Svo Hljótt etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Svo Hljótt etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazar, Haziran 21, 2009

A hymn to los.

Bugün kafamı bulanık seslerin içine sokma isteğiyle boğuşmaktayım. Öte yandan pratik ve seri hareket eden insanlara ve olaylara karşı aşkımın kabardığı zamanların içinde salına salına yürüyorum. Dün yürüyüş yaparken alışveriş de yaptım. Japon bir tasarımcının şahane bir bluzunu buldum, ufak çaplı bir servet harcayıp tek bir bluza, oradan kızkardeşimin mezuniyeti sebepli bir hediyeye ayrı bir servet harcama girişiminde bulundum.

Sonra geride kalanlar listesinden bir şey seçtim. Svo Hljótt'tu bu geceki talihlimiz. Geçen gün de o listedeki o yemekten yemiştim. Ben yapmadım ama bu sefer. İçim acıdı yine. Kendime. Parçalara bölünmüş olmamın şerefine birazdan uyuyacağım. Kafamı en azından rüyamda ağdalı müziklerle dağıtacağım. Düşüncelerim oradan oraya sündükçe, anlamlarını yitirecekler ve sonunda belki de beni terk edecekler. Sonunda rüyada bile derin bir oh çekebilsem ne ala.

Bir de arada bir cümle geliyor aklıma. Sonra bunu yazayım diyorum bloga. Belki bir şey söyleyen olur diye... Ama eve gelene kadar unutuyorum hep. Şimdi bir tanesini hatırladım.

"Neden sorusuna cevap veremeyen insanlardan hazzetmiyorum". Aferin bana; iyi yapıyorum. Sanki ben verebiliyorum her seferinde cevabını. w.a.m.h.s.v.m. (Yine gördüğün gibi kısaltmalara başladım; bu hiç de iyiye işaret değil) Asıl bunun için bir alkış lütfen.


Salı, Haziran 02, 2009

"You're tender and you're tired"

Hiç çaktırmıyorum ama yorgunum bu aralar içten içe. Başlığı ondan öyle attım bir de Manics seviyorum. Bu aralar rüyalarıma fon müziği oldu bu şarkı. Eskilerin eskisi birini gördüm mesela bugünkünde. Bir tek o anladı yorgun olduğumu gariptir ki. Bu beni anlayan insan rolünü rüyamda o kişiye vermem ne garip. Yüzünü bile görmedim halbuki bu zamana kadar.

Kafamın içinde yine ne tilkiler dönüyor bilmiyorum. Onları görebilecek kadar vaktim yok, dolayısıyla buraya da çok vakit ayıramıyorum. Tek yaptığım şey buralara anlamlı görebildiğim videoları yerleştirmek o kadar. Halbuki ben istemez miydim eskisi gibi yazayım, kendimi delik deşik edeyim. Zaten buraya kendime iyilik yapmak için mi yazıyorum kötülük yapmak için mi hala bilememekteyim.

Geçen gün de Swingle Singers konserine gittim. Aslında gitmeyecektim zaten görmüştüm, izlenecek bir şey yok gibi düşündüm falan ama kızkardeşim aldığı bileti finallerine çalışması gerektiğinden bana vermeyi teklif ettiğinde hayır diyemedim. Zaten sabah başımı yastıktan kaldıramadığım o gün boyunca evde oturmuştum. Velhasıl CSO'nun sezon kapanış konseriydi. Pek bir keyifli geçti. Hatta konserin bir yerinde, bizim swinglelar bir şarkıya başlar oldular. Saniyesinde Björk'ün Submarine'ine benzettim şarkıyı. "Yok artık" dedim kendi kendime. Aklıma türlü sahneler geldi, garip hissettim derken, şarkının Unravel olduğunu fark ettim. O sırada yaşadığım heyecanı ve mutluluğu anlatabilecek kelime bulamadığımdan ve yanımda da benim o anımı paylaşacak kimse olmadığından, dün akşam eve dönerken "Yalnızlık çok kötü bir şeymiş, kocam 9 sene önce öldüğünde fark ettim" diyen o yaşlı teyze gibi gözlerimden yaşlar akmaya başladı. Bir süre durduramadım. O kadar da güzel olmuştu ki, şarkı bitene kadar eşlik etmek isteyip o anı bozmamak için direndim ve o deneyimin içinde olmayı tercih ettim. İyi ki de öyle yaptım. Sonunda salonda kocaman alkışı koparan ilk kişi bendim. Elimde olsa ayağa da kalkardım ama kimse öyle yapmayınca, avuç içlerimdeki kamaşma ve uyuşma ile oturdum oturduğum yerde. Eve gelene kadar hala ellerimi tam olarak hissedemedim. O şarkıyı dinlerken eskiden hissettiklerimi hala hissedemiyor olmam gibi. Ah bu benim tez canlılığım, heyecanlılığım yok mu... Yok olasıcagiller.

Bu sanırım geçen haftanın beni en mutlu eden anıydı. Bu hafta ise mutlu olabilecek bir şeyler bulmaya çalışıp bulamamaktan korkuyorum. O yüzden düşünmemeye çalışıyorum hiçbir şeyi. Bir süre hesapları dondurdum yani. Belli şarkılarla o hesaplar kendilerini buzluktan çıkmış et gibi çözmeye çalışsalar da başaramayacaklar. Başaramayasıcagiller.

Arada buz gibi oluyorum. Tek kelim etmeden domuz gibi susmaktan başka elimde bir şey gelmiyor. Suratsız insanlara tahammülüm kalmadı. Suratsız olmak istemediğimden anlamsız bir gülümseme ve rahatlık ifadesini de takındım. Takıp takıp çıkarıyorum. Bir yerlere gitmekten yine korkmamak için, belli anlarda yine bir şeyleri düşünmüyorum. Meslea bir 1 Haziran gününün başlangıcını geçen sene burada anmıştım. Bu sene anıp anmayacağımı düşünmedim bile. Sadece dün gece saatler 2 Hazian sınırını geçmişken gökyüzündeki kocaman yarım daireyi görüp, hatırladım geride bıraktığım gecenin ne olduğunu ve neler ifade ettiğini. İfade etmeyesicegiller.

Bazen eve vardığımda içimde patlayan renklerin oraya buraya saçılarak, beni odama kadar takip ettiğini ve odamdayken içimdeki o rengarenkliğin grileştiğine tanıklık ediyorum. Oysa yattığım yataktan beni "I'm super, thanks for asking" cümlesini kurdurtacak halde kaldıracak benden başka hiçbir şey olmamalı diye düşünmekteyim, izınt it?

Cuma, Mayıs 01, 2009

Lyrics for Gong

Başka hiçbir şey sevgilinin hayatınızdan çıkması kadar sizi etkilemeyecek sanıyorsunuz değil mi? O sevgiliyi oraya oturtan, hayatınızda onun kapladığı yeri, onun taşıdığı anlamları veren siz değil misiniz? Evet ta kendisisiniz.

O sevgili oradan ayrılırken sizin onun üzerinden kendinize yansıttığınız tüm ışıkları da beraberinde götürür çünkü. Doğru evet.

Ama sanırım bunun kadar insanın canını acıtan bir şey daha var ki, o da sevilen birini artık sevmiyor olduğunuzu anlamak. Hayatınızdan kayıp gidişine tanıklık etmek. Madem onu değerli kılan sizsiniz, insanın kendisinden yansıtılan o değerin yok oluşuna tanıklık etmeniz demek oluyor bu da. Bir daha onunla ilgili olan hiçbir şeyin canınızı yakmayacak olduğunu bilmek, en az eskiden türlü paranoyalarla canınızın sıkılması kadar yakıcı bir his bence.

Işığını yitirmek böyle bir şey olabilir. Gerçi yitirmek demeyelim. Artık çöpe bir zamanlar en çok değer verdiğiniz şeyi yenisi çıktı diye atmak anlamına geliyor bu çoğu zaman. Artık masumiyeti yitiriş, aynı şeyleri başkasına da hissedebiliyor olduğunuzu fark edince çılgınca şaşırmalar. Neyse ki en fil hafızalımız bile işine gelince her şeye ket vurabiliyor. Ne güzel varlıklarız.

Velhasıl bu yukarıdakini son bir saati korkunç geçmiş bir geceden sonra açılmış Sigur Rós eşliğinde yazdım. Hala onları dinlemekteyim ama daha bir mutlulukla. Yarına Sabahattin Ali okuyacak olmanın mutluluğuyla da denebilir. Veya takside açıp okuduğum ufak sarı bir kağıdın beni gülümsetebilmesinin mucizeliğinde saklı bazı şeyler. Mucize diyorum çünkü öyle. Öğleden sonra 4 civarlarında bana ulaşmış bu kağıt ve bu kitabın bendeki ilk etkisi kahkaha atmak oldu. Etrafımdakiler bana baktılar. Kendi kendine bir şeyler okuyan ve absürd şekilde mutlu olan bir insanı görmeye alışık değil kimse bugünklerde sanırım.

Ben de. Teşekkür ederim :)

"Sevgiler."

Ö.

Çarşamba, Ocak 14, 2009

"`Hayatımın fonunda çalsın istiyorum` gibi klişe cümleler falan... Hiç yakışmıyor"

Ne zaman Mùm dinlesem aklım uçuyor. Sonra toparlamak için yazı yazmaya ihtiyaç duyuyorum. Yazınca sanki her şey düzeliyormuş gibi uçarı ve hayali bir düşünceye sahibim. Kimsenin bu konuda beni haksız çıkarmasını isteyemeyeceğim.

Mùm'dan dolayı aklımın daha fazla uçmaması için Kronos Quartet'lerimi çıkardım. İçimde ne kadar saçma sapan kırıntı varsa hepsinin üzerine salmayı bir görev edindim. Önce zamanında H.'ın bana yüzlerce albüm yazdığı dvdleri buldum. Sonra onların içinden Kronos'ları seçtim. Bu adamlara hayranlığım o listeyi her gördüğümde artıyor. Alfred Schnitke'den Jimi Hendrix'e, Philip Glass ve Arvo Pӓrt'tan Sigur Ròs'a herkesi çalmış olan bir grup bu. Ha bir de sanırım Clint Mansell ile beraber bir The Fountain felaketi vardı. Felaket dediğime bakmayın, benim felaketim oldu o albüm ondan öyle bahsediyorum hakkında. Bir de Mogwai çaldılar mı her şey tam olacak diye düşünmekteyim.

Mogwai demişken, geçenlerde Mogwai ile ilgili bu zamana kadar nasıl olur da öğrenmediğime şaşırdığım bir şey keşfettim. Kendilerinin sene bilmemkaçta çekilmiş Zinedine Zidane üzerine yapılan bir belgeselin soundtrack albümünü yaptığını öğrendim. Çok şaşırtıcı değil mi? Yaa...Kanıt isterseniz tam burada. Ha bir de tam o last.fm sayfasından bir yorumu da iliştireyim albümle ilgili: "Was Zidane's life sad or something?" Hakkaten sorası geliyor insanın.

Onun dışında şimdi aklıma geldi de, son on yıldır en popüler terimlerden biri de "hayatımın soundtrack'i" lafı oldu belki de. Ne zaman bir şarkıyı/albümü/grubu çok sevsek, hemen hayatımızın soundtrack'i yapıverdik. En azından ben birkaç şey için bu lafı söyledm. Mesela spesifik olarak söyleyecek olursak, şimdi buraya yazarken aklıma gelip şu anda dinlemeye başladığım, zamanında "tavuklu makarna"dan hemen önce bir listede yer almış Sigur Ròs şarkısı "Svo Hljótt", Mogwai'nin "Take Me Somewhere Nice"ı veya Radiohead'den onlarca şarkıyı buraya sayabilirim herhalde. Bu dediklerim hala hayatımda soundtrack olsun istediklerim aslında. Bir de dönem dönem takılıp kaldığım ve öyle olsun istediğim ama hevesim geçince bir yerlere kaldırılanlar var. İsimlerini vermek istemiyorum zira bir gün açıp dinlemek isterim, trip atarlar, iTunes sapıtır, hata verir falan... Hiç ihtiyacım yok.

Böyle böyle bir sürü müzik hayatlarımızın arka planında dursun istiyoruz falan belki ama hani iyi bir müzik yapsaydım ben o müziği kimin hayatına fon müziği yapmak isterdim bilmiyorum. Mogwai elemanlarının da herhalde Zidane sevgisi olmasaydı, o albümü yapmazlardı. İki tarafı da birbiriyle ilişkilendirmek pek ilginç. Ben bir aydır daha yeni yeni alışıyorum o albümün varlığına mesela.

Şimdi aklıma geldi de, arada bir eğlenmek için insanların hayatlarına fon müziği seçmek de zevkli olabilir. Onların yaptıklarını o müzik eşliğinde izlemek, hatta o müziğe göre onlara tepkiler vermek de fena bir fikir değil sanki. Klipteymiş hissiyatı yakalanabilir. Veya canımı sıkan bir insana sevmediğim albümlerden soundtrackler hazırlamak (bkz: seni kınıyorum ve sana çok pis soundtrackler hazırladım) pek keyifli. Sevdiğim adamın hayatı için kendim için seçtiğim fon müziklerimi kullanmak da ilüzyon ve ötesi durumlar yaratabileceğinden pek yıkıcı olur diye düşünüyorum. Aman aman... Her şey ayrı ayrı daha güzel.

Sigur Rós sponsorluğunda bir rüyaya daha yelken açayım diyorum. Güzel rüyalar göreyim, harika bir sabaha uyanayım. Andvari hissiyatında bir gün geçireyim. Hoplendik moplendik ama gizli gizli "I love youuu" diyor bu şarkıda Jónsi bir de. Ha tabii o "I lóve yòú"dur olsa olsa. Kimse duymasa bile ben duyuyorum. Öyle evet.

Salı, Aralık 02, 2008

Sigur Rós - Svo Hljótt



Minn Heima Contest'teki kazanan videolardan biriymiş. En sevdiğim Takk şarkısına çekilmiş olmasıyla dikkatimi çekti. Videonun çok delisi olmadım açıkçası ama şarkının en deli dinleyicilerinden olduğum kesin. Her zaman dinlemiyorum. Zaman zaman, çok özlediğim vakitlerde açıyorum dinliyorum. Etkisi hep aynı oluyor. İfade edemiyorum hala.