Salı, Nisan 10, 2012

My Brightest Diamond @saloniksv


Zamanında dinleyip dinleyip ağladığım, üzüntüden sesimi çıkaramadığım, kendi içime en kapandığım, buralarda en çok yazıp, aslında hiç konuşmadığım döneme ait Shara Worden ve müziği.

Meğerse benim o dönemki halim gibi sesi güçlü ama kendisi kırılgan. O dönem onun şarkılarını özellikle de Gone Away / The Good & the Bad Guy / We Were Sparkling üçlüsünü, şarkıların içinde kaybolup, hiçbir şey için açmak istemediğim ağzımı sonuna kadar açıp, bağıra çağıra, bazen evde tek başıma bazen de insanların ortasında onları da garip anlarıma dahil ederek söyledim durdum.


Hiç aklıma gelmezdi bir gün ona bu anlardan bahsedeceğim; ifadesiz kaldığım bu gibi anlarda sesim olduğunu anlatacağım; ben ona bunları anlatırken gözleri dolup ellerimi tutacağı; ellerimle yüzünü tutup kocaman gülümseyeceğim.

Ama oldu. Birkaç gün önce.

Ve bir de o an, o şarkı.

Pazar, Nisan 01, 2012

"Say my name whisper it"

Nasıl ki yaşadığımızın toprağın altında kaybolanları bulmak için arada bir kazı çalışması yapmak gerekiyor aynısını zihne de yapmak lazım. Zihnin derinliklerinde kaybolmuş anılar, o an bize ne hissettirdiyse, şu an da onu hissettirebiliyor. Tarihi bir esere dokunup, onun neler görüp geçirdiğini hissetmeye, anlamaya çalışmak gibi, anıların yapıştığı anlarda neler hissettiğimizi düşünmek, şimdilerde yaşamanın bir anlamı kalmadığı zamanlarda en büyük hazinemiz haline gelebiliyor. Unutmak kötüdür evet ama sırf sonra unuttuklarımız karşımıza çıktığında yaşadığımız tarifsiz hissiyatlar sayesinde iyidir de. Bir yaşanmışlık, bir kişi, bir şey unutulabilir belki ama o anı, o kişiyi, o şeyi, bizi oraya götürenlerle birlikte unutabilmek, ciddi bir hafıza sorunu yok ise kişinin istese de başaramayacağı bir şey. Bunun için şükretmek gerektiğini düşünüyorum.

O yüzden evet, unutmak, sonradan farkına varmadan ama her nasılsa bilerek bir yerlere serpiştirdiğimiz kırıntıları takip ederek hatırlamak koşuluyla dünyanın en güzel şeyidir bazen.

Deer Stop by Goldfrapp on Grooveshark

Perşembe, Şubat 23, 2012

Lost at Sea

Dünya ile bağlantımın sadece somut eylemlerden ibaret olması her zamankinden çok canımı sıkıyor. Şarkı listelerinde kendimi aradığım bir gündeyim. Sinirliyim, öfkeliyim ve daha bir çoğu. Sonunda Sæglópur'a rastladım. Evet bugün ben buyum dedim. Özet geçmek gerekirse:

Sæglópur by Sigur Rós on Grooveshark

Pazar, Şubat 05, 2012

The Antlers - Thirteen

Onca zaman geçmiş ve ben bu şarkıyı buraya eklememişim demek. Bunu aslında Songs on Loop'a ekleyebilirdim ama yerinin burası olduğunu düşünüyorum. Şarkıyı ilk defa dinledikten sonraki her üzülmemde içimden en az bir kez olsun geçer kendisi. Olanca duygusallığıyla bana güç verir, içimi sakinleştirir, yalnız olmadığımı ve en azından öyle zamanlarda bile tutunabileceğim, seslenip beni kurtarmasını isteyebileceğim bir şeylerin var olduğunu fısıldar. En azından ben öyle hayal ediyorum. Diyor ki meleklerinkine benzeyen bir ses:

"Pull me out
Pull me out
Can't you stop this all from happening?
Close the doors and keep them out

Dig me out
Oh, dig me out
Couldn't you have kept this all from happening?
Dig me out from under our house"


Thirteen by The Antlers on Grooveshark

Cumartesi, Şubat 04, 2012

TKOL From The Basement

Birkaç ay önce buralara koyup izlensin istediğim TKOL From the Basement'ın youtube'da yayınlanmasına izin olmadığından o post burada öksüz kalmıştı. Şimdi nihayet şahane bir şey olmuş ve youtube'da çılgın bir Radiohead arşivine sahip bir kullanıcı BBC ve Radiohead'den özel izinle youtube'a bu konseri koymayı başarabilmiş. Buyrun:

Pazartesi, Ocak 09, 2012

Toro Y Moi - Divina

Another Earth ile Melancholia'yı üst üste gayet bilinçsiz şekilde izlemiş ve tükenmiş bir insan olarak şuraya iki satır yazmak istedim ama sanırım yapamayacağım. Şimdilik şöyle:

Cumartesi, Aralık 31, 2011

Keep calm and carry on

Öksürük, sinüzit, Pharmaton vs derken iki doz Brodil'le girilmiş bir 31 Aralık'tan ve akabinde yeni yıldan beklentilerim şu anda erişemeyeceğim kadar benden uzaktalar. Öksürük şurubunun yarattığı hafif gevşeme hissiyle şuraya iki satır bir şeyler yazmak istedim. Tabiri caizse terk edilmiş odamda sesimin yankısını duymaya geldim.

Hafif, uçucu geçen 1,5 senelik İstanbul'daki yerleşik hayatımın sıradan geçtiğini söylemeliyim. Bir kere mobil internete fena halde alıştığım için artık bilgisayarın başına oturduğum zaman sayısı haftada bire o da bir iki saate kadar düştü. O yüzden oturup adam akıllı kafamı toparlayıp bir şeyler yazamıyorum. O motivasyonum iyiden iyiye düştü. Sonra bu yaşımda olmayacağını düşündüğüm bir dönüşümün içine girdim sanırım. Buna da geçenlerde karar verdim. bir arkadaşıma insanların birbirleriyle ilk tanıştığı zamanlarda kendi sınırlarını belirleme çabalarının gereksiz sertlikte olabileceğinden bahsederken, 1,5 sene içinde yeni hayatımda tanıştığım arkadaşlarımla olan ilişkilerime bakınca onlarla öncekiler arasında ciddi bir fark olduğunu fark ettim. Bugün de bir öğrencime mülakat simülasyonu yaptırırken ona sorduğum o klişe soru olan "Arkadaşların seni nasıl tanımlar?" sorusunu sormamın ardından kızcağızın cevabını doğru dürüst dinleyememe sebebim olan içsesim hemen araya girip, soruyu cevaplamaya çalıştı. Sonuç beni bile şaşırttı. Dönüşüm, değişim her ne ise her zaman iyidir.

Velhasıl her zaman iyi olan bu dönüşüm ve değişimlerin hayatımın hangi alanlarına yayıldığını görebilmek ilgi çekiciyken daha nerelere bulaşacağını düşünmek ve ön görmeye çalışmak biraz kasvetli biraz gri bir gökyüzü gibi. Sahip olduklrına sıkı sıkıya tutunan bir insan olarak bazı şeyleri geride bırakmak zorunda kalmak zorunda kalmak hiç de hoş görünmüyor gözüme.

Tüm bu kadar üstü kapalı değişim dönüşüm hikayelerine rağmen, dinlediğim müziğin hep aynı kalması da pek ilginç bir ayrıntı. Bana öyle geliyor ki, en yoğun müzik dinlediğim daha doğrusu farklı farklı albümler gruplar müzik tarzları dinlediğim dönemlerde, kendimi es geçme eğilmindeyim. Eğer haftada birkaç farklı albüm dinliyorsam, kendimi unutmak isteğimdendir bu. Şimdilerde, son 1 aydır, Portishead'in Roseland NYC Live kayıtarının mucizeviliğini tekrarda keşfe daldım. O kadar daldım ki, kafamı kaldırıp başka bir şey dinlemek istemiyorum. Ha bir de itiraf etmeliyim ki geçende aynı hazzı Yo La Tengo'nun Summer Sun'ından alarak Portishead'i birazcık aldattım. Portishead'in Roseland kayıtlarını dinlerken/izlerken hem yaşımın yavaş yavaş kemale ermeye yakınlaştığını fark ediyor, hem de deliler gibi müzik tükettiğim dönemi geride bırakmış olmanın verdiği haz ile keyiften mest oluyorum. Ben 16 yaşımdayken, 1997'de yapılmış bu kayıt sanırım müzik tarihinde gelmiş geçmiş en güzel konserlerden birinin kaydıdır. O yaşımda Portishead dinlemiyordum belki ama ondan 3 sene sonra 2000 senesinde birilerinden aldığım bir albümde duyup çıldırmıştım bu kayıtları. Eskiden Roads ve Glory Box'tan veya Sourtimes veya Undenied'tan fırsat kalmamış Humming'in dalgalarında kendimi sırt üstü bırakmak ve müziğin canını çıkarırcasına keyfine varmak şu an müzikten beklentimin karşılığıdır. O yüzden şuraya yılın son post'una, bir adet Portishead yakışır diyerekten, yavaş yavaş kaçayım diyorum. Tabii ki obsesyon şarkım:

Cuma, Ekim 14, 2011

Our Broken Garden - Watermark

Tam olarak altı dakikanızı ayırabilirseniz şu şarkıyı dinler, büyülenirsiniz.

Salı, Eylül 20, 2011

My Brightest Diamond - Be Brave

Ha bir de ben az önceki satırları yazarken, Shara da yeni şarkısı "Be Brave"e yine Murat Eyüboğlu'nun çektiği videoyu paylaşmış. Burutay bildirdi sağolsun. Yine parıldıyor Shara'cığım. Kalp kalbe karşı.

"Never will I sleep like that"

Bu kadar zamandır yazmayışım, buraları terk edilmiş bir sevgili gibi üzgün ve buruk bıraktığım için hiçbir bahane yaratmayacağım. Tembeldim, yeni bir şehirdeydim. Yeni değildi belki ama yaşam yeniydi. İşim vardı, şu vardı bu vardı... Hepsi yalan biri hariç; ilki.

Bundan sonra buraya daha çok vakit ayıracağıma, tembelliğimi yenip eskisi gibi ne hissediyorsam ne düşünüyorsam buraya hoşuma giden müziklerle birlikte iliştirmeye gayret edeceğime söz veriyorum. Hem de en sevdiğim Shara Worden'ın üzerine yemin bile ederim; o derece.

Shara Worden demişken, kendisi üzüldüğüm zamanlarımda yanımda olan biricik ses oldu en başından beri. Gerek Gone Away, gerekse The Good and the Bad Guy'ıyla günlerimi zifiri karanlığa çevirmişti. İlk sesini duyduğumda da yerin dibindeydim zaten. Bugün de o hissiyatta olmamama rağmen hatırladığım ve kendime özellikle hatırlattığım o zamanlar sayesinde yine bir geçmişe dönüş, şu aın boşluğunu eskiyle doldurma ve dolayısıyla yine Shara'ya sarıp onun sesinin duruluğunda kendini temizleme işlemi gerçekleştireyim istedim. Karşıma 20 yıl sora savaştan gelen kayıp kocasının kapısında belirdiği zamanlardan bahsedildiği Penelope isimli kadının hikayesi çıktı. Aslında bu hikaye Sarah Kirkland Snider'ın taa geçen Kasım'da piyasaya sürdüğü "Penelope" albümünün bel kemiği ve bu albümün vokali olarak seçtiği güzide insan da Shara Worden. Canım, "The Lotus Eaters"ı öyle güzel söylüyor ve o hamile haliyle öyle tatlı görünüyor ki, izleye izleye tertemiz oluyorum. Şöyle bir şeyler yazıyor Shara:

"he left me here
half a life ago
but this is where he came
the stranger with a face
of a man I loved"

Ben de işte bu hikayeyle geri dönmek istedim.

Pazar, Temmuz 10, 2011

Pazar, Haziran 26, 2011

Radiohead - Bloom @Glastonbury 2011

Bu nasıl bir Bloom çalmak/söylemektir Radiohead? Son albümle ilgili olarak canlı çalması zor olduğunu düşünürken, çalacak grubun Radiohead olduğunu göz önünde bulundurmamışım meğerse.



Ha bir de, seneye Glastonbury'e gitmeyen n'olsun?

Cumartesi, Haziran 18, 2011

"These are the words, the words are these"


Unutmuşum.

Dün güzeldi. Uzun süredir aklımda ve cebimde olan bir şey vardı. Sayesinde olabildiğince verimli bir geceyi keyifle tükettik Rü ile.

Diyeceğim şu aslında, çoğu zaman yaşadığım şehri daha 10 ay önce değiştirdiğimi ve hep yaşayayım dediğim şehre yerleştiğimi unutmu halde yaşıyorum. İş her zamanki gibi saçmalıklarla dolu. Birilerine bir şeyler anlatmak ve onlara öğretiyor olmak fikir olarak çok keyif verici ve fakat icra esnasında pek bir anlam ifade etmeyen bir şeye dönüşüyor. Kafamın içindeki gerginliklerin ardı arkası kesilmiyor.

Her sabah evden kalkıp karşıya geçiyorum. Karşıdaki hayatımı hayattan saymıyorum. Ne zamanki gün içinde ikinci kez boğazdan geçiyorum, o zaman gün benim için başlıyor. Gerçi başlıyor da denemez herhalde. Yorgun argın eve gelip, gücüm varsa spora gidip, azıcık hareket yapıp yüzüp, geri gelmek pek de yaşamdan sayılamaz belki ama günümü yaşanmış kılan bir şeyler var ise o da evde beni bekleyen kedim Paul ve sevgilim Y.

Ama bunlar dışında da arada bir gözüm açılıyor, burnum koku alıyor, kulakların gerçekten duyuyor. Kulaklarımın duyduğu şeyler genelde iPod'umda listeye alınıyor ama artık kulak ve boğaz arasında bir boşluk oluştu bende sanırım. Çünkü artık kulağımdan giren ağzımdan çıkmıyor. Ağzımdan çıksa da ellerimden yazıya dökülmüyor. Bu genel bağlantısızlık hayatımın başka alanlarına da yansıyor ama buraya, ilk göz ağrım bu bloga yaşattığım bu terk edilmiş hissi... En çok da bu koyuyor. Kulaklarımın artık nadiren duyduğu, duyulanları da yazıya dökmeye mecali kalmayan ellerimin üşengeçliği/yorgunluğundan çok çektiğim bir dönemden geçtim. Geçtiğimi düşünüyorum en azından çünkü bugünkü ev temizleme çılgınlığımdan sonra bilgisayarın başına geçip ilk yapmak istediğim şuraya iki satır bir şeyler yazabilmekti.

Ha peki yazma isteğimi kabartan şey neydi diye soracak olursanız, yazı başında unutmuşum dediğim şey işte o. PJ Harvey denen, kendinden çıkan her şeyin tarafımdan sonsuza dek zevkle tüketilmeye mahkum olduğu kadının geç dinleyip sistemime aldığım için bayağı üzüldüğüm son albümü Let England Shake'in muhteşemliği.

Bu kadının artık daha fazla kadın/çocuk/cadı/insan olamaz dediğim zamanların hemen ardından beni şaşırtması hakkında saatlerce konuşurum ama yazmam kusura bakmayın. Karşımda bu aralar müzik konuşabileceğim insanlar olsun istiyorum tam bu yüzden. Oturalım konuşalım. İçelim daha çok konuşalım ama hep konuşalım zira bu albüm, bu şarkılar başka türlü hafifletilmiyor. İçte bıraktığı yoğun hissi seyreltek için tiner gibi sesleri ve sözleri kullanmak gerekiyor.

Daha fazla yazmayayım ki daha çok yazmak isteyeyim diyorum. Yazdığım yazılardan artık tatmin olmazsam belki gerisi gelir diye hep yarım bırakma niyetinde olduğum şu günlerin başlangıcında şu albümü hala dinlemediyseniz veya dinlediyseniz de bir kez daha dinleseniz hiç de fena olmazdı diye düşünüyorum. 3/4/5/7 numaralılara benim için daha özen gösterin, başka da bir şey istemem.

Çarşamba, Mart 16, 2011

Thom Yorke - Cymbal Rush (Cover by The Cat, the Hat and the Fiddle)

Uğraşmışlar ve en sevimli Thom Yorke kavırcıları olmayı başarmışlar. Biz de yapsaydık ya.

Salı, Mart 08, 2011

"shakes me makes me lighter"

Bana insan olduğumu hatırlatan, küçüklüğümü, ilk gençliğimi içinde yaşadığım o zaman dilimi 1995-2000 yılları o kadar güzelmiş ve o kadar güvenliymiş ki şimdi o dönemden kalan şarkıları özellikle de canlı dinlediğimde gözlerim doluyor, saatlerce konuşmak veya yazmak ama hayır hızıma yetişemeyeceğim için konuşmak istyorum, evet.

Az önce tivibu'nun güzelliklerinden olan bir konser kanalında rastladım bu şarkıya da. Taa 98'den gelip, şu an aklımdan geçenlerin aklımdan geçtiğini hatırlatsın diye.

ps:Şarkıya bakıp play'e basmayan bir daha bloga uğramasın.