Nada'nın fındıklı votkası Otto'nunkini dövermiş; iki gündür anladığım şey bu. Sevdim bu mekanı. Her haftasonu uğramayı ve o fındıklı votkadan birkaç shot içmeyi düşünüyorum artık.
Bugünkü maceralarımıza C. isminde biriyle tanışmak da varmış. K. ile otururken kuzenime feci halde benzettiğim bu adam bir beş dakikalığına uğradı. Sonra geldiği gibi kalkıp gitmek zorunda kaldı. Oradan Nada'ya geçtiğimizde Muzo da bize katıldı. Bizden sonra geldi gerçi o. Bu gibi mekanlarda son 5-6 senedir hip olan bir şey de eski moda koltukları bordo renkli hoş kumaşlarla -özellikle kadife tabii- kaplayıp gayet işlevsel olarak dekore edilmiş olan bu mekanların bir köşesine koymak. Normalde bu gibi eğlence yerlerinin müşteri kitlesi genç insanlar ve genelde içeride çalınan müziği de düşünürsek, biraz daha müziği takip eden, giyimlerinde genelde alternatif tarzlar deneyen insanlar. Bu gibi insanların böyle koltuklarda oturması normal şartlarda anneanne-dede evlerinde oluyor ve bu insanlar genelde bu mekanlara giderken giyindikleri kıyafetlerle o yaşlı evlere gidemiyorlar. Sanırım bu mekanlarda bu tür dekorasyonun tercih edilmesinin ve bu mekanlara gidildiğinde bu koltukların insanlara özellikle çekici gelmesinin nedeni de, üzerinde son moda kıyafetler ve umursamaz tavırlarla, istedikleri müziği dinledikleri bu yerde eskiden kalma bu koltuklara oturarak içkilerini rahat rahat içebilme olasılıkları. Pek kitsch, pek postmodern.
Çeşit çeşit listeler çıkarma fikri bugün daha da çekici gelmeye başladı. Amaç belli kriterlerle değişik alanlarda listeler çıkarmak sonra o listeleri aşıp gitmek. Listeleri olan ve yeri geldiğinde tıkır tıkır bu listelere göre kriterler belirleyen, beğenilerini ve beğenmediklerini insanlara anlatanlar bana hep çok önyargılı gelmiştir. High Fidelity adlı filmi de hem güzel listelere sahip olması için sevmiştim, hem de listelerle konuştuğu için sevmemiştim. Liste çıkarıp o listeleri yenilememek, o listeleri tersyüz etmedikten sonra ne anlamı var ki onların.
Her gün o günden dilediklerimi bir sonraki güne bırakıyorum. Bugünden dileğim Zero 7'ın Somersault'unda ayan beyan söylenmiş aslında varolan bir şey olarak. Öyle bir şy var mı bilmiyorum ama olmasını öyle çok diliyorum ki, öyle çok.
O bir yana, Thom Yorke'un The Eraser albümüne bir türlü kendimi verememiştim. Kendi halinde nedenlerim de vardı hani. Ben daha albümü keşfetmeden eski sevgilim E.'ın arabada delice bu albümü dinlemesi, Radiohead ve bir çok sevdiğim grup konusunda öncekileri sindirmeden yeni albümleri dinlemeyen beni bu duruma maruz bırakması epeyce itmişti beni tüm şarkılardan, söyleyeni ve yaratıcısı Thom Yorke olmasına rağmen hem de. Geçende yine açtım dinledim bir. Kendi halimde bu sefer. Cymbal Rush'ın meftunu oldum. Zaten pek çaktırmıyordum ama E. dinlerken de hep bu şarkıyı çalıyordum araya girip. Sözleri ve müziği apayrı bir şarkıymış gerçekten de. Bazı şeylere değer vermem için önce onlara gelmeden aşılması gerekilen durumları aşmam, o durumlarda deneyimleyeceğim her şeyi sindirmem gerektiği gibi bir izlenime nereden kapıldıysam doğru kapılmışım. "Son dakika! The Eraser güzel bir albümmüş arkadaşlar; dinleyebilirsiniz artık!" Saçmalıyorum, evet.
Cymbal Rush demişken ve sözü de uzatmışken, hemen rhb'ın yolladığı bir videosunu buraya koyup, saklanıyorum yorganımın altına güzel geçen bugünün sonunda. Hem şöyle demiş Thom'cuğum:
"no more conversation no more conversation you shoulda took me out when you had the chance you shoulda took me out when you had the chance all the rooms were numbered and the losers turned away don't turn away don't turn away"
02:16'daki Thom'un gülüşü o kadar güzel ki öyle bir gülüş için gerekli hissiyata en son ne zaman sahip oldum hatırlamamaktayım. En kısa zamanda umuyorum ki...
İçimde anlamsız bir denge var. Anlamlandıramadığımdan garip geliyor tabii. Uç olan hiçbir his kalmamış içimde ki düşüncelerimin dengesini bozsun. Fırtına öncesi sessizlik diye bir geyik yapayım istedim ama ne fırtınası. Hava günlük güneşlik. Yok öyle bir şey.
Günde birkaç yeni albüm dinlediğim oluyor bu aralar. Bu albümlerden beğenmediğim mesela She & Him var ki onları isimlerinden ve görüntülerinden merak ediyordum. Pitchfork'tan gördüğüm kadarıyla pek sevimlilerdi ama ve fakat ve lakin olmamış. Sevemiyorum o ses tonunu. Belki daha farklı bir müziğin üstünde farklı durabilir bilemiyorum. Müzikleri epeyce basit, kendi halinde. Arada dinleyip bir iki tane kulağıma hoş gelen şarkı bulabiliyorum belki ama gayet de nedensiz bir şekilde sevemedim. Grubun She kısmının sesini yumuşatmak lazım. O sesle öyle yumuşak şarkılar söylenmez. Çocukça vurgular da yapılmaz; biri söylesin şunlara.
Onlar dışında Plants and Animals var ki She & Him'in aksine bu grubu epeyce beğendiğimi söylemeliyim. Montreal'den çıkınca zaten beğenmemek gibi bir şey olmuyor. Böyle bir Arcade Fire havası almıyor değilim. Topluca, cümbür cemaat yapılan coşkulu bir müzikleri var. Hiçbir şarkıları sıkıcı değil. Kullanılan enstrümanlar, vokal, back vokal hepsi birden ayrı ayrı duyuluyor ama hiçbiri birbirinin üstüne çıkmıyor. Böyle heterojen bir uyumluluk hali var ki gerçekten, kelimenin tam anlamıyla bir araya gelince homojen olabilen hiçbir şey olmadığı ve fakat oluyor gibi görününce de ortaya çıkan şeyden bir hayır gelmediğini bilen insanlar için zevkle dinlenebilecek bir albüm yapmış Plants and Animals. Bu aralar dinlediklerim arasında en sevdiğim grup kendileri olduğundan, buyrun siz de özellikle Faerie Dance ve Feedback In the Field'a dikkat ederek, Parc Avenue adlı albümlerinden bir şeyler dinleyin.
Islands var bir de tabii. Yeni albümleri Arm's Way güzel. Onları da sevdim epeyce. Sonra Bon Iver var. Aylar önce rastgelmiştim kendisine Last.fm semalarında. El sallamıştık. "Nasılsın, napıyorsun"lardan sonra o yoluna ben yoluma gitmiştim. Kendisi doğru yoldaymış, gitmesi gereken yere gitmiş, güvenli bir iniş yapmış ve tanınır olmuş görmeyeli. Bense hala burda oturuyorum. Arada burası mı acaba inmem gereken yer diyorum. Her seferinde de henüz zamanı olmadığını anlıyorum. Annem görse "Elalemin çocuğu ünlü oldu, sen hala uç havalarda" derdi. Herkesin şöhreti kendine işte. Neyse... Sonra yazarım belki onlarla ilgili bir şeyler ki yazmasam da olur zaten. Neye yazıyorsam?
Bugün de Esenboğa yolunda Asobi Seksu'nun Red Sea'sini açtım. Denedim yine kendimi. O yolda o şarkıyı dinleyebileceğim günlerin ne zaman geleceğini kestiremediğim yakın geçmişi düşündüm. Dinlenebiliyormuş demek ki içimde zerre kadar yaprak kıpırdamadan dedim. İyi oldu. Sonra eve geldiğimde de Zero 7 açtım. Böyle nostalji rüzgarları olsun içimde bir yerler kıpırdasın diyerekten. Kaşınıyorum evet ama hiç kimsenin tırnakları beni yeterince kaşıyacak kadar uzun değilmiş, kendiminkiler bile hatta; artık anladım. That's a good thing.
Perdelerimin böylesi uçuştuğu ve benim zerre kadar üşümediğim, sıcak esen rüzgarın yüzüme düşen saçlarımla oynadığı güneşli bir öğleden sonrasını yazmıştım buralara bir yerlere. Mayıs-Haziran olmalı. O zamandan bu yana çok şey değişmiş, bazı şeyler aynı kalmış; aynı kalması beklenenler değişmiş, değişmesi beklenenler aynı kalmış. Buna bile iyi olmuş dedikten sonra, başka şeylere de aynı sıkıcı yorumu yapmamak için satırlarıma son veriyorum.
Ama yine de mutluyum. Sürekli mutlu olduğunu sayıklayan bir tip haline geldim... Merak ediyorum ne olacak da bozulacak diye bu mutluluk hali... Ama kötü düşünmeyeceğim çünkü "insan ne çağırıyorsa o oluyor" demişti. Doğru tabii...
Zero 7 ile ilk tanışmamı yazayım istedim şimdi de gecenin bir yarısı.
Sanırım 2004 yılıydı, bir gece oturuyordum Görkem'de. Ne ilginç yıllardı... Oturup oradan buradan konuşuyorduk ama kafamda olup bitenlerden yine kimsenin haberi yoktu o küçücük odada. Ben bir an için açık ve fakat mute halde olan Dream Tv'ye takıldım. Bir klip vardı. İlginç görüntüler. Hangisiydi hatırlamıyorum bile artık ama sesini açıp merakla dinledim. Güzeldi; çok güzeldi. Aklımdakileri anlayabilen ve düşünce/his balonumun içinde sanki hep ordaki boşlukları dolduruyormuşçasına ilerliyordu müzik... O kadar rahattı ki, başka bir şeye ihtiyaç duymaz olmuştum o 3-4 dakika içinde. O zamanlar dış dünyaya çektiğim duvara dokunmak bir yana, o duvarın zaten içinde, kozamın tam ortasında hissediyordum müziği. Güzeldi. Hala güzel...
Bu aralar yine yeniden dinlemeye başladım bu grubu ve tekrar o kadar sevdim ki... Yine bir koza halindeyken geldi ve beni buldu şarkıları. "Bu şarkı sana olsun" bile dendi.