guinness etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
guinness etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cumartesi, Nisan 05, 2008

"Sheer Simplicity" ve yaşamak için beklenen bir anının rezervi ile ilgili...

Ef denen grubu gittikçe daha da çok sevmekteyim. Efterklang'a ara ara benzemiyorlar da değil hani. Onlarda varolan sessiz sedasız, belirgin olmayan, silik bir erkek sesiyle şarkıların arasına girip ses etme, bir iki bir şey söyleme durumu Ef'te de var.

Bugün tüm gün iyi bir moddaydım. Arada Tapes 'n Tapes dinledim. Gittikçe daha çok hoşuma gidiyorlar azimle. Sonradan twitter'a bile yazayım bunu dedim. Random'da oturuyordum, K. ve A.'u bekliyordum. Guinness içiyordum tabii bir de. Şaşırdım içimdeki güneşli havaya. Güneşli dediysem de 0'ın altında eksi bilmem kaç derece soğukta, karların üzerinde onları eritemeyecek kadar az etkisi olan bir güneşti o. En sevdiğim hava sanırım böylesi. Ara ara kendimi zorlayıp istemediğim düşünceleri aklıma getrmeye çalıştım. Yoklayıp durdum kendimi. Ama hiçbir şey olmadı. Biraz da olsa bulutlanmadı güneşin önü. Hep böyle kalayım n'olur...

Kendini şarlatanları ortaya çıkarmaya adayan insanlar varmış. Ben de bazen öyle hissediyorum. Birilerine ayna tutuyor olmak, "siz aslında busunuz" demek zor bir şey. Ara ara bana tutulan aynalar da oluyor. Ama bu aynalar bir insandan ziyade olaylar ve durumlar oluyor. Birileri çıksa da bana bir ayna tutsa diyorum bu güneşli halimde. En azından kendime daha iyi davranarak bir şeyleri değiştirmeme bahane olur.

Forget Her diye bir şarkısı var ya hani Jeff Buckley'in. O şarkıyı çok seviyorum. Unutmanın hiçbir şeye çare olmadığını biliyorum. Unutmamak ama unutulması gerektiğ düşünülenleri affetmek gerekiyor sanırım. M. bana bir keresinde uyumadan önce yatakta uzanmışken, bilemm kaç defa "Her şeyi ve herkesi affediyorum" dememi öğütlemişti. Denemiştim ve hiçbir işe yaramamıştı. Ara ara onu dener oldum ama o zamanlardan beri. Şimdi geriye dönüyorum. Baktığımda affettiğim ve şimdi hatırlasam da gülüp geçtiğim ne çok şey varmış diyorum her insan gibi ben de. O salak söz hiçbir işe yaramıyor evet. Ama zaman her zaman her şeyi gerçekten de çözüyor. Eskisi gibi inatla kötü bir anının, içte kalan sözlerin veya hareketlerin peşinden gitmeyi zamanla bırakıyor insan. Tam da öyle bir dönüm noktasındayım sanki belli şeyler için yine. "Don't fool yourself;
she was heartache from the moment that you met her" diyor şarkı, hak veriyorum. Ne güzel bir adammış Jeff, nasıl ona böyle sözler yazdırırlar diye düşünmekten de kendimi alamıyorum.

Şimdi Y.'in yolladığı şarkıları dinleyeceğim ve birazdan yatağıma doğru yol alacağım. Bugün istediğim bir şeyin gerçekleşmesini istiyorum yakın bir zamanda. Eğer olursa "Know How" dinleyerek yapılan bir kahvaltıyla başlanacak olan o günün gecesinde, buraya yazacağım gülümseyerek çünkü. Başlıktaki anı rezervi tam da bu anı işte. Henüz hiç yaşamamış olduğum bir zamanı şimdiden anılaştırdığım için yaşarken ne hissederim bilmiyorum.

Yarın güzel bir gün olsun istiyorum. Sakin, anlayışlı, her şeyin sıradanca güzel görünebildiği bir gün... Basit olanın güzelliğine her zaman güvenmişimdir çünkü.

Perşembe, Şubat 07, 2008

"You're either in the club, baby, or you're not"

In Rainbows'un ilk yarısındaki Bodysnatchers'ı tamamlayan şey albümün ikinci yarısındaki Bangers & Mash. Ha bir de Guinness! Bu şarkı çılgınca intikam kokmakta. Sözleri küçükken uyumadan önce kendime yarım saat umutla vampir ve uzaylıların gelmesini beklediğim zamanları anımsatıyor (sanırım o zamanlarda hayal ede ede kaptım onlardan bir şeyler). İçimdeki başkasını ısırmamak için bastırıp durduğum yanımı tetikliyor. Bu şarkı fondayken vampir dişlerimle ısırdıklarımı gerçekten de kötü hale getirebilirim. Dikkat ediniz.

Bugün evimde Guinness içiyorum. Mutluyum. Kedim çoraplarımı kemiriyor. Ev kemirilmiş ve bir yana fırlatılmış çoraplarla dolu. Özellikle de odam. Ne yapacağım bu kemirme konusunda bilmiyorum. Kendini fare sanan bir kedim olduğunu düşünmek bile mutlu ediyor beni bugün.

Bir şeyler oluyor yine. Umutluyum 27'den ilk defa.

"i'm taking you down
i'm taking you down
i'm standing in the hall
i'm puking at the wall

yeah because you bit me, bit me, bit me, ow
the poison
i got the poison
i got the poison now"

diyor Thom. Bense bu şarkıya delice eşlik ediyorum her seferinde; bazen bağıra çağıra bazen sessizce insanların ortasında.

Salı, Aralık 18, 2007

"It's been seven hours and fifteen days..."

Harcanmış şeylerin hepsinin başında mutluluk olması, öforiye tutulmuş insanların onları nasıl da çılgınca bir hızla ve iştahla tükettiklerine bakın sadece.

O kadar mutluydum işte harcanmış hissiyatı veren şeyleri harcarken ben de. Harcayacak bir şey olmadığında ise hayatımın kedim Paul'un hayatından farksız olduğunu ve ufak saçma sapan yün yumaklarının peşinden koşmuş olduğumu görüyorum bazen. Sırf vakit geçsin diye yapılmış şeylerden zevk alamıyorum. Ama Guinness şahane bir şey. Geçende bir arkadaşıma Guinness'in Harry Potter serisindeki kaymak birasına hem tad hem görüntü olarak nasıl da uygun olduğundan bahsettim. O da şaşkınlıkla nasıl bu zamana kadar bunu düşünmemiş olduğunu farketti. Kaymak birası ise harika bir çeviri sanırım. Fonetikle akıldaki imge uyumunun hazzı, signified (kaymak birası imgesi) ile sign ("kaymak birası" sözcüğü) arasındaki boşluğun yok olduğu anda signifier'ın (Guinness) fiziksel teması... Seviyorum böyle rastlantıların farkedildiği zamanları.

Geceyi Guinness ile geçirdim -Muzaffer, kulakların çınlasın istediğimden o güzel iphone'una bir mesaj yolladım. Arkadaşlarımlaydım. Güzeldi. Sonunda birkaç kez üst üste Nothing Compares 2 U dinledim. Benim suçum değil, iPod'umun... Sözleri üzerine epey konuşabilirdim taksiciyle. Ama gecenin bir yarısı susmayı tercih ettim. İyi yaptım sanırım.

Arkadaşıma üst üste aynı şarkıyı yollamaya çalışırken, "kafam iyi sanırım, aynı şarkıyı yolluyorsun sandım" dediğini görüp, kendimin daha sarhoş olduğunu farkettim: Ben aynı şarkıyı yolluyormuşum aslında.

Bugün güzel bir gündü. Sabahtan beri Ankara'nın muhtelif yerlerinde bir orada bir burada oturup bir şeyler yedim, içtim. Arkadaşlarımla sohbet ettim. Yeni insanlar, yeni konular...

Aklıma zamanında çok değer vermiş olduğum insanlar geliyor da... Sonradan nasıl olup da bir anda görünen ama aslında çok çok uzun düşünceler sonrasında onlardan kopmuş olduğum. Hiçbirini nedensiz çıkarmadığımı bilmek içimi rahatlatıyor. Onlara bu nedenleri söylememiş olmak ise arada canımı sıkıyorsa da çok düşünmüyorum bunu. Bazı şeylerin söylenmesi gerekmiyor başkasına; söylenmediği zaman daha iyi anlaşılıyorlar zira.

Bu aralar istediğim tek şey ise şu en son geçen Temmuz'da birkaç gece boyunca açık duran renkli lambalarımı açmak için bir sebep... Bulduğumda ise renkli lambaları açmadan bir kenara fırlatıp yeni ritüeller bulacağım kendime o sebeple ilgili. Hayat bir döngü. Durup durup aynı şeyleri yapıyoruz; yüzler, sesler, renkler ve mekanların farklılığından farkedemiyoruz yaşarken. Yaşarken farketsek yaşamazdık zaten herhalde.

İyiyim; daha iyi olacağım... Yatağımın etrafındaki melekler yerine üstündeki Paul'le takılacağım. Ha bir de yatağımın üzerinde LCD Soundsystem dinleyerek zıplayacağım; Go Slowly ve Last Flowers ile sakinleşeceğim. Belki bir olasılık, La Ritournelle dinleyebilecek hale geleceğim (bu şarkıyı seninle özdeşleştirmemiş olmam, en büyük kişisel başarılarımdan biri sanırım; ilerde bu soru sorulursa, hemen cevabı yapıştıracağım). Belki bu sefer "doğru" biri olur da -ne demekse doğru, o zaman kendiliğinden yapışıp kalır bu şarkı ona. Hopefully ben de...

O zamana kadar kendimi sağlam tutmam lazım. Saklamam sakınmam lazım...