Bana insan olduğumu hatırlatan, küçüklüğümü, ilk gençliğimi içinde yaşadığım o zaman dilimi 1995-2000 yılları o kadar güzelmiş ve o kadar güvenliymiş ki şimdi o dönemden kalan şarkıları özellikle de canlı dinlediğimde gözlerim doluyor, saatlerce konuşmak veya yazmak ama hayır hızıma yetişemeyeceğim için konuşmak istyorum, evet.
Az önce tivibu'nun güzelliklerinden olan bir konser kanalında rastladım bu şarkıya da. Taa 98'den gelip, şu an aklımdan geçenlerin aklımdan geçtiğini hatırlatsın diye.
ps:Şarkıya bakıp play'e basmayan bir daha bloga uğramasın.
Aslında isterdim ki The King of Limbs adlı yeni arkadaşımdan bahsedeyim ama kendisi ile daha yeni tanıştık. Tez samimiyet tez ayrılık getirirmiş. Oyüzden yavaş yavaş birbirimizi tanıyıp, daha sonra artık girinti çıkıntılarımızı ezberimize aldıktan sonra birbirimiz hakkında yorum yapalım diyoruz. "Seviyeli bir beraberlik"ten önceki "Sadece arkadaşız" evresindeyiz anlayacağınız.
Velhasıl bugün burada toplanmamızın nedeni bu kadar TKoL'ten sonra bugün yine bana musallat olmuş eski belalı bir sevgilim gibi bahsetmekte beis görmediğim Múm'un Finally We Are No One albümünün bende uyandırdığı yazma hissi. Albüm hakkında ne denebilir bilmiyorum. Múm albümleri içinde en sevdiğim albüm bu zira bana göre mükemmele en yaklaştıkları albüm de bu. Kişisel gayem bu albümü dinleye dinleye bir gün hakikaten "no one" olma şerefine nail olabilmektir herhalde.
Neyse işte aklıma geldi şimdi, geçen gün de House'un son bölümlerinden birinde bir kadın vardı, hafızası öyleydi ki, hayatının her gününü her anını hatırlıyor idi. Hatırlamak konusunda takıntılı ve bir o kadar da bunun ceremesini çeken biri olarak kadının durumuyla biraz da olsa empati kurabildim. Kadıncağız her anı tek tek hatırladığı için, her anıyı istediği an istediği yerde tam olarak yaşandığı gibi çekip çıkarıp tekrardan yaşadığı için, yaşadıklarının istatistiğini çıkarabiliyor ve buna bağlı olarak objektif bir şekilde yargılara vardığını iddia ediyor idi. Kardeşini bir türlü affedemiyordu. Gerisini anlatmayayım tabii burada. İzleyin görün. Ve fakat olay aslında istatistik değildi bölümün başından beri benim için. Zira istatistik bir yere kadar belirleyici olabilir. Hayat bu kadar kolay, insanların niyetlerini ön görmek bu kadar matematiksel değil. Ve fakat sürekli başınıza kötü şeyler gelmesine sebebiyet vermiş bir insanı da hayatınızdan çıkarmak tabii ki de çok kolay olmalı pratikte. Ama pratikte tabii sadece. Bu kadar hastalıklı ilişki, bu kadar hastalıklı insan bunu pratiğe dökemediği için hayatlarında çığ gibi büyüyen dertlere sahipler. İnsan bir yerde ve bazen her yerde anılarını editliyor sırf o sırada kendi çıkarlarına uysun diye. Bu istediğiniz sonuç çıksın diye problemin değişkenlerini değiştirmek gibi. Bu değişkenleri tabii ki değiştirip istediğiniz sonuca ulaşabilirsiniz ve fakat işin içine insanlar ve onlarla olan münasebetiniz girince durumlar farklılaşıyor. İnsanın en hassas yeri, kalbine en yakın olanlarla ilgili bir muhakeme yapılacağında, bazen o kişiyi kaybetmemek uğruna onun yaşattığı kötü anılarda değişiklikler yapabiliyoruz. Anıları, yaşanmışlıkları, şimdiye uydurup, o insanla ilişkimizi bozmaması için eğip büküyoruz. Sonra o ilişki her halükarda bozuluyor ama. Bunu her seferinde acı acı anlıyoruz zira nasıl ki birilerinin işine gelmeyince bir yasa değiştirilmiyorsa, nasıl ki o yasa değiştirilirse bir çok dengeyi de beraberinde bozuyorsa, bozulan dengeler eninde sonunda onu bozanı vuruyor her seferinde.
Bazen işte böyle zamanlarda o kadın gibi olup, basit matematiksel hesaplamalarla insanlarla ilgili "pros & cons" listeleri yapmak ve hangisi diğerini yenerse ona göre tavır almak istiyorum. Kimse için usulde veya esasta değişiklikler yapmak istemiyorum ama mümkün değil işte. Neyse ama iyi ki de öyleymiş çünkü kin insanın kendisine verdiği en büyük cezaymış meğerse. Öğrendim ve mutluyum.
Kızkardeş G. the first sağolsun, gece gece bu videoyu izletti. İzledikten sonra ilk olarak anladığım şey 1990 doğumluların böyle böyle yetenekleriyle ünlü olabildiği yıllara gelmiş olduğumuzdu. Kimbra'ya "1990 ne yiea? Doğmasaymışsın?!" demek istiyorum olanca kıskançlığımla. Neyse, şimdi pek güzel bir sese sahip güzel bir kız Kimbra. İyi bir görüntü yönetmeni ile birleşince ortaya bu çıkmış. Beş dakika önce izlediğim bir video ve dinlediğim bir şarkı için yapabileceğim yorumların da sonuna gelmiş bulunmaktayız. İzleyin işte.
O gün tek istediğim kahvemi içip uyanabilmekti. Uyanmaya değer bir sabah değildi sanırım ama bekleyen işlerin zorlamasıyla uyanmak durumundaydım işte. Neyse, arada uzun süredir yazmadığım için ve hatta uzun süredir kendimi yeni müziğe, seslere de farkında olarak/olmayarak kapattığımdan, böyle alıp da en yakın arkadaşlarımın bile olamadığı kadar kalbime yakın tuttuğum bazı sanatçıların çıkan albümlerini kaçırmış olduğumu fark ediyorum tabii. O sabah da, inanın hatırlamıyorum ama bir şeyler beni Matthew Robert Cooper dinlemeye itti. Bir yerlerden mi gördüm/duydum bilmiyorum -kesin öyledir tabii daha ne olacaktı ya- ama ofiste masama oturduğum ve bilgisayarımı açtığım anda yaptığım ilk şey bu ismi Grooveshark'ta aratmaktı.
Bu yeteneği vücudundan taşan insanın dı hiç de yabancı gelmediğinden bir defa da Google'latınca zaten kendisinin bitmeyen kredili sanatçılar listemde Eluvium olarak var olduğunu fark ettim. Güzel bir andı zira 2008'li Miniatures albümünü daha ilk şarkıdan kucaklamıştım. Uyanmıştım da çünkü en azından sabahımı güzelleştirebilecek ve uyanmamı sağlayan bir güzellik bulmuştum. Miniature 1 benim için o andan itibaren zaten An Accidental Memory in the Case of Death albümünün içine dahil olabilecek kadar Eluvium olarak yapılan işlerle bütünleştirebileceğim türden bir şarkıydı. Aslına bakılırsa Eluvium'un klasik müzik yakınsamasını Matthew Robert Cooper kendi adyla çıkardığı işlere pek bulaştırmak istememiş. Demek istediğim Eluvium albümlerindeki saf piyano burada kah distort edilerek, kah reverblerin ardına saklanarak servis ediliyor bazı bazı. Sanki Matthew sadelikten sıkılmış da yoğun ses bulutlarının griliğini bu albümde vermeye çalışmış gibi (burada şair ilk üç parçadaki sisli havaya değinmek istemiş)
Dönem dönem ben de belli türlere daha yakın hissediyorum tabii ve tam da bu aralar "Hayatımı sadece tek bir tür dinleyerek geçirebilirim sanırım. O tür de ambient olur olursa" deyip duruyorum. Dolayısıyla Miniatures bana bu türün müstesna bir örneğini sunmuşken iken albümü geç de olsa buraya eklememek, kendi kişisel günlüğüm olan bu blogda bir kaç kişiye de olsa bulaştırmamak ağır bir yük olurdu.
Sizin için ellerimle tek tek hazırladığım dört şarkılık Miniatures albümü dinletisi. Dinlerken hep beni anımsayın.
Grup ve olağanüstü müziğiyle ilgili olarak söyleyecek çok şeyim var. Hepsi birer birer söylenmeden önce siz yukarıdaki kareyi bir de bu fon müziğiyle izleyin istedim.
ps. "Nacizane" önerisi için A.'a teşekkür ederim. Kendisinden beğenmediğim hiçbir şey gelmemişti zaten ama bu en güzeliydi sanırım.
Bazı müzik türleri var, dinlediğimde içim açılıyor. Her nefes alışımı, koklamadan duramadığım harika çiçeklerle süslüyor. Sesi, koku ve imgelerle karıştırıp ortaya tarifi olmayan algı harmanları çıkarıyor. Bu janrlardan birkaç tanesi, her nasıl oluyorsa kendi başlığı altında ne dinliyorsam sevdiriyor. Glitch hop da bunlardan biri. Bu ara canım ne zaman sıkılsa sadece glitch-hop çalan radyoları dinliyorum, orada burada bu tagli ne varsa sömürmek istiyorum bitene dek.
Bir süredir müzik yazmak değil de yazmanın ta kendisinden epeyce uzaklaştığımdan, artık dinlediklerim ve tükettiklerim de faydalı bir hale döüştürülemeyeceğinden pek bir anlamsızlaşmıtşı. Taa ki Baths dinleyene dek.
Baths Los Angeles'tan çıkmış en güzel şey olabilir mi bilmiyorum ama birilerinin pek sevdiği tabirle "mükemmele çok yakın" bir oluşum. Will Wiesenfeld 21 yaşında. 4 yaşında ailesine piyano almaları için isteklerde bulunan Bay Baths, 13 yaşında kendi müziğini yapıp kaydetmeye başlıyor. Sonra Björk dinliyor ve bir anda hayatı değişiyor. Bu noktadan sonra kendini viyola, kontrbas ve gitar çalmaya adıyor. İflah olmaz bir müzik iştahıyla sonunda Baths adında bir projeye imzasını atıyor. İyi ki de atıyor.
Şimdilerde kendisi WHY? ve 13& God'ın da plak şirketi olan Anticon'dan çıkan Cerulean adlı çıkış albümüyle keyif yapıyor. Keyif yapıyor diyorum zira inanılmaz iyi bir albüm yaptıktan sonra insan başka ne yapabilir tahayyül edemiyorum. Glitch hop'un başına buyruk kafasına göre ilerleyen beatlerin, şarkıların büyülü ve hayale yakın atmosferini kesip durduğu bir albüm Cerulean. Cerulean zaten kelime anlamı olarak mavi renginin açıktan koyuya olan tüm tonlarını barındıran renk paletine verilen isimmiş. Albümün adıyla olan uyumu da Wiesenfeld'in hedefini tutturduğunun aynası gibi zaten. Wiesenfeld'in aksak ilerleyen ritmleri, oradan buradan kesip yapıştırdığı sesleri bu denli başarılı bir araya getirebilmesi, üzerine insanı huzurlu bir öğleden sonasında koca bir parkta güneşlenmek gibi hayallere sürüklemesi küçüklüğünden beri süregelen müzik merakının ve bu yolda verdiği çabaların eseri. Yağmur seslerinin, dalga ve kuş sesleriyle huşu içindeki uyumuna ve sessiz sakin bir sahilde başınızı gökyüzüne kaldırdığınızda görebileceğiniz yıldızların güzelliğine denk bir 45 dakika için tavsiyem Cerulean'ı dinlemeniz ve Baths adlı bu oluşuma kulak kabartmaya devam etmeniz.
Bu videodaki "That's me!" diyen birthday girl benim. Alasdair sahneden doğumgünümü kutladı, benim için Saturday söyledi, setlisti imzaladı. Daha nasıl hepi olmasın ki bu börtdey.
Buraya her yaptığını eklemek istediğim gruplar var. Farkında bile olmadan yaptıkları kaliteli dream pop ile Memoryhouse da dahil olmuş onlara. Bir besteci ve bir fotoğrafçı, hem de Kanada'dan olunca ortaya böyle işitsel ve görsel çeşitli naifliklerin güzel uyumu çıkıyor doğal olarak. Uzatmıyorum bu sefer daha çok. Son single'ları "Caregiver"'ın B-side'ı Heirloom'a çekmişler bu klibi.
Bu ara yapmayı en sevdiğim şeylerden biri bir şarkıya dadanıp onu birileri yeter diyene kadar dinlemek. Madem bunu bu kadar çok sık yapıyorum, o zaman neden burada bir türlü yapamadığım yazma işini hem bu şarkıları dinleterek hem de haklarında yazı yazarak yapmıyorum ki dedim. İyi demişim, zira şöyle bir şey çıktı oraya:
Ha tabii bu kesinlikle buranın pabucunu dama attığım anlamına gelmiyor. Yok öyle bir şey. Daha uzun ve üzerine yazacak pek manalı/manasız bir şeyler bulana kadar sizi müzik odama alayım. Tekrar tekrar dinlerken o şarkıları, sizin de hoşunuza gider ve hatta bir iki bir şey anlatırım belki.
En sevdiğim klasik müzik bestecisi Henryk Mikolaj Górecki 12 Kasım 2010'da 76 yaşında öldü. Beni ve onu seven insanları, daha hiçbir şeyi bu kadar hüzünlü bulamadığım, "Symphony of Sorrowful Songs" ile bıraktı. Benden bir gün sonra 6 Aralık'ta doğumgünü olan bu adam, kulağıma çalınan besteleriyle en alakasız zamanlarda bile beni kederden, üzüntüden olduğum yerde şekilden şekle soktu. Eğer birini üzüntüden öldürmek istersem ve bunu müzik ile yapacak olursam bunu bu post'takilerle yaparım. Beni hep üzdün, kederden öldürdün ama sen huzur içinde böyle güzel güzel gülümseyerek uyu. Symphony of Sorrowful Songs 1. Lento - Sostenuto tranquillo Symphony of Sorrowful Songs 2. Lento e Largo - Tranquilissimo Symphony of Sorrowful Songs 3. Lento - Cantabile semplice
Kim ne derse desin teknoloji çok şahane bir şey. Crystal Antlers, ki kendileriyle Viyana'da haşır neşir olmuştum en son, güzel mi güzel bir şarkı yapmışlar. Bunu da taa nerelerden (nerelerden?) bana emailla ulaştırmışlar. Canlarım çok düşünceliler.
Neyse. Videoyu izleyen ve şarkılarını dinleyen ilk 500 kişiden biri olma şansınız var. Olunca ne oluyor demeyin, kırmayın beni de onları da. Meksika'da bir çiftliğimsi, ambarımsı bir yerlere kapanıp bir ayı aşkın süre boyunca ikinci albümlerine şarkı yapmışlar, söz yazmışlar. Bu yeni şarkıdan anladığım kadarıyla oraların sıcağını da içinde barındıran, göz önünden sarı ve tonlarını, ayaklardan da kum tanelerini eksik etmeyecek bir albüm olur bu ama şimdi "gol olur" deyince bir türlü gol olmayan futbol yorumcuları gibi olmayayım ve en iyisi susayım.
Tıpkı deli gibi uykusu varken banyo yapamamak gibi en sevdiğim şeylerden biri olan müzik paylaşma işinden hemen önce uzun uzadıya yazılar yazamayacak ve müzisyenler ve albümlerini betimleyemeyecek kadar hevesliyim bu ara.
Tamaryn bana bir M. hediyesiydi. Birkaç grubun ve şarkının birden tanıtıldığı bir last.fm mesajlaşmasından geride kalan en güzel, en değerli şey bu grup oldu. Ne zamandır kulaklarımın pasını alacak yeni bir shoegaze albüm dinlememiş olmaktan sıtkım sıyrılmış meğerse ama ben bunu fark etmemişim. Grubun bana ilk önerilen şu aşağıda eklediğim şarkısını ilk dinlediğim anda o gün dinlediğim her şey bir anda anlamını yitirdi de denebilir. Bir süre kendimi Tamaryn dinlemeye verdiğimi de söylemeliyim. Boğazı haftaiçi her sabah ikiye ayırma esnasında dinlediğim şarkılara özen gösterir olmuştum. Tamaryn ve albümleri The Waves ise bu özenle harcanan dakikaların arkasındaki fon müziği oldu son birkaç haftadır.
Grup San Francisco'lu bir ikili aslında. Adları Rex John Shelverton ve Tamaryn (vokal). The Waves ise onların çıkış albümleri ve bir çıkış albümü için fazla iyi. Bundan daha üst bir noktaya sonraki albümlerinde tırmanabilirlerse, kendilerini en sevdiğim shoegazeciler bile ilan edebilirim. Slowdive da kusura bakmasın artık. The Waves'i dinlemek benim nezdimde soğuk puslu bir havanın ardındaki güneşi bulmaya çalışmak gibi bir şey. Çok geçmeden buluyor ve yüzünüzü güneşe dönüp kemiklerinizi azıcık sarıyla ısıtmaya çalışıyorsunuz. Mutluluk aradığınız şeyi az az bulduğunuz anlarda gizli sanırım.
Bu hafta hava ne kadar bu dediğim gibi olur bilmiyorum. Aslına bakılırsa keyifli bir haftasonuna eşlik edecek ve 20 dereceye kadar çıkabilecek bir sıcaklık var. Ama bu hafta olmasa en fazla bir aya kadar elverişli hava koşullarına vardığımızda Tamaryn'i size fısıldadığıma şükredeceksiniz. Yok eğer biliyorduysanız neden siz bana söylemediniz bu zamana kadar, bunun hesabını sorarım.
M.'e de ne kadar teşekkür etsem az. Bir ara bir sayfa teşekkür ederim buradan kendisine yine. Neyse. Yeter yine çok konuştum. Uyumadan banyomu da yaparım artık bu kadar laftan sonra.
Bu Love Fade:
Bu da Mild Confusion:
Ha bir de ben bu yazıyı yazarken çekmişler -ciddiyim: Dawning