pink elephant etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
pink elephant etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazartesi, Eylül 15, 2008

"DVNO, four capital letters"

Geçen haftanın bir gelişmesi de, Reset Magazin adlı oluşumda yazmaya başlamamdı sanırım. Ama hhaftasonunun yoğunluğu içinde arada kaynayıp gitmiş. İlk yazımı Mogwai - The Hawk Is Howling üzerine yazdım. Bu hafta başka bir yazıyı daha yollamam lazım. Hazır zaten, sadece birkaç gün daha bekletip, içim rahat etsin istiyorum. İsteyen gidip bakabilir buradan.

Yine The Walkmen ve Justice ile kulaklarımı beslediğim bir akşam geçirdim. Yarına belki Ma gelecek. Pink Elephant'larımı da getirecek umudediyorum ki. Bu hafta yine yoğun ama o gelirse daha eğlenceli geçeceğe benziyor. Hatta aynen bu arkı ve klibi gibi keyifli zamanlar geçirmeyi umuyorum. Çok şey umuyorum. Hmm...

Pazartesi, Eylül 08, 2008

"And my heart’s in the strangest place..."

Geçen yazdığım posttan sonra hiçbir şey yazasım gelmedi.

Cuma gecesi bir anda beliren dışarı çıkma fikri, beni D.'ya yönlendirdi tabii. İtalya'dan geldiğinden beri görüşmemiştik ki bir hafta önce onun alerjik durumları yüzünden ertelemiştik Cuma gecesi eğlencemizi. Velhasıl yine malum yerler, malum insanlar... Ne zamandır Minna'sa gitmiyordum. Son iki haftadır tekrardan gider oldum. Canım şarkı söylemek istiyor tabii kış aylarına yaklaşırken. Gidip bir saat içinde üç şarkı söyleyip, dönüyoruz genelde asıl gitmek istediğimiz yere. Bu sefer gittiğimde tanımadığım herkes neredesin diye sordu yine. Önceki gidişimde de aynısı olmuştu. Hatta bir buçuk hafta önce anne-babam buraya geldiğinde babam bir arkadaşının beni Minna'sta gördüğünü söyledi. Epey ünlüyüm Minna's insanları arasında diye düşünmeye başlamam çok da abuk gelmiyor artık.

Oradan her zamanki bir başka mekanımıza geçtiğimizde ki söylemeye bile gereksinim duymuyorum adını, daha dakikasında en olmadık insanları çektik etrafımıza. Onlarla eğlenmeye başladık ki, taa liseden bir arkadaşıma rastladım. Birbirimize baktık, gülümsedk, konuşmaya başladık. Eğlendik ettik işte kısacası. Oradan absurd bir eve dönüş hikayesi yaşadık ki burada değinmeye bile gerek görmüyorum. Sonra bir saate yakın süre boyunca bana kız arkadaşından bahsedip de sonra benden çok hoşlandığını söyleyen bir adama yaptığı şeyin ne kadar anlamsız olduğundan bahsettim. Trkçe'yi iyi kullanan ve ağzı iyi laf yapan bir insanmış kendisi. Bir yandan benim dediklerime hak veriyordu bir yandan da aynı şeyleri söyleeye devam ediyordu. Kafasının karışık olduğunu ve beni araması için tek bir sebep olmadığını söyleyip, telefonumu kendisine vermeden eve dönünce anlamıştır diye düşünüyorum yaptığını.

Sonrasında ise ölü gibi göründüğüm bir Cumartesi ve on saatlik uykudan sonra -ki bu benim için çok çok çoooook uzun bir süre evet, Pazar günü koşturmasını da atlattıktan sonra, bugün saat 6'dan sonrasını kendime ayırdım. Sakin sakin odamda oturdum, güzel müzikler dinledim. Flica diye Malezya'lı bir grup vardı geçende bahsettiğim japon mixtape'inden gördüğüm. Onların albümünü dinledim ve hatta hala dinliyorum. Siz de dinleyin onları. Mùm seviyorsanız özellikle...

Bugünse merdivenlerden çıkarken Pink Elephant'ımı bana yollasa keşke diye içimden geçirdiğim Ma'nın buraya geleceğini öğrendim; mutlu oldum hatta. Ne zamandır görüşmekten bahsedip, bunu bir türlü yapamıyorduk. Bakalım.

Yine çok yoğun geçecek olan bu haftayı atlatmayı diliyorum. Kulağımda muhtemelen çok sevdiğim The Walkmen albümü You & Me olacak. Arada Mogwai dinleyeceğim kendimi çökmüş hissettiğimde. Ha bir de bugün, bu aralar farkında olmadan sürekli dinlemiş olduğum Leaves adlı İzlandik grubu hakikaten de seviyor olduğumu farkettim. The Angela Test diye bir albümleri var. Arayan bulur diye düşünüyorum. Bulamayan da bana ulaşsın yeter.

Ayrıca son olarak bu aralar kafamı işten kaldırdığımda, bir adet mixtape yapmayı planlıyorum zira sözkonusu mixtape beni epece heveslendirdi. Güzel bir hadise bu. Bu zamana kadar kimseye yapmamış olduğumu farkettiğim bir şey ayrıca. O yüzden ben birilerine özenerek böye bir şey yapmadan herkesin dinleyebileceği bir şey yapmalıyım ki mixtape denen güzel hadiseye de kötü ve saçma etiketler yapıştırmayayım zira her en sevdiğim şeyi yoketmeye, elimden kaçırmaya eğilimliyim. Hatta öyle ki nerede buharlaşacak şey var onu seviyorum, ona özeniyorum. O halde bekleyiniz ve hatta sözümü tutmazsam da dürtünüz oradan buradan.

İyi geceler!

Pazartesi, Temmuz 28, 2008

"I will take the sun in my mouth and leap into the ripe air with closed eyes"

Hiçbir şey yaşamadığım ama çok şahane yaşıyor gibi yaptığım zamanlarımdan birindeyim yine. Hayatım işten eve evden işe ve hatta alışveriş mekanlarından birkaç mekana gidip gelmekle geçiyor. Eve geliyorum bir şeyler okuyorum güya. Aklım almıyor. Aklım almıyor mu yoksa artık bir aklım hala var mı onu bile bilmiyorum bazen.

Geçen Cuma The Dark Knight'a gittik anlık bir istekle. D. çok istiyordu zaten. Ben de gaza geldim, yapacak daha iyi bir şey yokken gidelim dedim. Öyle çok super kahraman hikayeleri sevmem ben. Fantastik kitaplardan, filmlerden pek hoşlanmam. Bilim kurguyu ise severek okumam ama izlerim her nasılsa. Ama Batman'in yeri apayrıydı. Küçükken bir akşam vakti anne babamın beni götürdüğü Batman filmini anımsadım. Girişte nasıl da heyecanlıydım böyle bi süper kahraman izleyeceğim diye. Halbuki cidden de sevmezdim Superman denen adamı da. Madem bu kadar güçlüsün ve yüzbin tane süper marifetin var, ne diye koca buz kütlelerini yerinden koparıp Afrika'ya atmazsın da ufak tefek gerizekalı New York hikayeleriyle uğraşır durursun diye hayıflanırdım da bol bol. Sonradan birilerinde de aynen bu düşüncelerin olduğunu görmüştüm. Çok şaşırmıştım sanki o zamanlar düşündüğüm şeyler çok özel ve herkesin düşünemeyeceği şeylermiş gibi. Salakmışım.

Her neyse konumuza dönelim. Batman'i Michael Keaton'la, Joker'i de Jack Nicholson'la sevmiştim ben. Hatta heyecn yapıp tekrardan gitmiştim filme mutlu mutlu. SOnraki Batman'lere ise sevmediğim süper kahraman muamelesi yaptığımdan hayatım boyunca tek Batman filmi izlemiş ve süper kahraman kotasını doldurmuş olarak devam etmiştim geçen Cuma'ya kadar. Bu filmi sevmiş olmamın sebebiyse aslında filmin açık seçik Batman değil Joker filmi olmuş olmasıydı gözümde herhalde diye düşünüyorum Jack Nicholson'dan bile kat kat daha iyi, derinlikli bir Joker vardı karşımızda. Siyah-beyaz moronik melodrama karakterler de daha azalmıştı bir de. Gidiniz ve Heath Ledger denen rahmetlinin ne kadar harika bir iş çıkardığını, Christian Bale'ın ise (kendisi benim evrenimde Patrick Bateman olarak anılıyor) Batman kostümü içinde nasıl sinir bozucu bir ses tonuna ve korkunç görünen dudaklara sahip olduğunu görünüz diyorum ben.

Onun dışında, İstanbul'a biletimi aldım geçen gün artık klasikleşmiş, ders sonrası Starbucks'ta Kahve ve Gazete adlı en sevdiğim arkadaşlarımla geçirdiğim birkaç saatten sonra. Yoktu aklımda ama bir anda Varan yazısını görünce karşıda, girdim ve aldım bir çırpıda. Cumartesi akşamı orada olacağım plana göre. Geçen sene de Ağustos'ta gitmiştim İstanbul'a hatırlanırsa. Bugün de kardeşim G. ile Tunus'tan aşağıya doğru inerken, gözümün önüne geçen sene tam da bu aralarda bilet aldığım vakit tam o caddeden yine kardeşim G. ile aşağıya doğru inerken biriyle yaptığım telefon konuşması geldi. O zamanki heyecanlanmalarımı düşündükçe garipsiyorum. O zamanda yaşayan sanki ben değilmişim gibi geliyor ve evet nasılsa aklıma geldi ama hala ellerime bakıyorum sabah uyandığımda ilk iş olarak (tam şu anda da Björk "He offers a handshake, crooked five fingers, they form a pattern, yet to be matched" diyor). Neyse.

Tüm bunlar olurken, Pink Elephant'ımın sonuncusunu konserde içmek üzere saklama kararı aldım. Çok erdemli bir karar bu tabii. herkes bu kadar kolay ve rahatça alamıyor böyle ciddi kararları.

Björk kadar güzel kendimi fiade edebilseydim, hayatımda başka ihtiyaçlarımı umursamayabilirdim gibi geliyor kendisinin Vespertine'ini dinlerken. Sonra kendimden utanıyorum beni benden daha iyi anlatabilen biri olduğu için. Halbuki güya, en iyi yaptığım şey buydu bir zamanlar. Yine sustuğum zamanlardayım herhalde. O halde Björk yazsın benim yerime:

iwillwadeouttillmythighsaresteepedinburningflowers
iwilltakethesuninmymouthandleapintotheripeairalivewithclosedeyes

todashagainstdarkness
inthesleepingcurvesofmybody

ishallenterf i n g e r sofsmoothmasterywithchastenessofsea-girls
willicompletethemysteryofmyfleshwillicompletethemysteryofmyflesh
myflesh

la la la la la la la la la la la la la

Pazar, Temmuz 13, 2008

"First Snow"

Clint Mansell'in beni geçen sene Temmuz 25'te izlediğimden beri ara ara vuran The Fountain'a yaptığı soundtrack albümü dinliyorum. Yazacak pek bir şey yok. Müzikleri dinledikçe üşüşüyor sesler, görüntüler. Nasıl bazı şeyleri yoktan varedebildiğime şaşırıyorum bazen. Bu yeteneğimi daha doğru şeylere harcasaydım bir The Fountain da ben çekebilridim belki. Ama nerde...

Odamda oturup güzel düşler kurabildiğim zamanları çok özlüyorum ben bunu yapmak yerine. Özleme eyleminin hakkını nadiren verebildiğim bazı şeyler var hayatımda. O şeyleri hayatımdan çıkarmak ve sonsuza kadar da özleme eylemine dair herhangi bir referans noktası bulmamayı diliyorum. Çünkü özlem duyduğum her an özümden bir şeyler kaybettiğimi düşünüyorum. Artık kendimden bir şeyler kaybetmeye tahammülüm yok.

Pembe sigaralarım, "Pink Elephant"larım bitmek üzere. Son iki üç taneyi de nerede ne zaman içeceğim merak ediyorum. Bulmak lazım onlardan.

Önümüzdeki sene, İzlanda'ya gitmek için epeyce kararlıyım. Tek başıma gitmek ve keşfetmek istediğim bu adayı gördükten sonra buralara nasıl dönerim bilmiyorum. Hayat beni öyle saçma sapan bir hale getirdi ki, artık gittğim yolların dönüşlerinden korktuğum için, olduğum yere çivilenmiş gibi hissediyorum desem yalan olmaz sanırım. Ayrıca hangi ara bu kadar kötümser oldum ben, nasıl bu kadar korkaklaştım hayatımla ilgili kararlar alma konusunda, merak etmeden duramıyorum. Kendime iliştirdiğim tüm bu saçma sapan özelliklerden sıyrılabilmeyi ve gitmek istediğim yerlere gitmeyi, hayıflanmadan tek başıma yaşamayı, eski iyimser halime geri dönebilmeyi, bana azıcık yaklaşabilen insanları kılıç kalkan ekibiyle karşılamamayı, daha cesaretli olmayı; ama en çok da dinlediğim müzikleri, söylenmiş, söylenen ve söylenecek sözleri, gidilmiş, gidilen ve gidilecek olan yerleri temize çekmeyi istiyorum.

Tabii tüm bunlar Clint Mansell'in Xibalba'sı eşliğinde olmuyor; hiç olmadı ve hiç olmayacaktır eminim. Ve bu yazıya başlama sebebimi soracak olursanız -ki en başta yazacak hiçbir şeyin olmadığını söylemiştim hatırlanırsa, o sırada ekrandan bir an gözümü kaçırdığımda gözüme çarpan Neutrogena'nın Deep Clean'inin bende yarattığı çağrışımlardı. Derinden temizleyen bir tek Neutrogena olmasaymış keşke dedim ve yazdım tüm bunları. Kendimi o kadar kirli hissediyorum ki, sanırım beni ne Deep Clean, ne yazmak, ne de Ganj Nehri temizleyebilir.

Belki Hugh Jackman'ın yaptığı gibi The Fountain'da, sadece hayatımın böyle geçeceğini kabullenmem lazım. Arada bir karla kaplanmış bir yeri de ziyaret etmek lazım ki ziyaret vakti yaklaşıyor; ölen bir şeyi canlandırmak onu insan yiyen bir zombiden başka bir şey yapmıyor. Pet Cemetary'den öğrenmiş olmalıydım. Akılsız ben...