bedenen hem de manen... Çok yordum kendimi. Ona buna üzül derken dinlediğim her müzik hüzün olmuş. Ufacık sevgi sözcüklerinden arkama bakmadan kaçar hale gelmişim. Burası "Imagine Room"du... Ona en çok üzülüyorum.

Kedim bile bu durumdan o kadar rahatsız ki, son bir aydır kendisine fırlatılmış tek bir oyuncak yok. Yattığım yerde onu yanıma alıp mıncıklamaktan, yatarken "Hadi Paul, yatıyoruz" diyip onu yumuşak karnından yukarı doğru çekmekten başka hiçbir şey yapmıyorum onunla. Halbuki en çok oyuna ihtiyaç duyduğu zamanlar onun... Kendim de dahil herkesi her şeyi boşlamışım.

Geçen yaz dinlediğim müzikler gibi eğlenceli ve umut verici başka şeyler dinlemekten korkuyorum. Diyorum ki yine içimden en derin neredeyse oralara bir ulaşayım. Yetmiyor daha da derine inmeliyim diyorum anlamsızca. Nereye kadar ama değil mi? Sorarlar böyle bir gün.

Weird Fishes/Arpeggi için bir şeyler yazmışım Ekim ayında. Nereye kadar diyince aklıma ilk gelen şey bu şarkı oldu. Hatta sözlüğe de yazmışım bir şeyler, sınırlarla ilgili. Buraya da geçireyim istedim:

"in rainbows'un ilk seferden kendine aşık eden şarkısı bu olsa gerek diye düşünüyorum. önceden kayıtlarını dinlemiş olmanın verdiği bir aşinalıkla demiyorum bunu. ilk dinlediğimde de en az şu anda bilmemkaçıncı kez dinlediğimdeki kadar zevk alarak dinlemiştim. öyle bir şarkı ki bu, başından "i get eaten by the worms and we're fishes" kısmına kadar enstrümanlar ve sözler hep bir arada dinleyeni denizin derinliklerine batıyor hissine sokuyor. tam o anda ise sanki hala devam ediyor olan bu dibe doğru inişin ortasında bir anlık pause tuşuna basılıyor, her şey yavaşlıyor... slow motion bir film karesi gibi, büyük bir kargaşanın arasındaki farkındalık anı gibi... sonra her şey kaldığı yerden devam ediyor. daha da derini varmış onu görüyoruz. birilerinin peşinden nereye kadar gidebilirsiniz gibi bir soruya şarkının bu anında gözünüzde canlanan yerle cevap veriyorsunuz. işte orası birisi için gidebildiğiniz en derin yer sanırım...

şarkıyı her dinlediğimde ise

"i'd be crazy not to follow
follow where you lead"

kısmında bu grubu ne çok sevdiğim aklıma geliyor. her seferinde de o sözleri kendilerine armağan ediyorum mırıldanıp..."

Ben bu entryi yazarken bu kadar derin olacağını düşünmezdim okyanusun derinliklerindeki dehlizlerin. Girdapların bu kadar derine indiğini de tahayyül edememişim. Meğerse baya derinmiş her şey. Birinin peşinden, onun gözlerini görmeden bile takılıp gidebiliyormuş insan.

"i'll hit the bottom
hit the bottom and escape
escape"

Şşşşş...

Salı, Aralık 18, 2007

"It's been seven hours and fifteen days..."

Harcanmış şeylerin hepsinin başında mutluluk olması, öforiye tutulmuş insanların onları nasıl da çılgınca bir hızla ve iştahla tükettiklerine bakın sadece.

O kadar mutluydum işte harcanmış hissiyatı veren şeyleri harcarken ben de. Harcayacak bir şey olmadığında ise hayatımın kedim Paul'un hayatından farksız olduğunu ve ufak saçma sapan yün yumaklarının peşinden koşmuş olduğumu görüyorum bazen. Sırf vakit geçsin diye yapılmış şeylerden zevk alamıyorum. Ama Guinness şahane bir şey. Geçende bir arkadaşıma Guinness'in Harry Potter serisindeki kaymak birasına hem tad hem görüntü olarak nasıl da uygun olduğundan bahsettim. O da şaşkınlıkla nasıl bu zamana kadar bunu düşünmemiş olduğunu farketti. Kaymak birası ise harika bir çeviri sanırım. Fonetikle akıldaki imge uyumunun hazzı, signified (kaymak birası imgesi) ile sign ("kaymak birası" sözcüğü) arasındaki boşluğun yok olduğu anda signifier'ın (Guinness) fiziksel teması... Seviyorum böyle rastlantıların farkedildiği zamanları.

Geceyi Guinness ile geçirdim -Muzaffer, kulakların çınlasın istediğimden o güzel iphone'una bir mesaj yolladım. Arkadaşlarımlaydım. Güzeldi. Sonunda birkaç kez üst üste Nothing Compares 2 U dinledim. Benim suçum değil, iPod'umun... Sözleri üzerine epey konuşabilirdim taksiciyle. Ama gecenin bir yarısı susmayı tercih ettim. İyi yaptım sanırım.

Arkadaşıma üst üste aynı şarkıyı yollamaya çalışırken, "kafam iyi sanırım, aynı şarkıyı yolluyorsun sandım" dediğini görüp, kendimin daha sarhoş olduğunu farkettim: Ben aynı şarkıyı yolluyormuşum aslında.

Bugün güzel bir gündü. Sabahtan beri Ankara'nın muhtelif yerlerinde bir orada bir burada oturup bir şeyler yedim, içtim. Arkadaşlarımla sohbet ettim. Yeni insanlar, yeni konular...

Aklıma zamanında çok değer vermiş olduğum insanlar geliyor da... Sonradan nasıl olup da bir anda görünen ama aslında çok çok uzun düşünceler sonrasında onlardan kopmuş olduğum. Hiçbirini nedensiz çıkarmadığımı bilmek içimi rahatlatıyor. Onlara bu nedenleri söylememiş olmak ise arada canımı sıkıyorsa da çok düşünmüyorum bunu. Bazı şeylerin söylenmesi gerekmiyor başkasına; söylenmediği zaman daha iyi anlaşılıyorlar zira.

Bu aralar istediğim tek şey ise şu en son geçen Temmuz'da birkaç gece boyunca açık duran renkli lambalarımı açmak için bir sebep... Bulduğumda ise renkli lambaları açmadan bir kenara fırlatıp yeni ritüeller bulacağım kendime o sebeple ilgili. Hayat bir döngü. Durup durup aynı şeyleri yapıyoruz; yüzler, sesler, renkler ve mekanların farklılığından farkedemiyoruz yaşarken. Yaşarken farketsek yaşamazdık zaten herhalde.

İyiyim; daha iyi olacağım... Yatağımın etrafındaki melekler yerine üstündeki Paul'le takılacağım. Ha bir de yatağımın üzerinde LCD Soundsystem dinleyerek zıplayacağım; Go Slowly ve Last Flowers ile sakinleşeceğim. Belki bir olasılık, La Ritournelle dinleyebilecek hale geleceğim (bu şarkıyı seninle özdeşleştirmemiş olmam, en büyük kişisel başarılarımdan biri sanırım; ilerde bu soru sorulursa, hemen cevabı yapıştıracağım). Belki bu sefer "doğru" biri olur da -ne demekse doğru, o zaman kendiliğinden yapışıp kalır bu şarkı ona. Hopefully ben de...

O zamana kadar kendimi sağlam tutmam lazım. Saklamam sakınmam lazım...