Çarşamba, Kasım 03, 2010

En Kötü Pazar'ımız Böyle Olsun

Tam da Türkiye'de ailelerin çocuklarına uyguladıkları baskılardan bahsetmişken,

bu çocuklar
dünyanın en mutlu çocuklarıydı
çünkü aileleri 15 derece havayı değil de güneşi kaale alıp
onları bu kılıkla Bebek Parkı'nın orta yerine bırakmıştı ve tabii ki Türk değillerdi.
Bundan hemen önce biz rengarenk balonları takip ediyorduk. Birkaç tanesini de yemiş olabiliriz.

Aa unutmadan: Amin.

Pazartesi, Kasım 01, 2010

Tamaryn - The Waves

Tıpkı deli gibi uykusu varken banyo yapamamak gibi en sevdiğim şeylerden biri olan müzik paylaşma işinden hemen önce uzun uzadıya yazılar yazamayacak ve müzisyenler ve albümlerini betimleyemeyecek kadar hevesliyim bu ara.

Tamaryn bana bir M. hediyesiydi. Birkaç grubun ve şarkının birden tanıtıldığı bir last.fm mesajlaşmasından geride kalan en güzel, en değerli şey bu grup oldu. Ne zamandır kulaklarımın pasını alacak yeni bir shoegaze albüm dinlememiş olmaktan sıtkım sıyrılmış meğerse ama ben bunu fark etmemişim. Grubun bana ilk önerilen şu aşağıda eklediğim şarkısını ilk dinlediğim anda o gün dinlediğim her şey bir anda anlamını yitirdi de denebilir. Bir süre kendimi Tamaryn dinlemeye verdiğimi de söylemeliyim. Boğazı haftaiçi her sabah ikiye ayırma esnasında dinlediğim şarkılara özen gösterir olmuştum. Tamaryn ve albümleri The Waves ise bu özenle harcanan dakikaların arkasındaki fon müziği oldu son birkaç haftadır.

Grup San Francisco'lu bir ikili aslında. Adları Rex John Shelverton ve Tamaryn (vokal). The Waves ise onların çıkış albümleri ve bir çıkış albümü için fazla iyi. Bundan daha üst bir noktaya sonraki albümlerinde tırmanabilirlerse, kendilerini en sevdiğim shoegazeciler bile ilan edebilirim. Slowdive da kusura bakmasın artık. The Waves'i dinlemek benim nezdimde soğuk puslu bir havanın ardındaki güneşi bulmaya çalışmak gibi bir şey. Çok geçmeden buluyor ve yüzünüzü güneşe dönüp kemiklerinizi azıcık sarıyla ısıtmaya çalışıyorsunuz. Mutluluk aradığınız şeyi az az bulduğunuz anlarda gizli sanırım.

Bu hafta hava ne kadar bu dediğim gibi olur bilmiyorum. Aslına bakılırsa keyifli bir haftasonuna eşlik edecek ve 20 dereceye kadar çıkabilecek bir sıcaklık var. Ama bu hafta olmasa en fazla bir aya kadar elverişli hava koşullarına vardığımızda Tamaryn'i size fısıldadığıma şükredeceksiniz. Yok eğer biliyorduysanız neden siz bana söylemediniz bu zamana kadar, bunun hesabını sorarım.

M.'e de ne kadar teşekkür etsem az. Bir ara bir sayfa teşekkür ederim buradan kendisine yine. Neyse. Yeter yine çok konuştum. Uyumadan banyomu da yaparım artık bu kadar laftan sonra.

Bu Love Fade:



Bu da Mild Confusion:



Ha bir de ben bu yazıyı yazarken çekmişler -ciddiyim: Dawning

Cumartesi, Ekim 23, 2010

Liars - Plaster Casts of Everything

Biliyorum, son albümünüz über müber ama Plaster Casts of Everything'i de çalın bu gece. Lütfen.

Cuma, Ekim 15, 2010

Ed Banger Sevme ve Koruma Haftası

Kızkardeş G.'nin deyimiyle "the latest shit". Buradan bu hafta bağlamında Jüstis'e sesleniyorum: Yeni albüm çıkarın!!! 2007'de beynimizi uçurup sonra keyfinize bakmakla nereye kadar acaba, sorarım size?!

Neyse hepsi buradan olmuyorsa eğer, gidip sayfasında yedi parçalık bu Ed Banger doğumgünü şeysini izleyin bence. Yine Fransız aksanıyla İngilizce konuşmalar, bir havalar, afralar, tafralar. Ben orada olacak idim... Ah ahh...

Perşembe, Ekim 14, 2010

Serena Maneesh - D.I.W.S.W.T.T.D (Stereolab Mix)


Serena-Maneesh - D.I.W.S.W.T.T.D. from Kristoffer Borgli on Vimeo.

Bu sinir bozucu ve akıllara zarar video ile Oslo'dan Stereolab resurrection'ı Serena Maneesh seslendi: D.I.W.S.W.T.T.D

Oslo'dan benim sevebileceğim müzik pek çıkmaz diyen dillerim bonibon yeşili olsun.

Intimidation


Bu ülkede kişiyi korkulardan beslenen dogmatik görüşlerinden ve bunları yük olarak taşımaktan vazgeçirmeye çalışmak son 8 yıldır faşistlik. Bu noktada bu korkularla yaşamaya gönüllü olan ve bunlara dokundurtmayanların özgürlük(!) arayışına inanamıyorum. Tam da bu insanlar işte özgürlük fikriyle pazarlanan (evet, pazarlanan) yeni anayasamıza "Evet" oyu verdiler. Aslında o "Evet" oylarının çoğu özgürlüğe falan verilmedi. Tam tersi onlara, korkularıyla yaşamalarına dair taahhüt veren bu hükümeteydi. Korkuları ve korkularından beslenen hayat görüşleriyle yaşayabilmeyi amaç edinmiş bu kitleyle aynı safta yer alamazdım. Özgürlük, onu seçenlerin korkularına bulandığında ne hale gelir bilmiyordum. Hala bilmiyorum, bilmek de istemiyorum.

Pazar, Ekim 10, 2010

Stand Still



Bazı şeyler aslında biz göremesek de varlar. Bazen bunun sonucu çok ağır olabiliyor. Mesela karşıdan geldiğini görmediğiniz bir arabanın çarpması gibi. Aslında belki de arabayı süren de sizi görmedi o anda. Hayat böyle dalgın.

Bazı şeyler varlıklarını, ifade edilince kazanıyor. O şeyi ne kadar çok ifade edersek, başkaları da görsün duysun diye uğraşırsak o şey o kadar değer kazanıyor ama sonunda hep hızla o kazandıklarını kaybediyor.

Bazı şeyler de eğer varlarsa ifade edilmedikleri için varlar. O yüzden son bir senedir yazmadığım o kadar çok şey var ki. Eskiden yaşayamadıklarımdan cümleler, paragraflar çıkarırdım. Yaşayamadım diye herhalde. Mutlaka o ya da bu şekilde bir mecrada var olsunlar istemişim demek ki diye düşünüyorum şimdi okuyunca. Şimdiyse zaten yaşadıklarımın altını çizmenin onlara verilen değeri yok edeceği korkusuyla onlardan bahsetmekten imtina eder oldum. Bazı şeyler hakikaten sözleri edilmediği için hayatımdalar. Bazıları da bazı sözler edilmediği için yoklar. Neredelerse orada dursunlar.

Bu videoyu neden koyduğuma gelince... Kendisi bugün öğleden sonra Rü'nün baskını ve benim kakaolu ıslak kekimin yanında çok iyi gitti. Göze görünen ama varolmayan, göze görünmeyen ama var olan bir Haydarpaşa. Çağrıştırmış demek ki tüm öğleden sonra ve akşam. Bir de izlemeyen çok şey kaçırır bence, siz bilirsiniz.

Hem "Ben Haydarpaşa olsam, her gün bundan isterim kendime."

‘YEKPARE’ (monolithic) from nerdworking on Vimeo.


Cumartesi, Ekim 09, 2010

Neeext!


Bir varmış bir yokmuş böyle bir şey varmış. Sonra kalmamış. Su verelim demişler. Soğuk olsun demiş. İçince her şey geçmiş. Her şey “geç”miş. Her şey “geçmiş”.

Cuma, Eylül 24, 2010

Deerhunter - Earthquake

Deerhuntersmall41

Pek sevgili Deerhunter Halcyon Digest adlı yeni albümünü çıkardı. Bugün dinledim. Köprüyü geçiyordum. Saat sabahın sekiz buçuğuydu sanırım. Denizin üzerinde ufak takalar vardı. Bir de koca bir gemi. Her şey olanca haliyle sürüp gidiyordu. Bir yandan o gemi bir yandan köprü insanları şehri çeşitli yerlerinden ikiye bölüyordu. Sabah sabah işe gitmek için yola koyulan benden daha huzurlusu yoktu. Müsebbibi ise, tüm gün dinlendiği anlarda her şeyin tam orta yerinde bir kara delik misali gözleri kapayıp, bizi içinden beklenmedik şeylerin çıkması heyecanıyla kendi parlak karanlığına sürükleyen Earthquake'ti. Albümün açılış şarkısı. Daha üzerine çok şey yazardım, yazmak şu anı daha keyifli hale getirseydi ama kendimi şarkının yarattığı o zamanı yavaşlatan havaya bırakmak daha ağır basıyor. Yakın zamanda bu birkaç ayımı yoğun olarak dinlemeye adayacağımdan adım kadar emin olduğum Halcyon Digest'i azıcık da olsa sindirip, üzerine birkaç kelam etmek istiyorum. O zamana dek en kötü deprem böyle olsun dileklerimle.

Öperim.

Salı, Ağustos 03, 2010

"Sometimes I can't believe it, I'm moving past the feeling"



Hayatım boyunca her şeyin bu kadar üst üste denk geldiği başka bir zaman yaşadım mı merak ediyorum. Yaşamışımdır gibi geliyor aslında ama sanırım öyleyse de hiç iz bırakmadığı için, yoksayma eğilimi içine girmişim bu zamanları. Şu anda üç kız kardeş İstanbul'a taşınma telaşı içerisindeyiz. Ben yeni bir işin, kız kardeşlerden biri Sabancı Mba'in, diğeri ise bir yerlerde işe başlamanın eşiğindeyiz.

Mayıs sonundan beri sürekli olarak yaz sonrası için planlar içinde olduğumuzdan şuraya adam akıllı iki satır bir şeyler yazamadım. Dinlediğim müziklerden izlediğim filmlere bir liste çıkaracak olsam çok da uzun sürmezdi bu ama az da olsa düşündüklerimi şuraya yazabilseymişim iyi olacakmış.

Zaman geçtikçe ve bazı şeylerin değeri azaldıkça o şeyler üstüme üstüme geliyor, yoluma yoluma çıkıyor ve ben "Eh peki madem buyrun" gibi bir ifade ile onları hayatıma davet ediyorum. Bunda tabii sevgili "sevgili"nin katkısı epeyce büyük. Bazı şeylere verdiğim fazla değeri alıp hepsini hak eden sevgilinin kendisine etiketleyince, her şey bir anda kendiliğinden rayına oturmuş gibi geliyor.

Yeni bir şehir ve yeni bir dönem beni beklerken, bir yandan sürekli İstanbul'a yolculuklar yapıp, orada burada karşıma çıkacak daha neler var diye düşünürken arka planımda çalan müzik bu aralar hep bu olsun istiyorum. Zilyon sitede, blogda orada burada üzerine yorum yapılmıştır, o nedenle tek kelime edesim yok yeni albümleriyle ilgili (belki sonra) ama ilk dinleyişte aşk denecek türde bir (canım) Arcade Fire şarkısı olan The Suburbs burayı parıldatsın istiyorum.

Pazar, Temmuz 04, 2010

Jesper Norda - We have the guts EP


Jesper Norda bana E. tarafından tanıtıldı. Güzel bir zamandı. Her şeyin sakince kendiliğinden ilerlediği, hiçbir şeyin zorlanmadan kabul edildiği bir dönemdi. Jesper Bey sakin sakin piyanonun ardına geçip o zamanımın fon müziği ihtiyacını kısa dönem için de olsa karşılamıştı. Bugün pek müzikle alakadar olmadığım son bir sene boyunca playlistime eklediğim gruplara bakınırken adını görünce gülümsedim. Tamam, kabul ediyorum, gülümsemedim ama içimde sadece güzel bir şeyler anımsadığımda oluşan o içten gülümseyiş anında beliren his oluştu.

Jesper Norda İsveç doğumlu. The National'ın Matt'i kıvamında olan tok ve aynı zamanda kırılgan sesi kristal berraklığındaki şarkılarını daha da dinlenebilir kılıyor. Sözleri hayatın kendisi, genellikle bittersweet denen türden. Uyumak, uyanmak, sabah gazetesini alıp kahvaltı yapmak, tüm bunlar bir şarkının sözleri olabiliyor. Her ayrıntı ayrı ayrı bir şarkıya söz oluyor. Jesper o kadar da içten ki üç adet EP'ini bedava dağıtıyor. Beş şarkılık We have the guts bana göre bunların içinde en başarılısı. O EP'den en sevdiğim şarkı tam olarak burada.

Jesper Norda - Ami's Song

Albümü ve EP'leri için: April Archives

Pazar, Haziran 27, 2010

Karma Police @Glastonbury 2010

Thom Yorke'un kafasına esiyor Glastonbury'de çıkayım diyor. Gidiyor ve insanları bu hale getiriyor. Ayıp ama. Geçen sene bu zamanlara dönmeyi ne çok isterdim diye düşündüm bu görüntüleri izlerken. Nasıl da heyecanlıydım hayatımın en önemli deneyimlerinden birini yaşayacağım için. Hala mutluyum 23 Ağustos 2009'dan beri. Sebebi bu adam ve grubudur. Bir de o.

Neyse. İsterdim ki orada olsaydık seninle, birbirimize sarılıp, biz de katılsaydık o insanlara, yek ağız "Bir dakikalığına kendimizi kaybetseydik"... Sağolsun Onur, sayesinde haberdar oldum bu videodan. Siz de izleyin.

Karma Police, Glastonbury 2k10 from Rostam on Vimeo.

Perşembe, Mayıs 13, 2010

"I'm the ghost in the back of your head"

Foals'ın Spanish Sahara'sı kadar hiçbir şarkı etkilemiyor beni son günlerde. Videosu ise dinlerken aklımda canlananlarla uzaktan yakından ilişkili değil ama olsun. Benimkinde "mavi"nin güzel geldiği, denizin parmaklarımdan başladığı bir öğle vakti kahvaltısındaydık; kahvemi içiyorum, uzakları izliyorum...

FOALS // SPANISH SAHARA from dave ma on Vimeo.

Pazartesi, Mayıs 10, 2010

"Look beneath the floorboards for the secrets I have hid"


Sonunda, tam hazırlık bitmişken, tam da birbirimize alışmış, benim sigaramın kokusu onunkine karışmışken, iPod'unun kablosunu bilgisayarımdan çektim ve ağlamak istedim. Dudağımın sol üst kenarında bir nokta.

Ben aslında bu kadar uyumlu, bu kadar sakin, kendiliğinden ilerleyen ilişkilere pek alışkın değilim. Mutlaka bir yerlerinden itilecek, biri diğerini çekecek, diğeri onun canını acıtacak gibi bir pattern var(dı) aklımda. Ama gerçeği öyle değilmiş. Daha doğrusu biliyormuşum ben bu gerçeği ama somewhere between waking and sleeping unutmuşum.

Günlerden bir gün, güzel bir şehirde, bir meydanda, bir parkta otururken şu yukarıdaki fotoğrafı çektim. İkisi de zamandan, meydanın kalabalığından ayrı, kendi hallerinde oturuyorlardı. Adam gazete okuyordu ama kızın bir şey yapmasına gerek yoktu. Belki de kendini en rahat hissettiği yer oraydı. O zaman anladım ve dedim ki kendi kendime, "O"nu bulduğumda omzuna başımı yasladığımda hiçbir şey düşünmeyeceğim, tüm ağırlıklarımı atacağım ve hemen uykuya dalacağım. Böyle biriyle karşılaşırsam ne harika olurdu diye kendi kendime söylendim.

Günlerden dün, yağmur yağıyor. Yorgunum. Yanımda yeşil gözlerine bakmaktan başka bir şey göremediğim o adam var. Taksiye binelim diyoruz. Biniyoruz. Ben ilk iş onun omzuna başımı koyuyorum. Birkaç saniye içinde gözlerim kapanıyor, neredeyse rüya görecek hale geliyorum. Sonra gözlerimi açtığımda, beni saçlarımdan öpüyor. Eve geliyoruz. Her şeyden uzak, dışarda yapan yağmurun sesleriyle yatağa uzanıyoruz. Başımı göğsüne yasladığım andan birkaç saniye sonrası yine zaman ve mekan mefhumundan binlerce mil uzaktayım. Gözümü arada açıyorum. Alnımı öpüyor.

Günlerden bugün. İki saat önce yanımdan ayrılan bu adamı özlediğimi fark ediyorum. Yakınlığın ve içtenliğin verdiği huzur aradaki mesafe arttıkça can acıtıyor ama olsun. Bu şarkıyı dinliyorum bilmem kaçıncı defa. Sözleri çok alakasız hatta bir seri katil için yazılmış ama şu ruh halime o kadar uygun bir ses tonu ve müziği var ki Sufjan Stevens'ın, dayanamayıp gözlerimi tavana dikiyorum ara ara. Nasılsa aklımda güzel imgelerim va. Kimin ihtiyacı olur sözlere, değil mi?



Bir gün beraber elele dolaşırken, bu sokakta dinlemek üzere...


Perşembe, Mayıs 06, 2010

"Past and present, they don't matter"

O kadar çok seviyorum ki, ona olan sevgimi anlatmak için, sözcüklerimi başka şeyleri ifade etmek üzere kullanmıyorum, saklıyorum. Ancak bu işe yetiyorlar zaten.

Onun dışında iyilik, güzellik. Koşturmacalı bir dönemden geçecek gibi görünüyorum yine zira planlar programlar bu sene artık tek tek gerçekleştirilmesi gereken zorunluluklar haline geldi. Benim gibi tembellikten karşı koltuktaki sudoku kitabını almaya üşenince elindeki klavyeyle bir şeyler yapmaya razı olan ve bu yazıyı yazmaya başlayan biri için iyi bir şey aslında bu zorunluluk. Hem ayda yılda bir yazmaya başladığım "Imagine Room" için de olumlu bir gelişme bu.

Velhasıl bu aralar müzik okumaktan fazlasıyla sıkılmış olacağım ki, yine eskilere döndüm. Müzik yazıları okumak da birkaç kişinin yazdıkları dışında bana hiçbir şey katmıyor gibi gelmekte. Yazılan yazılara baktığımda ne bir ruh ne de grupla veya şarkılarla ilgili bir ipucu görebiliyorum. Bana göre müzik yazısı yazmak en az müzik yapmak kadar zor bir iş. En azından ben böyle düşünüyorum tabii. Öyle düşünüyorum, çünkü yazarken bir yandan yaratıyı aracı olarak kullanıp yaratıcının dünyasına dahil olmaya çalışıyorsunuz, diğer yandan da dinlediğinizi kendi dünyanızdaki yansımalarıyla ifade etmeye çabalıyorsunuz. İnsana bakıp Tanrı hakkında yorum yapmak, Tanrı'nın insanı yaratmaktaki amacı, sebebi neydi onu bulmaya çalışmaya benziyor. Bir yandan objektif kalmaya çalışıyor diğer yandan da dinledikçe albümün içine boğazınıza kadar batıyorsunuz. Ortaya çıkan şeye bir de okuyucuyu doyuracak ama boğmayacak düzeyde söz konusu müzisyen ve müziğiyle ilgili orada burada bulunmayacak detayları eklemlendirmeye çalışıyor ve tüm bunların homojen bir yapıya sahip olması için çabalıyorsunuz. Evet, burada hakikaten de zor bir işten söz ediyoruz.

Ben bu işi arada sırada zar zor becerebildiğim zamanlarda, kendi hayatımda o sırada olup bitenlerden fazla etkileniyorum sanırım. Ancak zor zamanlarımda kendini ifade etmeye çalışan bir insan olduğum için, son 5-6 aydır oraya buraya hiçbir şey yazmamamın sebebi bu hafta sonu görecek olduğum adam ve onun hayatıma soktuğu son yıllarda hissettiğimin toplamına eşit 5 aylık mutluluktur. Mutlu olunca yazamamak gibi bir yapıya sahip bir insanım maalesef.

Neden mutluluğumu buraya yansıtmadığıma gelince, bunun ana sebebi orada burada birbiriyle sürekli öpüşen, mütemadiyen mutluluk saçan çiftleri gördüğümde onlar adına duyduğum utançtır. Ben public display of affection'dan çok da hazzetmeyen bir insan olarak, bu türden davranışlar yüzümü kızartıyor. Anneler günü yaklaşırken tv kanallarında saat başı çıkan anne temalı bol sayıda reklamı görünce, annesi şu anda hayatta veya onların hayatında olmayan insanları düşünüp üzülmemin ardındaki sebebin ta kendisi var işin özünde. Bir de tabii, mutlu olduğumda bana mutlu hissettirenlere duyduğum minnet ve bunun sonucunda onları da mutlu etme isteğiyle tüm çabamı bunu başarmaya harcamam da bundan sonraki sebeptir. Böylesi daha iyi.

Ha o yüzden, bu aralar ne kelimelerim mutluluğumu anlatmama yetiyor, ne de yetse de anlatasım var. O yüzden ara ara buralara hoşuma giden videolar, müzikler koyup iki kelam edip kaçasım var.

Geçen gün k.'in doğum günüydü. Ona mutlu olması için güzel dileklerde bulunduğum mailımda Phoenix'in 1901 adındaki yazı yaz yapabilecek şarkısına La Blogotheque'in çektiği videoyu yollamıştım. O kadar güzel bir performans olmuş ki bu, orada olsaydım sadece uzaktan izleyerek kötü hissettiğim bir günü kurtarabilirdim.

Phoenix - 1901 - A Take Away Show from La Blogotheque on Vimeo.



Ha bir de tabii aynı Phoenix'in geçen gün B.'da kaldığımda izleyip gece gece neredeyse kalkıp dans etmeye başladığımız Saturday Night performansının hakkını yememek lazım. Bu sefer Lisztomania.